YOK O KADAR…

Murat Çetiner anlatıyor: Villa karşılığı dosya kapatan Emniyetçi Özgür Taşdemir kimdir?

Adalet ‘satışa’ çıktı! 

İlker Doğan -15 Şubat 2020 PAYLAŞAA

HABER-YORUM | İLKER DOĞAN

Eski İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Özgür Taşdemir’in, sözde ‘F.tö’ soruşturmalarında rüşvet karşılığı dosyaları kapattığı ortaya çıktı. Skandal olay, Türkiye’deki siyasi soruşturma ve yargılamalardaki ‘rüşvet’ çarkını ve sözde ‘f.tö’ borsasını da gözler önüne serdi. Kapattığı dosyalar karşılığında milyonlarca lira almakla suçlanan Özgür Taşdemir, kayıplara karıştı. Kimse nerede olduğunu bilmiyor.

2014’te D Büro Amiri olan Özgür Taşdemir, Mustafa Çalışkan’ın İstanbul Emniyet Müdürü olmasının ardından ‘Özel Kalem Müdürlüğü’ koltuğuna oturmuştu. 15 Temmuz’da İstanbul Boğaz Köprüsü’nde yüzlerce insanın katledilmesinden sorumlu olduğu belirtilen Mustafa Çalışkan’a en yakın isimlerden biriydi. Ardından da İstihbarat Şube Müdürlüğü’ne getirildi. İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın ‘rüşvet’ çarkında yer alıp almadığı bilinmiyor. Ancak tanıyanlar, Özgür Taşdemir’in, bu kadar büyük meblağlarda rüşveti tek başına almaya cesaret edemeyeceğini söylüyor. Bir başka iddiaya göre Taşdemir, eşinin yüklü kumar borcunu ödemesi nedeniyle Mustafa Çalışkan’ın ‘koruması’ altındaydı!

Davalar tamamen siyasi olunca, adaleti de parayla satın alabiliyorsunuz Erdoğan’ın ülkesinde… Yandaş medya kulağının üzerine yatsa da kamuoyunda günlerdir AKP’li Burhan Kuzu’nun, uyuşturucu baronu Zindaşti’nin tahliyesi için hakim ve savcılara yaptığı baskıyı konuşuluyordu. Ancak daha o tartışma bitmeden yeni bir skandal patladı. Cumhuriyet Gazetesi’nde dün yer alan habere göre, eski İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürü Özgür Taşdemir, Çalık Gayrimerkul Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Taçyıldız hakkındaki f.tö evrakını temizlenmesi karşılığında değeri 3 milyon 864 bin TL olan boğaz manzaralı bir köşkü rüşvet olarak almıştı. Çalık Gayrimenkul, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın bir dönem CEO’luğunu yaptığı Çalık Holding’e bağlı.

ELDEN ELE DEVİR!

İddiaya göre Ahmet Taçyıldız, 15 Temmuz’dan sonra yurtdışına çıktı. Taçyıldız’ın yurtdışında bulunduğu 3 Eylül 2017 tarihinde ise pasaport tahdidinin bulunup bulunmadığı İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğü personeli tarafından İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Özgür Taşdemir talimatıyla sorgulandı. Sözde ‘f.tö’ soruşturmaları devam ederken ortağı Hüseyin Talha Özkul adına kayıtlı olan Ahmet Taçyıldız’a ait ‘boğaz manzaralı köşk’ istihbarat şube müdürü Özgür Taşdemir’in amcası Adem Taşdemir üzerine devredildi. Bu şekilde Taçyıldız ve ailesinin ‘f.tö’ evrakının temizlendiği iddia ediliyor.

‘FETÖ borsası’nda son nokta!

3 milyon 864 bin TL değerindeki boğaz manzaralı köşkün eski İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürü Özgür Taşdemir’e verildiği ortaya çıktı.

İhraç emniyet müdürü Murat Çetiner, Özgür Taşdemir vak’ası üzerinden emniyet teşkilatının geldiği son noktayı Tr724 TV’ye anlattı

Abidin Ünal’ı da ‘darbeciler’ korumuş!

Adem Yavuz Arslan -15 Şubat 2020 

HABER-ANALİZ | ADEM YAVUZ ARSLAN

Hep söylüyorum; Türkiye’de olup gazetecilik yapma imkanı bulabilsem 15 Temmuz davalarını kaçırmaz, en ince ayrıntısına kadar didik didik ederdim. Çünkü kimin ne yaptığının hala belli olmadığı o meş’um geceye dair en sağlam veriler yargılama dosyalarında ve özellikle de savunma metinlerinde bulunuyor.

15 Temmuz’un hemen akabinde iktidar medyasınca yazılıp söylenenler, yoğun işkence altında alınan ifadeler üzerine kurulan iddianameler, Erdoğan rejiminin kamuoyuna sunmak istediği söyleme göre hazırlanmıştı. Ancak yargılama safhasında öyle detaylar ortaya çıktı ki 15 Temmuz darbe girişimi iddiasına dair şüpheler katlanarak büyüdü.

Üstelik bu veriler yurt dışındaki bir avuç gazetecinin el yordamıyla edindiği evraklardan döküldü. Dosyaların tamamına ulaşma, taraflarla konuşma imkanı bulsak kimbilir daha neler ortaya çıkacak!

Daha önce 15 Temmuz akşamı yayınlanan sıkıyönetim direktiflerinin ve askeri mahkemeler için yapılan görevlendirmelerin darbe girişiminden önce hazırlanan fişleme listelerine göre hazırlandığını, haklarında ‘Cemaatçi’ notu düşülen kişilerin özellikle görev listesine yazıldığını delilleriyle birlikte anlatmıştım. (https://www.tr724.com/siki-yonetim-direktifindeki-hata-darbecileri-desifre-etti/)

Aynı şekilde Ankara Jandarma yargılaması evraklarından 15 Temmuz’da TSK envanterinde bulunmayan mühimmatın kullanıldığını (https://www.tr724.com/15-temmuzda-tskya-ait-olmayan-muhimmat-kullanilmis/)  ve nizamiyede toplanan kalabalağın enselerinden tek kurşunla vurulduğunu anlatıp ‘Bu sivilleri kim vurdu?’ (https://www.tr724.com/bu-sivilleri-kim-vurdu/) diye sormuştum. Devamın da aynı cesede ait otopsi raporlarının yargılama sırasında değiştirildiğinin belgelerini (https://www.tr724.com/bir-ceset-uc-rapor/) yayınlamıştım.

İktidarın 15 Temmuz söylemini  temelden sarsacak bu veriler yargılama dosyalarında, ama Türkiye’de hiçbir gazetecinin dikkatini çekemedi.

ABİDİN ÜNAL’IN KORUMALARI DA ‘DARBECİ’YMİŞ!

Edinebildiğim 15 Temmuz dosyaları arasında dolaşırken bana çok ilginç gelen bir veriye rastladım.

Dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı ve bana göre 15 Temmuz’un en kritik aktörlerinden Org. Abidin Ünal’ın Moda ve Akıncı Üssü görüntülerinde çok dikkat çekici bir ayrıntı var; Ünal’ın korumaları daha Moda’dan başlamak üzere Ünal’ın yanındalar ve görüntülerde herhangi bir rehin alma hali yok.

Abidin Ünal’ın Akıncı Üssü’nün koridorlarında elleri cebinde gezerken görüntüleri çıktığı için bu görüntülerde ne var denilebilir. Oysa ki hikayenin büyüğü o görüntülerde. Çünkü Abidin Ünal’ın Moda’dan itibaren korumalığını yapan iki astsubay, 15 Temmuz’dan bir buçuk ay sonra ‘Cemaatçi’ oldukları gerekçesiyle KHK ile atıldılar. Üstelik atıldıkları güne kadar Abidin Ünal’ın koruma ekibinde yer aldılar.

Detayları birazdan açacağım ama peşinen “Bu nasıl ‘Cemaat darbesi’ ki, en kritik komutanların emir subayları ve korumaları ‘Cemaatçi’ ama hiçbiri darbeye destek vermediği, komutanları etkisiz hale getirmediği gibi ‘darbeciler’le çatışmaya girip o gecenin seyrini değiştiriyorlar?” sorusunu sorayım.

Bu soru önemli çünkü karşımızda akla mantığa hiçbir şekilde uymayan olaylar zinciri var.

Önce meşhur düğüne gidelim. Malum olduğu üzere 15 Temmuz 2016 akşamı TSK’nın komuta kademesi düğündeydi. Biri Ankara’da ikisi İstanbul’da üç düğün vardı. Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal ise 23 general ile birlikte Moda Deniz Kulübü’ndeydi.

Elimizde başka hiçbir şey olmasa bile TSK komuta kademesinin darbe ihbarını aldıktan sonra düğüne devam etmesi 15 Temmuz’da bir bit yeniği olduğunun delilidir. Abidin Ünal 19.06’da Türkiye hava sahasının kapatıldığı bilgisini almasına rağmen ne Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile temas kuruyor ne de gerekli tedbirleri alıyor. Hatta düğünün ev sahibi Mehmet Şanver’in duruma müdahale etmeye matuf hareketlerini engelliyor.

Abidin Ünal’ın eşi düğüne nedensiz bir şekilde katılmıyor, Ünal alması gereken tedbirleri almıyor, sanki birilerinin gelip kendilerini rehin almasına bekliyor. Sözde rehin alma olayı sonrası da hayli şüpheli. Çünkü Abidin Ünal’ı ‘rehin’ alan darbeciler elinden telefonunu dahi almıyor. Ünal beraberinde korumaları eşliğinde Akıncı Üssü’ne gidiyor. Yolda telefonu ile darbecilere karşı koordinasyon yapıyor.

Devamı için (https://www.tr724.com/size-yazmasin-abidin-pasam-ben-ararim/) şu yazıma atıf yaparak esas meseleye geleyim.

KORUMALAR DARBECİ İSE ? 

Abidin Ünal’ın Moda Deniz Kulübü’nden itibaren yanında görünen silahlı iki kişi var; koruma astsubayları Gökhan Gerboğa ve Mustafa Turgay. Her iki isim de Abidin Ünal’ın koruma ekibinde. Görüntülere göre Ünal’a karşı herhangi bir olumsuz hareketleri yok. Aksine koruma görevlerini yerine getirdikleri açıkça gözüküyor. Abidin Ünal da o geceye dair ifadesinde darbecilerin kendisine kelepçe takmaya çalıştıklarını fakat yakın korumaları olduğu için bunu yapmadıklarını söylüyor (https://www.yenicaggazetesi.com.tr/abidin-unaldan-bomba-aciklamalar-175531h.htm).

Yani Ünal’ın yakın korumaları darbeci değil. Darbeye de iştirak etmiyorlar. Her iki astsubay da darbeden sonra görevlerine devam ediyor. Ancak, Eylül başında açığa alıp tutuklanıyorlar.

Kafanız mı karıştı ?

Aslında bu tabloya alışık olmanız lazım; çünkü 15 Temmuz akşamı ne yaptığınızın hiçbir önemi yok. TSK’dan ihraçlar ve tutuklamalar 15 Temmuz öncesi yapılan fişlemelere göre yapılıyor. Darbeye karşı olsanız, karışmasanız, yurt dışında görevde olsanız ya da darbecilerle çatışıp yaralansanız bile herhangi bir fişleme listesinde adınız varsa ‘darbeci’ diye damgalanıp tutuklanıyorsunuz.

Ünal’ın yakın korumaları Gökhan Gerboğa ve Mustafa Turgay’ın da başına gelen bu.

Mustafa Turgay, 12 Aralık 2019 tarihli duruşmada normalde Ünal’ın eşinin koruması olarak görevlendirildiğini ancak düğüne çok az bir zaman kala Ünal’ın eşinin düğüne katılmaktan vazgeçtiğini, sonrasında Moda Deniz Kulubü’ne geçerek Abidin Ünal’ın koruma ekibine dahil olduklarını, sonrasında Ünal ile birlikte Akıncı Üssü’ne geçtiklerini, Ünal’ın herhangi bir kötü muameleye tabi tutulmadığını, derdest edilmediğini, görüntülerin de bunu teyit ettiğini anlattı.

Turgay 15 Temmuz sonrası görevine devam ettiğini, Ünal ve diğer komutanların da kendisinden şikayetçi olmadığını ancak bir fişleme listesinde adı geçtiği iddiasıyla tutuklandığını söyledi.

Diğer koruma Gökhan Gerboğa ise görevinin Abidin Ünal’ı korumak olduğunu söyleyip “kılına dahi zarar gelmeden Akıncı Üssüne ulaşmasını sağladım’ dedi. Turgay gibi 15 Temmuz sonrası görevine devam ettiğini ancak bir fişleme dosyasında adı geçtiği için tutuklandığını anlatan Gerboğa “Ünal telefonla görüşmeler yaptı. Odadan ayrılıp helikoptere geçtik. Zor kullanmadık, tehdit etmedik, askerliğe aykırı bir davranışta bulunmadık. Ünal ile Akıncı Üssü’ne geldik. Ünal, görev boyunca kendi hür iradesiyle hareket etti. Uçuş ekibine iyi akşamlar dileyip uçağa öyle bindi. Gayet sakin, her şey normalmiş gibi davranıyordu. O an yaşananların bir darbe olacağını hiç düşünmedim” dedi.

Her ikisi de halen tutuklu.

KORUMALAR NEDEN DARBEYE KATILMADI ? 

Bu nokta da esas soruyu soralım; eğer bu bir ‘Cemaat darbesi’ ise en kritik komutanların dizinin dibindeki emir subayları ve korumaları neden darbeye katılmadılar? Abidin Ünal’ın yakın korumalarının darbeci olmadıkları çok açık. Zaten Abidin Ünal ve diğer komutanların bu isimlerle ilgili bir şikayeti de yok.

Kaldı ki astsubaylar Gerboğa ve Turgay tek örnek değil.

Mesela dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Zeki Çolak’ın yakın koruması yüzbaşı Burak Akın. Özel kuvvetlerci Burak Akın o gün Zeki Çolak’ı korumaya çalışırken darbecilerle çatışıyor ve yaralanıyor. Bu yüzden 15 Temmuz’un sembol isimlerinden birisi olarak kabul ediliyordu. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Sayan Kaya 15 Temmuz kahramanı Burak Akın’ı evinde ziyaret ediyor, bu ziyaret havuz medyasında manşetlere çıkıyordu.

Ancak bu ziyaretten 16 ay sonra Burak Akın’ın ‘Cemaatçi olduğu’ ortaya çıktı. Üstelik Akın korumalığını yaptığı Yaşar Güler’e gidip itiraf etmişti. Burak Akın’ın hikayesi tek başına 15 Temmuz söylemini çökertmeye yeter de artar bile.

Düşünsenize kendi ifadesine göre 13 yaşından bu yana Cemaatle ilişkili olan Burak Akın, ‘Cemaat darbesi’ne katılmayıp darbecilerle çatışıyor. Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’ın emir subayı Binbaşı Yunus Can da o gece Çolak’la birlikteydi. Akıncı Üssü davasının şikayetçilerinden birisiydi. Ancak 6 ay sonra ‘Fetöcü olduğu’ iddiasıyla tutuklandı.

Bir başka ifadeyle en kritik kuvvet komutanının en yakınındaki iki isim de ‘Cemaatçi’ ama darbeye katılmıyorlar. Abidin Ünal’ın korumalarının durumu da aynı. Erdoğan’ın yaverleri, Hulusi Akar’ın emir subayları da ‘Cemaatçi’ olduğu iddiasıyla tutuklu.

Erdoğan’ın koruma polisleri, uçağını kullanan pilot, helikopterinin teknisyeni, Akıncı Üssü’nün pistlerini bombalayıp darbecileri engelleyen F-16 pilotları, Eskişehir Hava Üssü’nü kontrol altına alıp darbecileri etkisiz hale getiren korgeneral, Akıncı Üssü’nü teslim alan diğer bir korgeneral.. ‘Cemaatçi olduğu’ iddiasıyla tutuklanan ya da açığa alınanlarla ilgili liste uzayıp gidiyor.

Oysa ki darbe gibi bir girişimde darbecilere en büyük faydayı sağlayacak kişiler bu koruma ve emir subaylarıdır. Ancak onların ya darbeden haberi yok ya da karşı duruş sergiliyorlar. Bir kısmı da evlerinden göreve çağrılıyor ancak illegal bir işe karışmıyorlar.

Peki o zaman bu darbeyi kim yaptı, kime karşı yaptı?  Zihin konforunuzu bozup size dayatılan senaryoyu sorgularsanız ayan beyan ortada olan ‘gerçek 15 Temmuz’u görmeniz mümkün.

Şikeci Özgür! [METAMORFOZ PORTRELER]

Bülent Korucu -15 Şubat 2020 

METAMORFOZ PORTRELER | BÜLENT KORUCU

Sizi bilmem ama şike olaylarında benim midemi en çok rakip takımdan satın alınanlar bulandırır. Boş kaleye yuvarlayacağı topu dışarı vurup sonra kendini yerden yere atan üç kağıtçılardan söz ediyorum. Bazı muhalif görünümlü siyasetçi ve gazetecilere baktığımda aynı sahne gözümde canlanıyor. CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel bunların başında geliyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kurduğu faşizan dikta rejimine katkıları, Bekir Bozdağ ya da Efkan Ala’dan az değildir.

Özgür Özel ve benzerlerini tanımlayan diğer kelime de ‘tantanacı’. Bildiğiniz anlamda yani şamatacıyı kastetmiyorum. Daha çok polis adliye jargonunda kullanılan kelime bu. Tantanacılık diye bir hırsızlık türü var. İki kişi muvazaalı ve yüksek sesli biçimde kavgaya tutuşuyor. Bütün mahalleyi başlarına topladıktan sonra kavgayı ayırmaya çalışanlar ve seyircilerin cepleri boşaltılıyor. Medya içinde de tantanacılar az değil. İsmail Saymaz ve Nedim Şener aynı minvalde sayabiliriz. Gerçi Şener, bağlılığını gizlemediği için erketeliğe terfi etti.

İster şikeci ister tantanacı deyin Özel’in payanda olduğu asıl hırsızlık ülkenin kaynaklarının talan edilmesinden çok daha büyük. Onun şahsında simgeleşen şikeci muhalefet sayesinde demokrasi, özgürlük ve insanlık onuru çalındı. Hukuk ayaklar altında. Ve o gollük pası dışarı vurmuş şikeci, kendini paralayarak rol kesiyor, dikkat dağıtıyor. Aynı zamanda demokrasi oyunun sürdüğü yanılgısını güçlendiriyor. Salağa yatmaya dünden razı uluslararası denetleme kurullarına malzeme veriyor.

Medyadaki bir iki çığırtkan gibi Özel de Erdoğan’ın düşürdüğü her kaleden önce çıkıyor: ‘Bak fena yaparım ha’ ya da ‘bu defa yaktım çıranı’ diye efeleniyor. Bir kaç tantanacı daha destek veriyor. Filmin sonunda kalabalık soyulduğu ile kalıyor. İnanmıyorsanız İş Bankası’na el koyma girişimine dair açıklamasına bakın: “Bir gözü dönmüşlükle karşı karşıyayız. CHP hiç öngöremediğiniz mücadeleyi verir, pişman olursunuz”. Erdoğan, İş Bankası’nı hazmettikten sonra yeni kurbanına yöneldiğinde Özel tekrar sahne alır ve benzer kuru sıkıları sıralar. Döngü böylece devam eder.

Kanun hükmünde kararname (KHK) ile mağdur edilmiş 200 bine yakın insana artık AKP’liler bile duyarsız kalamazken onun yaptığını hatırlıyor musunuz? Partisinin yerel yöneticilerinin talebiyle KHK Platformu temsilcilerini Meclis’te kerhen kabul etmiş ve “Devletin arınmaya ihtiyacı var, ceza evindeki kadınlar örgüt talimatıyla hamile kalıyor, insanlar işkence var diyor, kimse bana işkence yapılıyor demiyor.” Şeklinde konuşmuştu. Platform temsilcileri şaşkınlık ve üzüntülerini basın açıklamasıyla paylaştığında kemküm etmekle yetinmiş özür bile dilememişti.

Hiç düşündünüz mü neden Özgür Özel gibi AKP’li sözcüleri aciz bırakan laf cambazları değil de Enis Berberoğlu ve Eren Erdem tutuklanıyor? Çünkü o sadece CHP kitlesinin deşarj olmasını sağlayacak boş lakırdılar ediyor. Kuru sıkı muhalefet Erdoğan’ın öfkesini celb etmiyor; hatta işini kolaylaştırıyor, tabanını efsunlamasını sağlıyor. Onların pompaladığı boş umutlar ve karavana atışlar, muhalefet saflarında gevşemeye yol açıyor. Tavşan atlet misali Erdoğanla beraber koşup sonra gözden kayboluyorlar.

Özel’in çaktırmadan yaptığı diğer şike de Erdoğan’ın şarjörüne mermi sürmek. AKP ve Erdoğan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Zaman Gazetesi yazarlarıyla yediğe kahvaltıyı ve gazetedeki haberi aleyhine kullanıyor. O ise el konulup kapatılan Cihan Haber Ajansı’nın parlamentodan geçtiği rutin haberleri suç delili olarak lanse ediyor. Mesela İlker Başbuğ’un gündeme getirdiği asker kişilerin yargılanma prosedürünü düzenleyen kanunla ilgili haberleri zikrediyor. “Toplantının çıkışındaki açıklamalar, kanunun dakika dakika takibi ve son dakika gelişmelerinin hepsi Cihan Haber Ajansı’nın belgeleri olarak internette duruyor. Bu muhteşem FETÖ aklı…Kim takip ediyor işi? Baştan sonra takip edenler FETÖ’nün ajansı (Cihan Haber Ajansı).”

AKP grup başkanvekilleri CHP’yi ziyaret edip çıkışta basına konuşmuş. Cihan da haberleştirip servislemiş. Eminim bütün parlamento muhabirleri takip etmiştir.

Düz mantık şöyle düşünür rutin haber delil oluyorsa başbaşa kahvaltı ve manşet haber neden olmasın? Özel, liderini yakmak üzere kurulan düzeneğe odun taşımıyor mu sizce de?

Sıkı durun Özel’in ‘FETÖ’cü olduğunun delilini paylaşıyorum. 31 Ağustos 2015’te Cihan’a özel beyanat vermiş. Haber bazı gazeteler ve internet sitelerince kullanılmış. “CHP Grup Başkanvekili Özel, TBMM’de Cihan Haber Ajansı muhabirine eski milletvekilleri, İstanbul Bağımsız Milletvekili İhsas Özkes’in attığı tweetler ve 1 Kasım seçimleriyle ilgili değerlendirmelerde bulundu.” Bu cümleleri söz konusu haberlerden özetledim. Özel’in mantığına göre rutin gelişmelerin haberi suç deliliyse özel beyanat onun dikalasıdır.

Artık Özgür Özel düşünsün!

Sosyal çöküş ve dinden kaçış

Mahmut Akpınar -15 Şubat 2020 

YORUM | Doç. Dr. MAHMUT AKPINAR

Bir yıl kadar hapis yatmış, sonra tahliye edilmiş ama davası devam eden, her an davası onanıp tekrar hapse girme ihtimali olan bir akademisyen arkadaşımla hasbihal ettim. Depremlerden konuştuk. “Geçmiş olsun sallanıyorsunuz” dedim.

“Bu depremler bir şey değil, ülke müthiş sosyal depremler yaşıyor; asıl onlar yıkıcı” dedi.

ve devam etti:

“Aydınları susturulmuş, medyası teslim alınmış, gözü kulağı kapatılmış, uyutulmaya çalışan 83 milyonluk bir millet var! Sadece havuz medyadan haber alanlar uyumaya devam ediyor. Ama artık insanlar havuz medyaya itibar etmiyor, alternatif haber kaynaklarına, sosyal medyaya, youtube kanallarına bakıyor. Bir uyanış, farkındalık var toplumda görüyorum; ama öte yandan her açıdan müthiş bir çürüme, ülkeden umudu yitirme de var.”

KHK’lı arkadaşım akademik unvanlarını kullanmadan iş bulmaya çalışmış ama hem “damgalı” olması, hem de piyasaların bozuk olması nedeniyle iş bulamamış. Anadoludan çıkmış, zor şartlarda okuyarak mühendis, akademisyen, öğretmen olmuş yüzbinlerce insan şu sıralar açlığa mahkum ediliyor. Asgari ücretle çalışmaya razılar, ama ekonomi o kadar kötü ki, asgari ücretle iş bulmak bile zor hale gelmiş. KHK’lı damgasıyla iş aramanın, itilip kakılmanın yaşattığı zorluklar anlatmakla bitmez. Nesiller boyu yazılacak, konuşulacak, milletin yüzünü kızartacak, tarihe acı not olarak düşülecek hikayeler var.

Ülkenin adaleti, ekonomisi, yönetimi yerlerde sürünüyor; bunu herkes görebiliyor; ama asıl müthiş bir sosyal çözülme var; insanlar bunu görmüyor. KHK’lı arkadaşım: “İnsanlar Allah yok gibi yaşıyorlar. Ekonomi kötü, pek çok insan açlıkla yoklukla mücadele ediyor; ama öte yandan en lüks ve pahalı telefonlar, araçlar için kuyruklar var” diyor.

Arkadaşım daha önce önünden çok geçtiği, merak ettiği, ama içine girmeye fırsat bulamadığı tarihi bir kiliseye uğruyor. KHK’lılar için vakit bol, yapacak iş de olmayınca, “bir bakayım” diye giriyor. Kiliseyi gezerken kenarda bir adamın ve bir kadının konuştukları gayrı ihtiyari dikkatini çekiyor. Kilisenin papazı olduğunu anladığı adam, kadına Hristiyan olmakla ilgili bir şeyler anlatıyor; kadın da sorular soruyor. Medeni cesaretine hep hayran olduğum arkadaşım özür dileyerek araya giriyor, nezaketle: “sanırım buranın Papazısınız, hanımefendi ile biraz konuşmama fırsat verir misiniz?” diyor. Papaz da buyrun diyor. Aralarında şu diyalog geçiyor:

Arkadaşım: Anladığım kadarıyla din değiştirmek, Hristiyan olmak istiyorsunuz

Kadın: Evet”

Arkadaşım: Peki Müslüman bir aileden misiniz? Kökeniniz Müslüman mı?

Kadın: Evet

Arkadaşım: Neden din değiştirme lüzumu duydunuz?

Kadın: Gördüğüm, tanıdığım Müslümanlarla aynı dinden olmak istemiyorum.

Arkadaşım: Hristiyanlığı öğrenmeye çalışıyorsunuz ama Müslümanlık hakkında ne biliyorsunuz?

Kadın: Aslında çok şey bilmiyorum, ama gördüklerim, yaşadıklarım beni din değiştirmeye itti. Arkadaşım: Önce kendi dininizi araştırıp öğrenmeniz, makul, mantıklı bulmazsanız din değiştirmeye karar vermeniz daha doğru olmaz mı?

Ülkede “İsrail, ABD ajanı” olmaktan “Hristiyanlık misyoneri” ilan edilmeye kadar her kara çalınan, işsiz bırakılan, itibarsızlaştırılan bir KHK’lının vicdanı, yukarıda tabloya dayanmıyor ve olaya müdahil oluyor. Kadın: “haklısınız sanırım öyle yapmalıyım, tekrar düşünmeliyim” diyor ve teşekkür ediyor.

Maalesef ekonomik kriz, fakirlik, işsizlik yanında, ülkede bölünmüşlük, hased, fitne, fesad, birbirinin kuyusunu kazma, yalan ve talan gırıla gidiyor. Bu tablodan mütevellit, vicdanı hala ölmemiş, muhakemesi çalışan insanlarda ciddi bir inkisar, ülkeden ve milletten umudu kesme durumu var. İslam’ı tam bilmeyen, İslam hakkında Müslümanlara bakarak malumat edinenler, dini bilgisi yüzeysel olanlar, mevcut dindarların temsil ettiği Müslümanlıkta bir ışık göremiyor ve İslamdan/dinden uzak kalmak istiyor. Biraz okuyan, dünya bilen insanlar, münhasıran gençler şahit olduklarından hareketle İslamı, tarihimizi, kültürümüzü sorguluyorlar. Ülkede var olan (yanmaz terlik ve ateşe dayanıklı kefen satmalar, şirke giren şeyh-hoca kutsamaları, dinin istismarı, din namına her türlü yozlaşma ve ahlaksızlığın meşrulaştırılması gibi) absürd, İslam, akıl ve ahlak dışı uygulamalar nedeniyle kendilerine daha mantıklı, ahlaki bir zemin arayışına girişiyorlar.

AKP’nin uyguladığı ilkesiz, iki yüzlü, çıkarcı politikalar toplumda iki eğilimi besliyor: Sekülerleşme ve dini yozlaşma. Toplum din ve dini yaklaşımlar, tutumlar üzerinden köklü bir ayrışma, yarılma yaşıyor.  Bu ayrışma gençler arasında çok daha net farkediliyor.

SEKÜLERLEŞME: Gerek seküler kesimlerin gerekse dindar kesimlerin ahlakı, adaleti, vicdanı, ilkeleri esas alan gençlerinde, iktidara yaslanan ve iktidar kaynaklarından beslenen dindarlarda gördükleri yozlaşma nedeniyle ciddi bir sekülerleşme var. Olumsuz ve itici Erdoğan figürü yanında, dini cemaatlerin/grupların önderlerinde görülen kifayetsizlik, ufuksuzluk nedeniyle son dönemde pek çok genç kendisini “seküler, din istismarına tavır alan Mustafa Kemal” ile özdeşleştiriyor. Kemalizm ideolojisinin eğitimde hala baskın olması bunda etkili ise de, son dönemdeki var olan yükseliş Atatürk sevgisinden öte, Erdoğan ve AKP nefretinden kaynaklanıyor. Gençler yobaz, üçkağıtçı, güvenilmez, yalancı, dini istismar eden muhafazakarları gördükçe deist, ateist veya Kemalist oluyor. 

DİN SOSLU YOZLAŞMA: Bir de hükümet korumasında kamu kaynaklarından ve kolay kazançtan beslenen muhafazakar AKP’li ailelerin çocukları var. Bunların hali çok daha içler acısı. Bu gençlerin dilinde “İnşallah”, “maşallah”, “Allah” var. İslami sembolleri, Osmanlı tuğralarını, milliyetçi kavramları yaygın ve görünür şekilde kullanıyorlar. Ama bu görüntünün altında usulsüz ihale zengini ailelerin çocukları bohemliğin, ahlaksızlığın en sınırsız hazlarını deniyorlar.

AKP’den dayak yiyen veya muhalif-seküler kesimlerin çocukları mevcut “dindar” “Müslüman” profili nedeniyle savrulmalar yaşıyorlar. Yukarıdaki örnekte görüldüğü üzere dinini değiştirmek isteyenler, İslamla bağının-ilgisinin olmadığını deklare edenler çıkıyor. Dine, inanca kayıtsız kalmayı tercih eden agnostik diyebileceğimiz insanların sayısında patlama var. Bir şekilde mevcut iktidardan zarar görmüş veya bu zihniyetle açı yapan kesimlerin gençleri iktidarın din istismarında geldiği nokta nedeniyle konulara dini açıdan yaklaşmaya anında tepki veriyorlar. Kader, sabır gibi konular açıldığında itikadlarına zarar verecek şekilde tepkisel davranıyorlar.

Yurt dışında en çok din değiştiren toplumun Şeriatla yönetilen İranlılar olduğunu görür ve bunu anlamlandıramazdım. AKP’nin topluma dayattığı baskıcı, ilkesiz, yobaz din anlayışını görünce İranlıların ülke sınırları dışına çıkınca neden dağıttıklarını ve Müslümanlar arasında neden en yüksek din değiştirme oranlarına sahip olduklarını daha iyi anlıyorum.

Din eğer sizin davranışlarınızı olumlu yönde etkiliyorsa bir şey ifade eder. İslam güzel ahlaktır, hakka taraftar olmaktır, insanlara faydalı olmaktır, kainatı ve kendini okumaktır. Şayet İslam söylem ve slogandan ibaret hale geldiyse; inanç, ahlakı, yaşantıyı, muameleleri olumlu anlamda değiştirmiyorsa şekil/zarf öne geçmiş demektir.

Ekonomi bir şekilde düzeltilir. İnsanlar daha az yiyerek, daha ucuza giyinerek, tasarruf ederek de yaşayabilirler. Zaman gelir bunlar düzelir. Ama dinin istismarından, adaletin yok edilmesinden, gücün yozlaşmasından, toplumun ayrıştırılıp husumet tohumları ekilmesiden, millet olmaya dair ortak kader ve sevinci yaşayamamaktan kaynaklanan sosyal problemlerin acısı uzun sürer. Aheste aheste çıkar nesillerden.

Dindarlar bu ülkede uygulanan radikal/sert laiklik nedeniyle yıllarca hep mağdurdu, mazlumdu, ezilendi. AKP’nin politikaları ve dindarların ekseriyetle buna destek vermesi nedeniyle artık dindarlar, cemaatler, tarikatlar bu ülkenin mazlumu değil, zalimi! Ezileni değil, ezeni! Birleştireni değil, ayrıştıranı!

Maalesef AKP iktidarı, dürüst, güvenilir, çalmaz, zulmetmez Müslüman algısını yerle bir etti. Dindar imajını tahrip etti. Ne acıdır ki dinin onurunu, haysiyetini en başta koruması gereken din adamları, Diyanet mensupları, ilahiyat hocaları ve cemaatler buna sustu, destek oldu!

Devlete sadakat

Mehmet Efe Çaman -15 Şubat 2020 

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Devlete sadık olmak zorunda mıyız? Devleti sevmek zorunda mıyız? Devlet’e inanmak zorunda mıyız? Devleti kimliğimizin bir parçası haline getirmek zorunda mıyız?

Ben bu soruların şartsız yanıtlanmaması gerektiği kanısındayım. Hangi devlet diye sormadan bu sorulara kayıtsız şartsız bir evet yanıtı vermek yanlış. Vatandaş-devlet ilişkisinin on dokuzuncu yüzyıl seviyelerinde olduğu bugünkü Türkiye Cumhuriyetin devletini yirmi birinci yüzyıla uygun formata getirmeden ben bu soruların tümüne hayır denmesi gerektiğine inanıyorum. Hatta bu sorulara evet demenin rasyonel olmadığını düşünüyorum.

Bugün devletin öncelendiği, vatandaşın hak ve hukukunun, yaşan koşulları ve standartlarının, mutluluğunun, güvenliğinin, mal-mülkünün devletin bekasından sonra gelen ayrıntılar olarak algılandığı bir düzen var. Bu düzenin devleti mitleştirilmiş (efsane haline getirilmiş), insanlara ön kabul olarak ezberletilen değerlerle cilalanmış, kof ve gereksiz bir kurum. Bu kurumun başındakiler, kendi özel menfaatlerini bu mitleştirilen kof devlet üzerinden meşrulaştırma gayretinde. İşleri yürüsün diye bu kof yapının üzerine inşa edilmiş olan vatan-millet-Sakarya üçgeninin sığlığında, sizleri kandırıyor, köleleştiriyor, hakkınızı-hukukunuzu gasp ediyor, sizin malınıza, hatta canınıza göz koyuyorlar. Ve tüm bunları size hayali bir cemaat olarak yutturdukları çakma bir milliyetçilik veya din üzerinden yapıyorlar. Evet, bu kof devletin milliyet ve din konseptleri sahte ve kamuflaj işlevi görüyor. Sizin bu devlet nezdinde hiçbir değeriniz yok. Sizin varlığınız veya yokluğunuz, bu devletin çıkarcı yöneticilerince hiç umursanmıyor. Siz onlar için doğmak bilmeyen gözlerine vergileriyle imkân sunan sağmal ineklersiniz. Siz, o kof devlet için canını, hatta evlatlarını feda etmesi beklenen paryalarsınız. Oysa o yöneticilerin kendileri ve yakınları sizden bekledikleri milli veya dini fedakârlıkları kendi çevrelerinden asla beklemiyorlar. Bu maskeli balo aynen devam ediyor. Nesiller geçiyor ama sistem değişmiyor. Baştakilerin dindar veya seküler olması da sadece bir ayrıntı. Önemli olan sistemin sosyo-ekonomik döngüsü. Bu döngü, sizin sömürülmeniz üzerine kurulu. Sizin değersizliğiniz, bu kof devletin ömrünü uzatıyor. Sizin kendinizi feda etmeniz onun değirmenlerine su taşıyor. Sizin fakirliğiniz onların zenginliğinden kaynaklanıyor. Sizin güvende olmamanız, onların işledikleri suçlardan.

Bu devletle ben kendimi özdeşleştiremiyorum. Onu benimseyemiyorum. Onu sevemiyorum. Ona tabi olamıyorum. Onu sineye çekemiyor, ona tahammül edemiyorum. Ona inanamıyorum. Onun yaptığı haksızlıkları ve hukuksuzlukları tolere edemiyorum. Bu devlete sadık olmak ona suç ortağı olmak demek değil mi? Bu devleti tolere etmek, bu olanların baki kalmasına destek vermek değil mi? Bu düzene itiraz etmemek o düzeni var etmek, onu yeniden üretmek, onu konsolide etmek değil mi?

Bu devlet Suriye’de kirli bir savaşa girerken, herkes hala şehit edebiyatı yapıyor! Bu devletin milli takımlarını destekliyor! Bu devletin milli günlerinde birbirine sahte mesajlar atıyor. Bu devletin sanki matah bir şeymiş gibi, tarihini savunuyor! Bunu yapmazsa kimliğini kaybedeceğini sanan insanlarla bu devletin ömrü arasında bir korelasyon (bağlantı) kurmayalım mı? Hep nabza göre şerbet verelim, doğruları konuşmayalım mı? Lider kültünün Atatürk’ten Erdoğan’a bu devletin ömrünü uzattığını söylemeyelim mi? Ulusalcılıkla İslamcılığın bu mitleştirilen devlette birleştiğini görmezden mi gelelim? Sırf ana dilimiz Türkçe diye, bu devletin Türk olmayanlara ettiği zulmü konuşmayalım mı? Ermenilerin, Rumların, Süryani ve Yahudilerin, Alevilerin, Kürtlerin, Boşnakların ve Romanların, Kafkas halklarının, Yörüklerin, Arapların adlarını bile anmayan bu faşist imparatorluğun ulus kimliği dayatmasını deşifre etmeyelim mi? Müslümanlık diye İslamcılığın kakalandığı politikaları eleştirmeyelim mi? Tüm bunların temelinde kutsal bir devlet miti olduğu gerçeğini ortaya koymayalım mı? Hep bu devlete sadık olmak için, yalan-yanlış konuşup, olmadı başımızı kuma gömüp bir şey olmuyormuş gibi mi yapalım? Bir put mu? Bu devlet bize hizmetle yükümlü bir kurum değil de bizim ona kölelik etmemiz gereken bir sultanlık mı? Bu devlet sizden istediğini alabilecek, size uygun gördüğünü verecek bir, rızkınızı aldığınız bir tanrı mı?

Bu ciddi bir sorundur. Devletin kutsanması, ona hak etmediği bir önem veriyor. Bu önemi her zaman kötüye kullananlar çıkacaktır. Önemli olan devlete bu krediyi vermemek, devletin kutsanmadığı, objektif ölçütlerle denetlendiği, hesap verdiği, devletin başındaki yöneticilerin yasalara tabi kılındığı ve yasalar karşısında topluma hesap verdiği bir düzeni kurmaktır.

Türkiye hiçbir zaman normal bir devlet olmadı. 1999’da başlayan AB uyum reformlarından sonra bile tam bir normalleşme sağlanamadı. Keyfiyetin mümkün olduğu, çürümüş, yolsuz bir sistem, sonunda hukuku yedi! Anayasasını ortadan kaldırdı, anayasal düzenini bitirdi, zıvanadan çıkmış kanserli bir sosyal yapıya neden oldu. Bundan da önemlisi, kültürel olarak yukarıda özelliklerini saydığım ve eleştirdiğim devleti normal addetmeye programlı, beyni yıkanmış toplum, bu sakat devleti, bu kof devleti, bu ceberut devleti hep el üstünde tutmaya devam etti.

Hala bunca yaşanmışlığa karşın bu devletin mahkemelerine güvenen, hukuk gereğini yapacak diyebilen çok ciddi bir çoğunluk var! Marjinal rakamlarda bir oran dışında Türkiye toplumu bunun Türkiye’nin normali olduğunu düşünüyor. Durumu kabullenen, hatta bırakın kabullenmeyi, durumun bilincinde dahi olmayan bir kitle var. O kadar cahiller ki, rasyonel ve mantıklı bir akıl yürütmeyi yapamadıklarından, kendilerine “verili” bazı çıkarsamaları ezberlemiş, ha bire onları sayıyorlar. Bozuk bir plak gibi, ezber cümleleri tekrarlıyorlar. Bu kitle için kendi durumları değişmez bir durumdur. Türkiye’nin ve Türkiye insanının hak ettiği anca bu kadardır. Bununla yetinmek gerekir.

Bu devletin düşmanları vardır, bu düşmanlar zamanla değişim geçirir, ama başlarına gelen hiç değişmez. Tecrit ve cadı avı! Bu devletin düşmanlarını kim belirliyor? Sadakat, tek ölçüt! Eğer var olan çürümüşlüğü eleştiriyorsanız, başınıza geleceklere hazırlanın! Devlet düşmanı ve vatan haini ilan edilmeniz an meselesidir. Ordu gibi, polis gibi, Erdoğan gibi bu devlete mal edilen veya devletleşen ne varsa, bunlarla anlaşmazlığa düşmek yok olmaktır. Olan budur. Yerleşik düzenin değişimi bu koşullarda olanaklı olabilir mi? Sistemi içeriden dönüştürmek, onu şeffaf ve demokratik hale getirmek, hukuk devletinin birinci koşuluyken, bu ortamda bu nasıl başarılacak? Yasaları değiştirmekten daha önemlisi, o değişen yasalara uymak, onları uygulamaktır. Zihniyet dönüşümüdür. Bunun en başta gelen koşulu devletin kutsallığını bitirmektir. Onun büyüsünü bozmaktır. Putu kırmak, onu nesneleştirmek, onu rasyonalize etmektir. İnsanı, bireyi, adaleti temele koymak ancak bundan sonra olabilir. Devlet tanrıyken yenilmez. Devletin tanrı olmadığını görmek bunun için önemlidir. Bu devlete sadık olmak, o tanrıya kul olmaktır. Sadıkken onu değiştiremezsin, çünkü o senin tanrındır. Sen ona uyum göstermelisin. Mit budur. Devlet kurgusundan bu ilkelliği çekip almak, onu akılla terbiye etmek ve dünyevileştirmek, onu hükmeden olmaktan hizmet eden haline dönüştürmek gerekiyor. Bunun yapmadan o devleti benimsemek, onunla özdeşleşmek, onu kutsal addetmek, ona sadık olmak, ona hizmet etmek ancak adaletsizliği ve acıları yeniden üretir. Onu sürekli kılar. Onu güçlendirir.

Bu devlete sadık olmak zorunda mıyız? Bu devleti sevmek zorunda mıyız? Bu devlet’e inanmak zorunda mıyız? Bu devleti kimliğimizin bir parçası haline getirmek zorunda mıyız? Ben bu sorulara hayır diyorum. Siz?

Konuş baba! sen ne dersen o olacak…

Mehmet Tahsin -15 Şubat 2020 PAYLAŞAA

YORUM | Av. MEHMET TAHSİN

Karar’da yayınlanan Mustafa Çağırıcı’nın “İdeoloji insanı olarak Necip Fazıl” başlıklı yazısı güzeldi; okumaya değer. Bu yazı üzerine “İslamcılar bunu tartışıyor: Necip Fazıl mı Mehmet Akif mi?” diyenleri siz boş verin. Bu konuda Ahmet Turan Alkan’ın Dramatik tercih yazısını okumanızı tavsiye ederim.

Birkaç gündür merhum Necip Fazıl’ın Reis Bey adlı eseri aklıma düştü. Mesut Uçakan tarafından 1988’de sinema filmi olarak çekilmiş versiyonu, izlemeyenler için Youtube’ta var. Rahmetli Haluk Kurtoğlu’nun oynadığı Ağır Ceza Reisi, verdiği haksız bir idam kararından sonra mesleği bırakmış, eski adalet anlayışını sorgulamaya başlamıştır. Filmdeki en çarpıcı sahnelerden biri, kahvehanede sabıkalılara yaptığı konuşma sahnesidir.

Cinayetten ceza aldığı için adı Katil’e çıkan bir kabadayı, nara atarak kahvehanedekileri etrafına topluyor ve “Konuş baba! sen ne dersen o olacak… diyerek sözü Reis Bey’e bırakıyor. Reis bey etrafına toplanan sabıkalılara bir çete kurma teklifinde bulunuyor. Ne kadar hırsız, yankesici, dolandırıcı, katil, ırz düşmanı, zehir satıcısı, kumarbaz varsa alalım aramıza, diyor. Sözlerinin devamında Reis Bey’in çeteden kastının Gözyaşı Çetesi olduğunu anlıyoruz.

Bizim siyasal İslamcılar Reis Bey’in eserini ezbere bilirler ama sanırım bu çete işini yanlış anlamışlar. Zira ne kadar hırsız, yankesici, dolandırıcı, katil, ırz düşmanı, zehir satıcısı, kumarbaz varsa aralarına almışlar. Hepsini kirli iktidarlarının ortağı yapmışlar. Dışarıdakiler yetmemiş, bu suçlardan hüküm giyenler için yasa çıkarıp 40 bin tanesini cezaevlerinden çıkarmışlar. Şimdilerde bir yasa daha çıkarıp bir o kadarını daha toplumun içine salmayı düşünüyorlar.

İki gündür sosyal medya İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın en yakın adamı, Özgür Taşdemir’in marifetlerini konuşuyor.

Özgür Taşdemir, bildiğimiz polis profilinden biraz farklı biri. Genç yaşına rağmen hızla yükselmiş, İstanbul Emniyeti’nin en kritik koltuğuna oturmuş. O aynı zamanda magazin aleminin tanınan simalarından. Habertürk spikeri Benan Kepsutlu ile evlenmiş. Düğününe katılanlardan sıradan bir polis olmadığı zaten belli. Eski İBB Başkanı Bedrettin Dalan, eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan ve İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan bunlardan bazıları.

Mustafa Çalışkan ve özel kalem müdürlüğünü yapan Özgür Taşdemir

Ne yazık ki bu evlilik devam etmemiş, nikahtan sadece 3 ay sonra eşini feci halde dövmüş ve ardından boşanmışlar. Şimdi eski eşine ayda 20 bin lira nafaka ödeyecekmiş. Bir polis müdürü için rakam biraz yüksek değil mi sizce?

Meslektaşları Taşdemir’le ilgili çok ciddi iddialar olmasına rağmen hep korunduğu söylüyorlar. Örneğin, bahis çetesinden menfaat elde etmek, birinci derece akraba ve yakınlarının üzerine gayrimenkul alımları yapmak, iş adamlarına şantajla para almak, şahsi çıkarları doğrultusunda teknik çalışmalar yapıp arşiv kaydı tutturmak gibi suçlar isnat edilmesine rağmen bugüne kadar hakkında hiçbir işlem yapılmamış. İşlem yapması gerekenlerle olan ‘özel’ ilişkileri belki de bunun en önemli sebebi.

Peki bugün ne oldu da İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan, evladı kadar yakını olan birini gözden çıkardı? “Hırsızlık yapan kızım Fatıma bile olsa elini keserim.” diyen bir Peygamber’in ümmetiyiz demesin sakın. Öyle olsa kendisinde ne el kalırdı ne ayak!

“Villa karşılığı dosya kapatan Emniyetçi”

Bir dönem İstanbul Emniyeti’nde görev yapmış emniyet müdürlerinden Murat Çetiner’in TR724’e anlattığına göre sorun, Özgür’ün mevcut çarkın dışında kendine bir çark kurmuş olması. 2016’dan bu yana, İstanbul’un Emniyeti ve Adliyesi’nde kurulmuş içinde polis müdürleri, yargı mensupları, avukatlar ve gazetecilerden oluşan bir çark zaten vardı. İş adamlarından dosyalarını yok etme karşılığında en azı 250 bin dolardan başlayan büyük paralar alındığı biliniyordu. Bu çark her şehirde modellenmiş, bir örneğini geçenlerde Kayseri için yazmıştım. İş adamı alınıp “FETÖ dosyası olduğu” söylenerek, dosyayı yok etme karşılığında münasip bir hizmet bedeli isteniyordu. Bu işler 15 Temmuz’dan çok önce başlamıştı.

İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan

İşte her kim ki bu çarkın dışında yolsuzluk yaparsa anında ipi çekiliyor. Bu durumun hükümetin “yolsuzlukla mücadele ediyormuş” algısına sağladığı katkı da cabası. Ama bu düzen aslında tam anlamıyla bir mafya düzeni. Mafyanın kullandığı adamlar, kendi adına haraç kesmeye başladığı zaman başına neler geldiğini herkes bilir.

Zavallı Özgür’ün başına gelen de tam olarak bu. Eğer efendisine sadakati devam etseydi, şaşaalı hayatı da bugün devam ediyor olacaktı. Ama efendisinin verdikleriyle yetinmeyip ondan çalmaya başlayınca böyle oluyor işte. Neyse yurtdışına kaçtığı söyleniyor, bugüne kadar biriktirdikleri yeter ona.

Özgür Taşdemir ilk örnek değil aslında. Geçen hafta sanık ve yakınlarına tahliye veya beraat vaat ettiği, meslektaşlarını da ucuz araba ve arsa vaadiyle dolandırdığı ortaya çıkan Bakırköy Adliyesi’ndeki savcı Tamer Can nitelikli dolandırıcılık suçundan tutuklandı. Daha önce de Kartal Adliyesi’nden kayyım atadığı şirketlerin sahiplerinden rüşvet alırken suç üstü yakalanan Hasan Akdemir’in maceralarını yine TR724’ten okumuştuk

Bunlardan biri de Zaman Gazetesi soruşturmasını yürüten savcı İsmet Bozkurt. Aslında dışarıdan bakıldığından yukarıdan gelen emirleri harfiyen yerine bir mafya üyesinden farksızdı. Zaman dışında Barış akademisyenleri gibi çok tartışılan davaların iddianamelerini de yazdı. Ancak ne olduysa bir gün para karşılığı bazı iş adamlarının dosyasını kapattığı gerekçesiyle görevden el çektirildi ve geçen ay da meslekten ihraç edildi. Şimdilerde nerede olduğu bilinmiyor, kayıp…

Savcı Bozkurt rüşvet almış mıdır bilemem. Ama bildiğim bir şey var ki, o da iddialara göre “birilerinin” parasını alıp tahliye sözü verdiği bazı iş adamlarını tahliye etmemekte direnmesiymiş asıl suçu.

Bunlar münferit örnekler değil elbette. Görünürde hâkim, savcı, polis, asker, iş adamı veya gazeteci ama asıl mesleği hırsızlık, yankesicilik, dolandırıcılık, katillik, ırz düşmanlığı, zehir satıcılığı veya kumarbazlık olan yüzlercesi aramızda/aranızda dolaşıyor.

Necip Fazıl’ın Reis Bey’e kurdurmayı hayal ettiği Gözyaşı Çetesi’ne gelince, onlar şimdi yaptıkları iyiliklerinin karşılığı olarak cezaevlerinde gözyaşları içinde çile doldurmaktalar.

Olan çimenlere oldu

Tarık Toros -15 Şubat 2020 PAYLAŞAA

YORUM | TARIK TOROS

Bazen hayret ediyorsunuz, görüyorum.

Kızmayın ama, asıl bu hayret verici.

Neden?

Aslında ülke her şeyi biliyor ve farkında.

Biri bir şeyi ifşa ettiğinde…

Veya bir farkındalık ortaya koyduğunda…

Hemen herkes üzerine atlıyor.

“Bak gördün mü” yapıyor.

**

Son haftadan iki misal.

BİRİNCİSİ:

Erdoğan, Başbuğ’a “Bu boru göstermeye benzemez” demiş.

Bak gördün mü:

Erdoğan aslında darbe soruşturmalarının ve İlker Başbuğ’un bundaki rolünün farkında. AKP’de kimse Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Sarıkız, Ayışığı, Kafes, internet andıcı vs, kumpas olduğuna inanmıyor!

**

İKİNCİSİ:

Kılıçdaroğlu demiş ki, “17-25 Aralık’ta Erdoğan ve ailesinin yolsuzluklarını hepimiz öğrendik. Dosyayı kapattılar ancak yapılan yolsuzlukların, çalınan paraların tamamı doğrudur.”

Bak gördün mü:

Muhalefet de 17-25’in bal gibi farkında. Kumpas değil. Herkes Erdoğan ve ailesinin kendini kurtarmak için ülkeyi sürüklediği uçurumun farkında!

**

Son 6 yıldır,

İktidarı ve muhalefeti…

Ülkeye, inandığı doğruları inkâr ettirdiler.

Millet, emin olduğu konularda dahi ikileme düştü.

Delilli ispatlı dosyalar ‘kumpas’ diye geçiştirildi, inanan da sahip çıkamadı.

Belli insanlar belli konularda nihayet sadede geliyor, onlar kıvırmakta usta olunca olan sersemleşmiş kitlelere oluyor.

**

Ülke kamuoyu, şu dört konuda aşırı derecede malul:

-Hiçbir tartışmayı veya olayı fetöye bağlamadan bitirememek.

-Savunma tezlerinde haklı çıkmak için fetöyü kaldıraç olarak kullanmak.

-Bu konuda bariz derecede saplantılı olmak.

-Ve nihayet, “ben tartışabilirim ama senin hakkın yok” kibri.

**

Eğriye eğri doğruya doğru:

Bugün ülkede iktidarın bir alternatifi yoktur.

Olan, devleti ele geçirme mücadelesidir.

Bu mücadelede her şey ama her şey meşrudur.

Haksızlık, hukuksuzluk ve ihlallerde çifte standart bundandır.

Filancalar devlete sızmış:

Bu, “Onları atın, benimkiler yerleşecek” çıkışıdır.

Filancalar devleti ele geçirmiş:

Bu, “Bizim ele geçirmemiz lazım” motivasyonudur.

**

Devleti ele geçirme söylemi dahi sakattır.

Sözümona, devlet ele geçirilmişse demek ki birilerinin elindedir ve başka birileri zapt etmiştir.

Bu, kısaca “devlet neden bizde değil” serzenişinden başka şey değildir.

Mücadele budur.

Esasen bu savaş hiç bitmemiştir.

Aktörleri azalttılar ama halen devletin talibi çok.

Türkiye gibi geçmişten bugüne potansiyelini heba eden ülkelere özgü bir durumdur bu.

Olan çimenlere oldu.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *