Atatürk, Hitlerizm’e neden karşıydı? Yobaz dinci Erdoğan ve Yobaz Laik İlker Başbuğ grupları neden Hitlerizm merkezli Soykırım Projesini ortak yürütüyor?

Hill, L. (2012). The Book of Negroes. Toronto: Harper Collins.

https://www.academia.edu/41920739/MASTER_OF_ART_BABY_Writings_and_Readings_in_the_Academic_Study_of_Religion_and_Culture

An insiders can only be taken seriously if they are sincere critically in the public arena and deal with subjectivity. The role of the truth teller should be that of making comparisons with integrity. Radical secularization caused failure to understand religion and culture…

TÜRKÇE ANLAYANA ÖNSÖZ:

Asamazsın, kesemezsin; ötekileştirmeyiniz.

Hollywood dünyası, Marvel’ın çizgi roman kahramanlarına yoğunlaştı, gerçek hayattan filmler fazla ilgi görmüyor. Bilgisayar’ın bulunmasında ilk emeği bulunan Alan Turner’ın yaşamını anlatan “The Imitation Game” filmini istisna sayıyorum. İngiliz sinemasının 2015’deki en iyi filmi, Hitler’in gizli kripto haberleşmesini, Enigma sistemini “Turner makinesi” ile çözen Alan, ilk bilgisayarı icat ettiğini bilmiyordu. Gizli kalan öyküsü 50 yıl sonra yayınlandı, 2008’de ise Britanya Krallığı Kraliçesi 2. Elizabeth, itibarını iade etti. Çünkü bir homoseksüel olan Turner, bu nedenle suçlu sayılmış, mahkeme tarafından bağımlılık yapan psikosomatik ilaçları kullanmaya mahkum edilmiş ve uğradığı ayrımcılık ve ötekileştirme nedeniyle 42 yaşında intihar etmişti. Toplumu aptallaştıran filmlerden ziyade ders veren böyle hikayeler daha faydalıdır. Kanada sineması 2015’DE mükemmel bir DİZİ yapıma imzasını attı: “The Book of Negroes.” VE 2 YIL ÖNCEDE FİLMİ YAPILDI. SÖMÜRGECİ IRKÇI YOBAZ ZİHNİYETE DERS MAHİYETİNDEYDİ. ÖTEKİLEŞTİRME VE AYRIMCILIK, KİN VE NEFRET SUÇLARININ NE KADAR KÖTÜ OLDUĞU ZİHİNLERE KAZINIYOR.

Global and Mail’in tecrübeli gazeteci ve yazarı Lawrence Hill’ın aynı adlı romanından  beyaz perdeye uyarlanan dizinin gösterimine 7 Ocak 2015’de CBC Tv istasyonu her Çarşamba başladı, Mart ayında tamamlandı. 1970’lerde önce ABD’de sonra tüm dünya televizyonlarında 1980’lerde yayınlanan Kökler dizisinden sonra böyle mükeemmel bir yapım çekilmemişti. 500 sayfalık romanı okudum ve CBC’deki bölümleri de hiç kaçırmıyorum. Lawrence Hill ve diziyi çeken yönetmen Clement Virgo’yu “Aşk ve Mitleri” dersimde Wilfrid Laurier üniversitesinde 15 Ocak’ta konuk ettik.  Üniversite rektörü ve profesörler ders amfisini doldurdular.  CBC’nin izniyle 3. bölümü CBC’de yayınlanmadan seyrettik, soru cevap bölümünde filmin nasıl çekildiği ve filme kitapda olmayan neler eklendiğine ilişkin ilginç ve samimi bir diyalog gerçekleşti.

300 bin satışı geçerek en çok satan kitabın yazarı olan Hill, Kanada tarihine mükemmel bir katkı sundu. Hill, “ilk yazdığım romanımı sadece 50 kişi, aile üyelerine bedava göndermiştim.  Bu kitap nedeniyle İngiliz kraliçesi 2. Elizabeth beni geçen sene kabul etti ve ödüllendirdi” dedi. Neden “Negro” kelimesini kullandığı soruldu. Bu kelime argo ve hakaret değil mi? ABD’deki yayın evi de böyle düşünmüş ve  kitabı önceleri başka bir adla yayınlamış. 1970’li yılların sonuna kadar “Negro” kelimesinin kötü bir anlamı yokmuş. Dil değişiyor, kullanım tarzı ve insanların algılama kültürü de. “Negro” bugün bir ötekileştirme ve aşağılama sözcüğü olarak tepki çekiyor. Hill, “ABD’de bu kelimeyi kullanırsanız, burnunuzu kırabilirler” diyor. Clement Virgo, negro kelimesi nedeniyle kitabı okumak bile istememiş, bir dostunun ısrarı ile okuyunca film hemen gözünde canlanmış. Virgo, filme eklediği hususlarda beyaz ve zenci ırk arasında bir barış köprüsü kurmayı amaçladığını vurguladı. Hill ile Virgo’nun uyumlu çalışması ile 2 senede  senaryosu yazılmış ve 5 ayrı ülke ve şehirde çekilmiş. Virgo, “bu kölelerin bitmek tükenmek bilmeyen bir yol hikayesidir, gerçek evim neresidir diye arayan göçmenlerin dramıdır” dedi.

Romanın kahramanı Aminata Diallo bir Müslüman kadın. Çok yönlü ve çok kültürlü bu öyküde baştan sona Aminata’nın bakış açısıyla köle ticareti dönemindeki acımasızlıklar işleniyor. 11 yaşında1775’de bir Mali köyünden kaçırılıyor ve ilk önce ABD’de Carolina’da zor yıllar geçiriyor. Ağır iş şartları, tecavüze uğrama ve aşağılanmalar. Canvas Town’daki New York’taki siyah gettosundaki kısmen hür dönem yaşıyor.  İnanılmaz bir sabrı, inancı ve azmi var, yılmıyor.

Gerçek evine, köyüne dönmeyi çok arzuluyor ve bunun için yollar arıyor.  Onun hikayesinde kayıp insanlar ve itiraf edilmeyen tarihi gerçekler var. Kendi kimliğini ve gerçek yuvayı bulmak sanıldığı kadar kolay değil. Bir ‘Transnational’ subject olarak Aminata, ırkçılık, ayrımcılık ve ötekileştirmeyi iliklerine kadar hissediyor. Afrika’da beyaz adam tarafından kolonileştirildiği için aslında gerçek evi yok. Bunu Amerikan özgürlük savaşı sırasında İngilizlere yardım eden 3000 sadık siyahinin listesini hazırlayıp, Kanada’da Nova Scotia’ya geldiğinde anlamaya başlıyor. Burada 10 yıl yaşadıktan sonra 1200 kişi ile gittiği Sierra Leone’de bizzat şahit oluyor. Verdiğim rakamlar gerçek ve romanda alışılmışın dışında tarihi belgeler ve bilgilerde bulunuyor.

Aminata’nın doğurduğu iki evladı da elinden alınıyor, kocasını kaybediyor. Okuma yazma bilen bir ebe olan ve pek çok dili konuşan bu Müslüman kadın karakteri, aslında 18. yüzyıl tarihi gerçekleri ile pek uyumlu değil. Bir kere zencilerin okuma yazması kanunen yasak. 1807’de İngiltere’nin köleliği yasaklamasında şahitlik yaparak Avam Kamarası üzerinde etkili olan böyle bir köle kadın var.  Köleliğin hikayesini başkalarını anlatmak için uzun yaşayan Aminata, başkalarına yararlı olduğu için güçlü bir motivasyonu var. Londra’da ömrünün son demlerinde köleliğe son vermek isteyen iyi beyaz insanlara katılıyor. Elinden alınan kızı May’i buluyor ve en sonunda gerçek evini ailesinin yanı, onurlu bir insan olarak yaşadığı belde sayıyor. Bunun nedeni, belki de Afrika’da kendi köyüne gitme yolunu bulmuş iken yerel müslüman bir kadın olan Fatma’nın söyledi şu cümle ile bir şok yaşamasıydı: “Sen bu topraklarda doğmuş olabilirsin, ama geri beyaz adamlarla döndün. Sen siyah derili maske takmış beyazsın”. Aminata, kolonicilerin dünyasına uyum sağlarken, bir daha Afrika kültürüne adapte olamayacağını anlıyor. Aminata’nın hikayesinde bir cümlesi tüm romanı ve filmi özetliyor:  “Sistemle kavga etmenin imkansız olduğu zamanlarda yeniden savaşmak için aktif sabırla beklemeyi öğrendim.” Hepimizin kültürel ve dini kodları var, tarihi şuuraltı bilincimiz hayatımızdaki kararlarda önemli rol oynuyor.

Bugün Batı ülkeleri, Hıristiyan ve Müslüman dünyasının keskin çizgilerle ayrıldığı Haçlı savaşları ve kölelik dönemi ülkeleri değil çoğunlukla. Kanada, ABD gibi ülkelerde çok çeşitlilik, çok dinlilik ve kültürlülük esastır; çok farklı dinler ve kültürler beraber barış içinde birey özgürlüğü atmosferinde, demokratik sosyal hukuk devleti içinde huzurla yaşarlar.  Laiklik, farklı inançlara özgürce yayılma imkanı verdiği Kanada’da göçmenler birer “Cem Sultan”değildir. Laik Devletin, dinin, tarikatların veya misyoner faaliyetlerinin hareket alanlarına karışması söz konusu bile olamaz. Dini kurumların herhangi bir sivil toplum örgütü, NGO’dan farkı pek yoktur. Bir defa bu anayasal insan hakları kanunlarına aykırıdır. Bazılarının Batı’ya hem hayranlık hemde komplo teorileri ile yaklaşmalarını ezilmişlik psikolojisi veya aşağılık kompleksi olarak algılıyorum. Sivil toplum ve özgür medyanın alanının geniş olduğu bu ülkelerde ülkemizde görülen saçmalıkların hiçbiri yaşanmaz. Herkes kendi düşüncesine yer açmak veya kabul ettirmek için demokratik hukuk zeminininde yarışır. Haksız rekabet suçtur.

Görüşlerini açıklayan bir gazeteci, yazar, sosyolog, mesleği sosyal adalet savaşcılığı, Sosyal Hizmetler masteri olan benim gibi bir psikoterapisti, sosyal çalışanı, akademisyeni karşısına alacak kadar aptal bir politikacı, polis, savcı veya hakimi Kanada’da hayal edemiyorum. Yani kimsenin sığınmacı gibi bu ülkelerde yaşadığı yok. Bugünün zencisi Fethullah Gülen ve Hizmet hareketi ile ilgili iddiaların çok saçma ve yalancılık olduğu o kadar bariz belli ki, ben  bunun farkedilmemesine şaşırıyorum. ABD ve Avrupa ülkelerinde tahsil yapmış ve ülkemize dönmüş, üstelik dindar veya muhafazakar geçmişi bulunan insanların bu buram buram iftiralar kokan iddialara sığınması, sadece kirli ve ikiyüzlü politikaları icabı. Kölelik bitti. Devletim, güç bende ezerim, hukuk, kanun tanımam çalarım diye nice ayrımcılık ve zulümler yapıp biat etmeyeni asamazsın, kesemezsin. Lütfen ötekileştirmeyiniz. Hangi çağda yaşıyorsunuz?


Atatürk, Hitlerizm’e neden karşıydı!

Amerikalılar, 1960 darbesinden sonra 243 general ve 5 bin subayı tasfiye ederek yeni Türkiye’yi kurdular, şimdi vatansever polisler hedefte. Bunu halen anlamadıysanız, pes doğrusu! Türkiye’de bütün siyasi hareketleri Batı kontrol ediyor. AKP bir Amerikan ve HDP bir Alman proje partileridir. Bu vahim kumpasdan çıkmalıyız. Ülkeyi bölmeye götürüyorlar. Atatürk’ün neden Hitlerizm’e karşı çıktığını daha net anlayabiliyorum. AKP ile Hitlervari parti devleti kuruluyor.

NATOcu, Gladyocu karanlık Özel Harp kliklerinin İslam düşmanlığı nedeniyle Ordu bile bugün ulusal davranamıyor, tepkisininet koyamıyor, halk seçmiş madem saygı gösterelim diye tüm hukuksuzluklara rağmen AKP’ye tavizler veriyorlar. Oysa bu millet asker millettir diye bir laf var. Bütün başbuğlarımız Türk tarihinde hep askerdir. Bu memleket askerdir. Askerlerce yönetilir. NATO’ya, Gladyo’ya angaje edilen tüm iktidarlar gibi AKP çaresizlik içinde cambazlığa gayret ediyor, çünkü kuvay-ı milliye cesareti yoktur, milli devleti savunamaz.

Atatürkçülük ideolojisini zamanında Mustafa Kemal öldükten sonra tıpkı Rusya’da Leninizmle Stalinciliğin yutturulması gibi, İsmet Paşa, Atatürkçülük diye kendi fikirlerini sokuşturmuştur. Kemalizm arkasına saklanan İnönü, TSK’da CHP yanlısı Atatürkçü bir eğitim sistemi oturtarak NATO’nun Amerikan sosyal mühendisliği işine geldiği için hep üç maymunu oynadı. Ancak radikal laiklik din düşmanlığına zamanla TSK’da ve elitlerde dönüştü, Türk toplumundan ayrıştılar. 12 Eylül askeri darbesinden sonra bu ayrışma yapılan askeri lojmanlardaki yüksek artışla derinleşti. Toplumdan kopan  elit ordu bürokrasisi, dindarlaşan Anadolu halkına zulmettikçe politik İslam mağduriyet popülizmi yaparak yükselişe geçti. Bunu yanlış okudular, 1999’dan sonra ise benimseyip bu popülizmi lehlerine yontup, ‘Yeşil Süfyanizm’i yerleştirdiler.

Milli Eğitim, Avrupa Birliği kontrolünde. Ekonomimiz Amerika ve Avrupa’nın kontrolünde. CHP tek partisi gitti, AKP parti devleti geldi. Atatürk’ün arzu ettiği muasır medeniyet seviyesi, milli devlet, milli ekonomi, milli ordu, milli savunma, milli ülkümüz bu değildi. İnönü ile Orduyu Almanların, donanmayı İngilizlerin, jandarmayı Fransızların eline verdik battık. Şimdi hepsi birden NATO kontrolündedir ve kumpas üstüne kumpaslar kurguluyorlar. AKP, tamamen oyuncakları haline geldi. Sivil toplum, özgür basın ve demokrasi kazanımları toptan yok ediliyor.

1935’li yıllarda İsmet Paşa yeni bir CHP tüzüğü hazırlamaya karar veriyor. İsmet Paşa, o zaman hem Başbakan hem CHP’yi idare ediyor. En sonda CHP’li liderler Recep Peker ve İsmet İnönü, Hitler’in Nazi sistemini CHP’ye uygulamaya karar vermişti. Atatürk, ‘kafayı mı yediniz’ demişti, ama bu faşizme kısmen engel olabildi. Anlatayım; Atatürk, CHP Genel sekreteri Recep Peker’i yeni tüzük hazırlansın diye İsmet Paşa Avrupa’ya gönderiyor, Avrupa’daki partileri incelemesini istiyor. Tüzük geliyor, İsmet Paşa ve Recep Peker İmzaladıktan sonra Mustafa Kemal’e sunuyorlar, tüzüğü önce katibi olan Hasan Rıza bey almış ve Gazi Atatürk’e sunmuştu

Bu ahmak Hitler modeline Atatürk’ün tepkisi çok doğal olmuştu: Mustafa Kemal soruyor, “Kimmiş bu zorbalar?” diyor. İnönü ve Peker’i Hitlervari zorbalar olarak adlandırıyor. İsmet Paşa, Recep Peker’i Almanya ve İtalya’ya göndermiş. İncelediği partilerse biri Nazi Parti, biri Faşist Parti. Yeni CHP tüzüğü bu olursa, ülke de bir Hitler doğabilir diye Atatürk endişeli! Çünkü tüzükte bir yeni kuruluş var, TBMM üstünde bir yüksek konsey. O yüksek konseyin, Almanya ve İtalya’daki ismi “Yüksek Faşist Konsey”dir! Bu Ahmed Davudoğlu’nun AKP programında okuduğu Başkanlık sistemi ve Saray Konseyi ile tıpatıp aynıdır. Yeni Şafak’ın çarpıtığı tarihi doğru okursanız AKP ve Yezid, İnönü olmaya çalışmaktadır. Eğer Meclis veya adalet sistemi CHP işine gelmeyen bir karar alırsa, o konsey bunu reddedebiliyordu. Yani Cumhuriyet fikri, halk hakimiyeti hepsi gümbürtüye gitmişti. Tıpkı bugünkü AKP’nin dayattığı Saray Konseyi gibi. Atatürk, Hitler tüzüğüne “İsmet bunu görerek mi imzalamış?” diyordu. 6 ay sonra Recep Peker’i 1 yıl sonra da İsmet Paşa’yı görevden aldı. Yezid’ten bizi halk kurtaracak!

İsmet Paşa’nın o tüzüğü yaptırmasının nedeni; Mustafa Kemal’in hasta olduğunu bilmesidir.Gazi’nin (Yezid gibi) öleceğini de biliyorlardı. Gazi sonrası iktidar olacak, iktidar olunca da uygulayacaktı. Tüzüğün bir kısmını Gazi, Kurultayda değiştirse de tamamı değişmemiştir. Bu CHP tüzüğü Nazi ve Faşist tüzüktür. Hiçbir şey de değişmemiştir. Almanya’da da İtalya’da da devletle parti birdir. Bizde de öyleydi. Aynen Nazi’ler gibi. İnönü, yönetimi eline aldıktan sonra Gazi’yi isyan ettiren o zorbalıkları fiilen uyguladı. Kemalizmle halk arasına bir korku duvarı ördü. 1939’da Hitler, 2. dünya savaşını başlatana kadar zengin Yahudiler Hitlerin yanındaydı. Sustukca zulmün sırasının zenginlere de geleceğini göremediler. Hitler, medya patronu Alman yahudileri korkutarak yanına çekmeseydi, soykırım olmazdı. Yezid’in bugün Doğan ve Ciner’i korkutup sindirmesine ne kadar çok benziyor değil mi?

Hitler, Yahudi zenginleri yanına alarak yola çıkmıştı, annesi Yahudi idi. İlk projeye göre,  zayıf yahudileri korkutup İsrail’e postalayacaklardı! Ancak… İngiliz başbakan Churchil, Hitler’in İsrail projesine karşı çıktı ve Madagaskar’a Yahudileri postalamayı önerdi, Stalin’de bunu beğendi! Hitler, Stalin ve Churchil, plan olarak ayrı görüşte olsalarda prensipte Yahudi soykırımı konusunda hemfikirdi. Yahudileri Türklerden başka koruyan olmadı. Atatürk, ‘Almanlar delirmiş’ dedi. Rockefeller ve Rothschild, 17 Amerikan Yahudi zengininin imzzasını alarak ültimatom mahiyetinde Churchil’e mektup yazdılar, Madagaskar planına sert tepki gösterdiler. Bush ailesi, Hitler’in yanındaydı. Hitler’in arkasındaki gücün Bushların büyük dedesi Joseph Bush olduğu hep gizlenir. Bunu ilk defa 2003’de ünlü yazar ve film rejisörü Michael Moore, ‘That’s My Bush’ adlı kitabında yazdı. Bende 2004’de basılan Matrix’in 11 Eylül Kurgusu adlı kitabımda ondan alıntı yapmıştım. Hitler, Bushlar gibi  Kuru Kafa Kemikleri örgütüne üye idi.

Çingeneler, Yahudiler ve Komünistler gibi istenmeyen (!) unsurların Nazi Almanyası’ndan izole edilmesi propaganda sayesinde mümkün oldu. Bush ailesi buna katkı sağlamıştı. Savaş sonrası Gestapo başı Gerard Gehlen ve 300 elit SS Nazi subayının Bush ailesi kontrolündeki CIA’ye sığınması ve Gladyoları kurmaları bu teoriyi doğruluyor. Nazi propagandası, istikrar getiren, istihdam yaratan, Almanların büyüklüğünü duyuran üstün yetenekli devlet adamı Hitler’i idolleştiriyor ve Almanları hızla uçuruma doğru ssürüklüyordu. Herkesin ödü kopuyordu.

Hitler’in etkileyici konuşma yeteneği ve kitleleri ikna kabiliyetiyle beraber kurtarıcı bir baba, figürü, bir “Führer kültü” oluşturmuştu. Yanılmayan, hata yapmayan, eleştiri kabul etmeyen, asla özür dilemeyen kusursuz bir lider portresi topluma ustaca çakılmıştı. Nazi propagandası, insanlara hoş gelen ulusal birlik mesajı ve milyonlarca Alman’ı heyecanlandıran ütopik bir gelecek vaadi veriyordu. Toplum büyülenmiş, toplu hipnotizma olmuş zombiler gibiydi.

Propaganda’da ilmi seviye yoktur, istenilen sonuca ulaşmak için yapılır, birkaç okumuş kimsenin veya entelektüelin takdir etmesi için değildir. Karşı çıkanlar hemen öteki tarafa atılıp, karakter suikastı ile toplum üzerndeki etkisi yok ediliyor, direnenler yargısız infaz ediliyordu. Hitler’e göre politikacı, hitap ettiği topluluktaki en kafası dar, aklı kısa kimsenin anlayabileceği şekilde popülistce konuşmalıdır. Toplumun yüzde 70’i aptaldır, kandırılabilir politikası yürütüyordu.

Şiir okumaktan hapsedilen Yezid gibi Hitler’de birahane darbe teşebbüsü sonrası bir süre Landsberg Cezaevi’nde hapis yattı. İkiz gibiler gerçekten. Hitler, Yezid gibi 9 ay hapis yatarken bir kitap yazdı. Kitaba “Yalana, Aptallığa ve Korkaklığa Karşı Dört Buçuk Yıllık Mücadele” dedi. Ancak kitabı basacak yayınevi, ismi çok uzun bulunca yeni ismi “Mein Kampf” (Kavgam) oldu. Yezidlerin kin ve nefret kavgasının sonu hep ibretlik intiharlarla biter…

Nazi partisini 3 oydan 1933 seçimlerinde yüzde 43.9 oyla tek başına iktidar yapan propaganda esasları, Propaganda Bakanı Joseph  Goebbels’in siyasi deha olmasındandı! Führer miti oluşturan, Nazi ideolojisini kabul ettiren gazete, dergi, kitap, halk mitingi, toplantısı, sanat, müzik, sinema ve Nazi radyossu vardı! Havuz medyası oluşturmuştu, kendisine biat etmeyenlere devlet ihalesi de, yaşama hakkıda vermiyordu.  Hitler, tüm gücü Führer sisteminde elinde toplayınca devlet baskısı ve şiddeti sonuna kadar uyguladı. Hukuk askıya alındı, akıllar tutuldu.

Alman halkının algılarını, medya manipülasyonları, şiddet gösterileri popülist söylemlerle etkileyen Naziler iktidara işte böyle bir popülizm ve  propagandayla geldi. AKP’nin mağdur edebiyatı, Yezid’i, bayrak, marş ve Çanakkale istismarı ile Hitler’in savaş gazisiyim, kahraman vatan evladıyım edebiyatı da benzerdir. Hitler propaganda silahını mükemmel kullandı, ideolojisini çok geniş kitlelere benimsetti. Devlet eliyle cinayetler işlendi, toplum faşizmin büyüsüne kapıldı, direnecek hiç bir güç bırakmadı. Ordu generalleri ve kral bile teslim olmuştu.

Hitler hemen her gün Goebbels ile buluşup haberleri tartışmak için bir araya gelir ve Goebbels konuyla ilgili Hitler’in fikirlerini alırdı. Muhalifleri yok edilecek düşmanlaar gibi gösteren Hitler, öteki Almanya oluşturmuş ve biat etmeyenleri acımasızca cezalandırmıştı. Gestapo devletinin zulmünden dolayı herkesi sindirmişti. Bugün politik İslamcıların ahlaksız popülizmi, Hitler ve Goebbel’den nasıl tevarüs edip edepsizce kullandığı bu kara propaganda, mutlaka bir doktora tezi olmalıdır.

Politik İslamcıların kullandığı bu popülist üslubu onlara karşı aynen kullanıp, gıcık edersem aklı başlarına devşirirler mi diye uğraştım. Onları onların yöntemleriyle vurunca zevk aldıklarını görüyorum.  Politik İslamcılar laiklere uyguladıkları alçakca popülizmi dindar Müslümanlara da uygulayınca ar damarları çatladı. Münafık bir güruh ve kafirce bir üslup karakterlerinin parçası haline geldi. Politik İslamcıların radikal laikleri her değeri istismara, yalan dolana dayalı popülizmle nasıl yendiğine dair akademik bir makale de yazdım. Askeri vesayet, dini cehalet, yobazlık, bağnazlık, dünyaperestlik, mal ve makam hırsı, kibir, şan ve şöhret arzusu, yalan, dolan, bühtan, iftira ve gıybet kültürü, toplumu ahlak erozyonuna sürekledi, yozlaştırdı, çürüttü. Dün gece itibariyle Türkiye de hukuk tamamen ölmüştür. Aziz milletimizin başı sağolsun!

Atatürk, Hitlerizm’e karşı çıktı. Kahraman Türk ordusu, bugün Zındık Fesat Komitesi’nden yakasını kurtarır, boynundaki kemendi, tasmayı çıkartırsa, ülkemiz bu faşizmin yolundan demokrasiye geri dönecektir. İsmet İnönü darbe ile gelmişti ve öyle gitti. Ünlü sol görüşlü şairimiz Atilla İlhan ile yapılmış bu mülakatı mutlaka okuyunuz. Derin devlet, çünkü bugün  aynı oyunu oynuyor…

Büyük Kumpas budur. Suriye ve Irak’taki IŞİD üzerinden oynanan petrol ve su kaynaklarını ele geçirme oyunu burda.

Yine de bunca gaflete “bölücülük” ve “ihanet” denmelidir. Bu yeni petrol paylaşımında ülkemizi IŞİD lekesiyle oyundışında bıraktılar. Erdoğan ve Fidan belki önceleri bilmiyorlardı. Zaten bilerek ülkemizi IŞİD belasına soktularsa, bunun adına “vatan hainliğ”i deniyor. Erdoğan ve Fidan sıcak Suudi ve Katar paralarına tav oldu, kendi zengin zümresini oluştururken, ülkeyi bir kumpasın içine soktular..IŞİD’ı maliyeleştiren Vehhabi Suudi İstihbaratı ve Katar, ancak kredisi ve imajı bozulan IŞİD’e silah ve roket gönderen Türkiye oldu! “Büyük Kürdistan”ı Türkiye nefreti ile kurup, Türk ve Kürdü, Alevi ve Sünniyi birbirinden ayırmak ve dostu can düşmanı yapmak istiyor.

Erdoğan’ın Azerbaycan’a baskı skandalı Gülen Hocaefendi’nin 26 defa başvurmuşlar isyanıyla tarihe kara bir leke düştü. Vicdanlar sızladı. Erdoğan’ın, “cemaat bizi dinledi ve dış güçlerle beraber hükümete darbe yapmak istedi, kumpas kurdu” yalanı her gün daha fazla çöküyor. Erdoğan’ın Ekonomi danışmanı Yiğit Bulut “Şangay Beşlisi ve BRİCK’e gireriz” diye blöf yapıyor diye umut ediyorum. Yoksa hepsi salak mı? Tek gerçek, Erdoğan ve ekibinin ülkemizi yüzde 80 soymasıdır, gerisi hikaye! Batı’dan hızla uzaklaşırken Çin Rusya’nın BRİCK’i düşebilir. Erdoğan ve Fidan ülkemizin eksenini Batı’dan Doğu’ya kaymıştır. IŞİD turnusol kağıdı gibi tarafları net belirliyor. Hainlerin safı belli. Yazılarımı zaten ordumuzdaki kahraman, mert, sağlam duran vatan evlatlarımız Türk ve Müslümanlar için yazıyorum! AKP’li okumasa da olur. IŞİD’e ‘terörist’ diyemeyen, kınayamayan bir rejimi Ekim’e kadar Genelkurmay ve ordumuz bu “hainlik” ve “vatana ihanet” planını bozacaktır.

İran, Suriye, PKK ve IŞİD…

Recep Tayyip Erdoğan’ın mükemmel bir siyasetçi olduğunu kabul edelim. 20 yıl boyunca aslında İran’a ambargo uygulanmamıştır! Bu konuda tüm dünya kamuoyu kandırılıp, ustaca manipüle edilmiştir.
 17 Aralık 2013 tarihli Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu bu tarihi skandalın kapısını aralıyordu.
 Bu soruşturmada aslında suçüstü yakalananlar, uygulandığı söylenen İran Ambargosunu delik deşik eden küresel oyunculardır. Esas sıkıntı ve mesele Erdoğan, Bilal ve 4 Bakan’ın çok ötesindedir!

Eski İran cumhurbaşkanı Ahmednecat Yahudi krşptosu İranlılarla Erdoğan ve AKP üzerinden bir oyun kurdu. Eski  İran derin yapısının Babek Zencani’nin İran’da kontrol altına alınması, bu büyük skandalın ve doğabilecek uluslararası krizin engellenmesine matuftur. Reza Zarraf’I savunmak imkansız hale gelmiştir.
4 yıl boyunca İstanbul Altın Borsası Başkanlığı yapan militan siyasal İslamcı Seyit Ahmet Işkın’ın Başbakanlık Özel Kalem Müdürü yapılması tesadüf eseri değildir. Belli ki gözetim altında bulundurulması gerekiyordu.

Ancak, bu skandalın ortaya çıkmasının engellenmesi bağlamında İran ile Türkiye’de birbirine zıt iki paradigma çalışıyor ve çatışıyor. Bu suçların failleri Türkiye’de terfi ettiriliyorken, İran’da ise  artık cezalandırılıyor ve teczil ediliyorlar. İşin içinde Siyonist bankerler var. Ambargoyu delenler bunlardır. ABD Devleti’nin ve istihbaratının bunları bilmemesi mümkün mü hiç? Bu saatten sonra İran’la çakma düşmanlığın ve yalan ve göstermelik ambargo uygulamalarının sürdürülebilirliği imkanı kalmamıştır. Çünkü,özellikle tarihi 17 Aralık operasyonuyla bu kapalı devre kirli sistem iyice deşifre olmuştur!

Öyleyse, İran’la uzun yıllar boyunca sürdürülen bu düşmancılık oyununa artık bir son verilmesinin ve ABD ile İran arasında yeni bir sürecin ve taktiğin başlatılması gerekmektedir?! En büyük global oyunları bozan Hizmet Camiası’na ve bu asil davaya gönül veren Yiğitlere bin defa daha Helal Olsun Vallahi!

Eğer sosyal adalet istiyorsanız; zalimlere direnir, kendinize de zulmettirmezsiniz. Hırsızlığa ortak iseniz, Allah size hiç yardım eder mi? Bu nedenle AKP ile Hizmet’in keskin biçimde ayrışması hem ülke hem Hizmet yararınadır. Hizmet’in başta Irak, Suriye, Mısır ve Libya skandalları olmak üzere bunca zulmü işleyenlerin vebalini paylaması beklenemezdi. Eğer ortaklığa devam etseydi, Allah’ın ihsan ve inayeti kesilecek, Peygamberimiz (sav) cemaate verdiği global desteği belki de kesecekti.

AB standardında demokrasi, birey özgğrlüğü, hukuk ve adalet istiyor muyuz gerçekten? Diyaloğa, uzlaşmaya aklımız yoksa pek yatmıyor mu? Geçenlerde Hak dostu bir arkadaşım, Türk insanının bugünkü medeniyet ve kültürel düzeyi Osmanlı gibi değil, Fethullah Gülen Hocaefendi’yi anlamaya da yetmiyor; Hizmet’in hedeflediği Evrensel Yüksek İnsan Kalitesi ve Düzeyi ortalama Türk entelektüelliğini aşıyor dedi. Gülen Hocafendinin 1994’da başlattığı diyalog iklimi 1999’da maskeli baloda parçalandı. 2001’den beri hep barış iklimi global düzeyde sulh adacıkları Türk okulları ve diyalog merkezleri ile evrenselleşti; Siyasal İslamcıların dünyevi hırslarını kullanarak global İslam düşmanları bunu da 2011’den beri katletmeyi başardılar.

Silahlar konuşunca akıl susar. Ortalık toz duman. Kimse kimseyi dinlemiyor. Dinleyeceği de yok. IŞİD ve PKK üzerinden ülkemizde bir kaos planlanıyor. Eski tas eski hamam yani. Müslümanlar, aynı delikten, aynı yılan ve akreplere ikinci defa sokuluyorsa; ya saftır, ya aptaldır veya basiretsizdir. Erdoğan’n eski derincilerin Türk Hizbullah’ı yerine derin Türk IŞİD’i PKK’ya karşı kullanması, bana domuz bağı cinayetlerini anımsattı. MİT’in kullandığı ve  1990’larda ikiye böldüğü eski Türk Hizbullahçılar şimdi AKP’nn hızlı siyasal İslamcıları oldular. İsim isim bunlar kimler size sayabilir, yazabilirim.

Eğer Kürt kardeşlerimizi kucaklar, 4 ülkede oynanan oyunda samimi dostluklar kurarsınız bu kumpası yıkarsınız. Yoksa yabancılar sizi bölerler; bölgede nice aayak oyunlarıyla zayıf bir Kürt devleti kurarlar ve Müslümanı Müslümana kırdırırlar. Ne PKK, ne herhangi bir Kürt veya Türk sivil ölsün istiyorum. Birilerinin siyasi istikbali, ikbali için masum canlar neden Erdoğan’a  meze olsun ki?!. Bu topraklar hepimizindir.

Bir kaç hatıramı anlatayım. PKK’nin adı sanı bilinmez iken ilk şehit ettiklerinden biri 18 yaşında bir Sağlık Astsubayı idi. Bu şehidin GATA”da cenaze namazına katıldığımda yıl 1983, aylardan Eylül idi. Sağlık Astsubay Hazırlama Okulu’na gireli henüz bir hafta olmuştu. Şehit astsubayın okul numarası 307 idi. Bu devre yerine okula girmiştik; bu devrede yaka numaram 314 oldu. Sınıf subayı yüzbaşımız Kemal Akkarpart, şehidimizin yaka numarasını kimseye vermedi ve onu hep hatırlamamızı istedi. Cenazede döktüğüm gözyaşını ve yaşadığım travmayı iliklerime kadar hissetmiştim. O dönemde Kürtcülük yok idi, şehidimizi katledenler Markist Leninist dinsiz sol görüşlü bir grup eşkiya idi. Dönemin başbakanı Turgut Özal, bir kaç çapulcu demişti. PKK’nın şehit ettği 18 yaşında bir delikanlı askerin naaşında duyduğumuz acıyı bilemezsiniz. Şehit olan yeni mezun devrenin yerine gelmiştim okula. Arka sıramda numarası boş bir şehidin hayaletini hep gördüm, ona saygımız vardı, yaka numarası boştu ama ruhu hep yanımızdaydı. Bana kimse vatan hainliği veya vatan kahramanlığı edebiyatı yapmasın, karnımız tok bunlara…

PKK ile ilgili bize 4 yılda askeri lisede öğretilenlerin koca bir yalan olduğunu Şubat 1987’de öğrendim. Van’dan gelen yaralı bir komanda piyade yüzbaşı, PKK elebaşı Abdullah Öcalan’ı kırsal alanda bir operasyonda Van’da yakalamış ve tutuklamıştı. GATA’da öğrenciydim, neden yaralandığını benle paylaştı. GATA’da yatan yaralı yüzbaşı şunu net söyledi: Öcalan’ı helikoptere bindirip 1987’de Genelkurmay’a postalayacak iken gelen emir Suriye’ye bırak olmuştu. Yıl 1987. Komando yüzbaşı içi kan ağlayarak yakaladığı Öcalalan’ı Suriye sınırına bırakır. ‘Bizim adamımız o’ diyen sesi hiç unutamıyor ve bir travma yaşıyordu. Ertesi gün 10 kişilik timi PKK tarafından Van kırsalında pusuya düşürülmüştü. PKK, yüzbaşının timindekileri pusuda keklik gibi kolayca avlamış ve yüzbaşıyı da öldü diye yaralı bırakmışlardı. Yüzbaşı, postasının hem PKK’ya hem MİT’e çalıştığını öğrenmişti.

Özetle, Öcalan en başından beri bir derin devlet proje adamıydı. PKK’yı TSK hep bir tatbikat aracı olarak gördü, şehit olan zayiatlar ise normaldi. PKK gibi bir tehdit olmasa TSK nasıl bütçenin yüzde 35’ini

alabilirdi ki? Hiç savaşmadığı halde dünyanın en büyük 4. Ordusunu nasıl besleyebilirdi ki? Eski Genekurmay başkanı İlker Başbuğ, PKK’yı son 35 yılda 5 defa bitirmişiz, dağda yaşayan 5 bin kişiyi belli aralıklarla öldürdük, toplam 35 bin ediyor derken dalga geçmiyordu. PKK’nin iç politika malzemesi olması, Almanya istihbaratının bir başarısıdır. Bu konuda defalarca haberler yorumlar yazdık ama takan olmadı. PKK sorunu ile Kürt sorunu, artık bir kimlik sorunudur. Bu nedenle 1990’lardaki haberlerimde Kürt haklarının savunucusu olmayı seçtim. PKK, global oyuncu ve istihbaratların kucağına bırakıldı. Kürt meselesi artık TSK’nın oyuncağı ve PKK ile savaş bir savaş antremanı veya faydalı bir tatbikat değildir. 7 Haziran’da HDP ve MHP eşit sayıda TBMM’de milletvekili temsilci imkanı buldu. Eğer toplumsal barış ve huzur için yakalanan bu imkanı da tepersek, devrin maceraperest ittihatçıları Siyasal İslamcıların Büyük Kürdistan’ı kurmaya çalışan global aktörlerin ekemeğine yağ süreceği çok açıktır.

Kamuoyundaki genel düşünce kanı, hükümetin PKK ve IŞİD operasyonu göstermeliktir. HDP’yi baraj altına çekip Erdoğan’a başkanlık yolunu açmak için iktidara boyun eğmiş polisler ve TSK da kullanılıyor! Oysa IŞİD, Suriye’yi Afganistanlaştırırken, Türkiye’yi de Pakistanlaştırmak istediklerini Erdoğan ve Davudoğlu bugüne kadar hiç göremediler. Müdahalede geç kalındı. Afganistan cihadına 20 bin salafi cihadcıyı CIA 35 ülkeden topladı, IŞİD bunu ikiye katladı. Sovyetlerin kofluğu Afganistan’da ortaya çıktı. TSK’yı Suriye’de batırmak isteyen birileri var. Obama yönetimi, 2017 yılına kadar kara hareketini iptal etmiş iken, neden TSK başarısız olması için sahaya sürülüyor?

IŞİD’in elinde yılardır salafi cihadla pişmiş 35 bin komando, 100 bin yan eleman savaş için hazır tutuluyor. Esad’ın Nusayri rejiminin elinde ülkemizi vurabilecek orta ve uzak menzilli 4800 füze var. Bunların düğmesi Ruslara bağlıdır! Patriot korunma sistemi Almanların elinde ve bunların ülkemizi korumada yeterli kalacağı şüphelidir. Güvenoyu almamış, attıkları imzalarda sorumluluk taşımayan, şaibeli bir hükümetin ülkeyi bir savaşa sokmak üzere olduğunu biliyor muydunuz?

Erdoğan’ın, “İş çığırından çıktı, güvenlik zafiyeti var” itirafı ve Davudoğlu’nun PKK itirafı iyi de; bunları yıllardır yazan, uyaran benim gibi gazetecilere neden halen kızıyorsunuz?

PKK’nın Çocuk Askerleri kitabımı Davudoğlu, 2013’de okusaydı, bugün ‘PKK silahlanarak çözüm sürecini istismar etti’ açıklamasını yapmak zorunda kalmazdı. Havuz medyası, dün kumpas dediklerine bugün başarılı operasyon diyor, yarın tekrar kumpas diyebilir, öteki gün inkar edebilir. Kemikleri yok ki! Nerede durdukları belli değil. 3 yıl önce olacakları bir bir Kürt kardeşlerimize anlatmış ve Erdoğan’ın onları ne zaman kullanıp satacağını tarihleriyle tek tek vermiştim. Hepsi çıktı, şimdi şapka çıkartıyorlardır.

PKK içindeki Ergenekon’u, Fidan’ın KCK’da 500 üstünde MİT ve Özel Harp görevlendirdiğini, 2000 MİT denetimindeki IŞİDcileri olduğunu herkes biliyor.

Erdoğan rejimi eski Türkiye metotlarını kullandıkca HDP oyunu artırır gibime geliyor. Zira barış sürecini HDP başarı ile kullandı ve AKP’ye hiç güvenmiyorlar. Başkanlık sistemini engelleyerek Demirtaş değişik kesimlerde büyük sempati topladı. O halde, Erdoğan’ın asıl hedefi PKK değil, HDP ve Demirtaş’ın yükselen karizması. HDP’nin kazandığı oylar AKP’li dindar Kürtlerden geldi. Hiç biri şiddet istemiyor. Sol gruplar ve Aleviler de destekledi. Bunların oylarını Erdoğan HDP’den zor kaçırır. Erdoğan, PKK şiddet eylemlerini gaza gelip yaygınlaştırırsa, yenilenen bir seçimde, HDP’yi baraj altına düşürür diye hesaplıyor, ancak bu çok yanlış bir hesaptır.

Erdoğan, Türkiye’ye asla başkanlık sistemi getiremeyecek. Suriye bataklığından çıkamaz. Erken seçim inadına daha kaç masum canını yitirmeli ve hırslı Erdoğan yüzünden ölmelidir?! Geçen gün, 12 Eylül öncesi hızlı sosyalist eski Komünist AKP dönemi Hacılardan biri akrabamla konuştum. BASMA DAMARLARINA sende biat et dedi. Asla ve kella! Zulme sesiz kalamam, masum insanların canı üzerinden kirli siyaset yapanları alkışlayamam. Geçen Los Angeles’dan bir okurum, ne yazdıysan çıkıyor, herkes senden alıntı yapıyor, kaynak vermiyor dedi. Olsun dedim, artık korkmuyorlar! Şan şöhret ve meşhur olma derdinde değilim.

AKP, PKK ve IŞİD ile mücadelesinde eğer samimi ise, tutuklattığı, mağdur ettiği terör uzmanı polis, savcı ve hakimleri görevlerine döndürür. IŞİD’den kaçan veya geri dönenlerin Türkiye dışındaki ülkelerde hep hapiste olduğunu yazmıştım. Ankara’yı uyandırmak hiçte kolay olmuyor. AKP, Doğu’daki dindar Kürt seçmenini HDP’ye kaptırdı. Bu oyları derin devletin IŞİD ile kaos tezgahlayarak geri alamaz. Mağdur hep haklıdır! PKK kurşunuyla ölen o asker, o polis bizim evladımız. PKK ve HDP da, insan öldürerek bir yere varamaz. IŞİD’i deşifre etseler daha faydalı olacaktır. HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın “PKK silahları bıraksın” çağrısı ve “ne yapayım bırakmıyorlar” argümanı samimi değildir. İnandırıcı olunuz. AKP’nin derin devletle ittifak yaparak, HDP’nin önünü kesmek için eski Türkiye’nin sert güvenlik politikalarına dönüşü, ters etki yapabilir. Gezi’deki öfke selini AKP okuyamadı. Gezi’yi oya dönüştüren tek parti HDP oldu. Destek veren sol gruplara bakınız; bunlar AKP’nin mağdur ettiği Y gençliği. Baskıyla bunları yok edemezsiniz. Koyu dindar, başörtülü bir bayan öğretmen akrabam, “AKP’nin Gezi’den beri artan kin ve nefret söylemi HDP’ye hiç oy vermeyecek yüzde 5 oyu HDP gibi PKK bağlantılı bir siyasi oluşuma kazandırdı” dedi. Suçlu AKP’dir. Haklıdır.

Derinler çok güçlü geri döndüler. PKK ne yapacak? Nasıl bir karşı strateji geliştirecek? Ülkenin doğusunun durumu kritik peki batısında nasıl bir öncelikli politika izleyecektir? HDP, devletin seçim yardımını alacak. HDP, Türk toplumuna ne istediğini net söylemellidir. Kimi temsil ediyorsunuz, kimi temsil etmek istiyorsunuz? Özerklik mi, bağımsızlık mı, yoksa Türkiye çatısı altında eşit yurtdaşlık hakları mı peşindesiniz? Öcalan ile ilişkiniz hani dzüeyde. Bakınız, derincilerde APO öldü diye bir şayia dolaşıyor. Bir provakasyon yaparlarsa, ne yapacaksınız? Sakın KOZİNOĞLU ve YEŞİL modunda koftiden öldü deyip estetik yapıp çakma Öcalan’ı da dışarı salmasınlar! Öcalan’a verilen sözleri en iyi Kandil ve HDP biliyor. Kamuoyu ve Genelkurmay, AKP, Gladyocu Karanlık MİT ve Erdoğan’ın Oslo’dan beri nasıl bir barış süreci yürüttüğünü bilmiyor. Şeffaf olun, kirli ayak oyunlarını artık bir kenara bırakınız.

Bel’am’ı tanıdınız mı?

Hz. Musa (a.s.) zamanında yaşamış ve sonradan irtidat etmiş olan ilim adamıydı BEL’AM İBN BÂÛRA. Bu kıssa oldukca kısa ve özlüdür, günümüzdeki Bel’am’ı veya Bel’amları bakalım tanıyabilecek misiniz?

A’raf suresinin 175-176’ncı ayetleri münasebetiyle ismi çeşitli tefsir ve tarih kitaplarına girmiş olan Bel’am İbn Bâura (veya Bel’am İbn Eber)’ nın, İsrâiloğulları’ndan, devler ülkesinden, Yemen diyarından veya Ken’an ilinden Allah’ın dinini öğrenmiş, ilim ve irfan sahibi, duası müstecap, yanında Allah’ın ismi a’zamı bulunan ve fakat sonradan itaatsızlığa düşmüş bir kimse olduğu şeklinde rivayetler vardır. Her ne kadar Lût (a.s.)’ın kızlarından biri ile evlenmiş olduğu söylenirse de, bunun Yahudiler tarafından müslümanlar aleyhine uydurulmuş bir iftira olduğu bilinmektedir. (Taberî, Tefsiru’t-Taberî, Mısır, 1373/1954, IX, 119-120; Fahruddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Mısır, 1308, XV, 54; D. B. Macdonald, İA, “Bel’âm İbn Bâura” Mad.)

Bel’am’a konu teşkil eden ayet meâlleri şöyledir: ” Habibim! Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik, onu âyetlerimizle üstün kılardık; fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalan sayan kimselerin hâli böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler. ” (A’raf, 7/175-176).

Bugün yaşadığımız kaosun benzerini Hz. Musa’da yaşamıştı. 40 yıl çölde mahsur kaldı. Kızıldeniz’den geçirdiği, sayısız mucizeler gösterdiği kavmi onu dinlemiyordu. Hz. Musa kavmiyle yerleşecek yer ararken, Kenaniler’in topraklar içinde yer alan Şamlılar Bel’am’a ‘Sen duâsı kabul edilen bir kimsesin. Onları defetmesi için Allah’a duâ et” dedi. Önceleri Bel’am: “Yazıklar olsun size! O Allah elçisidir; melekler ve mü’minler de onunla beraberdir; onlar aleyhine nasıl duâ edebilirim! Bildiğimi bana Allah öğretti” diye ret cevabı verdi. Hz.Musa’yı kovmak istemiyordu ama kavmi çok kıskançtı, paranoyaktı, çok ısrar ettiler, çok yalvardılar.

İkna olan Bel’am, ehli hak olana beddua etmeye giderken bindiği eşek Allah’ın izni ile konuşarak şöyle dedi: “Ey Bel’am, nereye gidiyorsun? Bel’am’ın eşek bile dile gelmiş onu son kez uyarıyordu: Meleklerin önümde durarak beni yolumdan çevirdiklerini görmüyor musun? Allah elçisi ile mü’minler kavmin aleyhinde duâ ediyorlar. Bel’am eşeği de dinlemedi. Mûsâ (a.s.)’ın ordusunun ve İsrâiloğulları’nın karşısına götürdü. Bel’am onlara bedduâ etmeye başladı; şaşkındı. Ancak Bel’am İsrâiloğulları’na devleti ele geçirmesinler,topraklarına gelip yerleşmesinler, eekmeklerini paylaşmasınlar diye beddûa ederken Allah onun dilini kendi kavmi aleyhine çevirdi ve kaybedenlerden oldu. Üstelik haklı geçinen Bel’am kavmine: “Dünya ve âhiret benim elimden gitti, artık hileye başvurmaktan başka çare yoktur…” demişti (Taberi). Aklınıza kim geldi, tanıdınız mı bu şahsiyeti veya bu simgeyi temsil eden fetvacılarını?

Bel’am: “Ben bunu kendi ihtiyarımla yapmıyorum, Allah dilime hâkim oldu” dedi. Dili ağzından çıkarak göğsü üzerine sarktı. O bir yalancıydı. Bel’am bir simgedir. Yahudi, Hıristiyan ve Haniflerden olup da Hakk’tan ayrılan herkes olduğu şeklinde hadiste rivayetler vardır. (Taberi). Bel’am’ın dışında, geçmişte yaşamış Ümeyye İbn Ebi’s-Salt, er-Râhib Ebu Amr, İsrâiloğulları’ndan duâsı makbul bir kişi veya münafık olan her bir kişi olabilir deniliyor.

Kamu hakkına giren Bel’am Allah hakkı hudunu aşanbir zalimdir, “Ulü’l-Emr”i İslâm’a karşı ayaklanan güçlere izâfe ederek, mü’minleri yanıltır. İşte bunlar çağdaş Bel’am’lardır. Günümüzdde pek çok sayıda Bel’am benzeri tipler vardır. Bunlar “çok dindar” görünmekle birlikte, Tağut’a, Süfyanizme itikad ve iman etme noktasında titizdirler. Bel’am köpek sıfatlı kimseler de; Allah (c.c.)’ın indirdiği hükümlerin bir kısmını kabul, bir kısmını da “zamanı değişti” diye sükût vardır. Helale haram karıştırılmasına seyirci kalırlar. Ayetleri kendi kafalarına göre yorumlar Bel’am ve siyasilerin keyfi arzularına gore fetva verip hile yapmayı, aldatmayı marifet sanır. Tuzağa düştüğünü bilir ama çıkamaz.

“Allah (c.c.) adını kullanarak” aldatan, Kur’ân’daki ifâdeyle “köpek sıfatlı” kimselerin ortak ismi Bel’am’dır. Bazen bir, Maymun, bir Ejderha, Bir Domuz, bir  Goril nefsine, karakterine sahip kişiler de olabiliyor. Bel’am, Ergenekon gibi İslâm’a küfreden yönetimlerle yani Tağûtî güçlerle din adına uzlaşan ve müslümanları da inandıran müslüman sanılan zat olabilir ki, bu şahsa Süfyan, kurduğu sisteme de Süfyanizm diyoruz. Ergenekoncuları hapisten çıkartırlar mesela. Müsslümanlara eziyet ve zulüm etmek için şeytanlarla bile ittifak yaparlar. Güç herşeydir.

İslâm topraklarında; kâfirlerin istilâsını hazırlayan güç veya kişinin adı “Bel’am”dır. Allah (c.c.)’ın indirdiği hükümlere karşı ayaklanırlar, mesela IŞİD gibi İslam’ı derinden karalayan teröristlere destek verebilirler ve kendi canavarlarını oluştururlar. İnsanları “Allah (c.c.) adını kullanarak”‘ aldatan, hevâ heveslerini tatmin için “Tevhid akîdesini” tahrip eden “Bel’am’ın” etkisi korkunçtur.

Kısacası, Bel’am, zalim, kâfir yöneticilere yaranmak maksadıyla Allah’ın hükümlerini çiğneyen ve asıl gayesinden saptıran kimseleri temsil etmektedir. Bel’am, dünyevî çıkar ve hesaplar için Allah’ın dinini tahrif eden bir ilim ve din adamını, küfür sistemlerini anlatıyor.

Bel’am, Süfyanizm Oligarşisinin kuklasını, zalim Müslüman fetvacılarını da mükemmel remz ediyor bugün. Anlayana Be’lam kıssası bile yeter. Anlamayana Bel’am’ın eşeği dile gelip konuşsa, duası makbul Bel’am gibi alim olsa, yine de anlamaz. Bir Bel’am olmaktan Allah’a sığınınız.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *