Cemaat çıktı, size afiyet olsun!

Ergenekon bir melek değildi yavrum… KOÇ BAŞI KOCADI MI? YEŞİL KAR YAĞDI MI? ASRİKA DEVLETİ: 2023. Reyiz Süfyan’a acilen yeni bir savaş lazım. BAŞ KAŞIYICI; Kazakistan’ın Türkistan ve Kentau şehirlerine Suriye’den gelen Doğu Türkistanlı IŞİD militanlarını MİT ve TSK mensubu olarak iskan etmeye başladı. Çin’e komşu bu şehirler yüzyıllardır barış içinde yaşıyordu. Gayesi nedir? NEDEN YENİ BİR KAOS NOKTASI KURUYOR? ÇİN’İ GICIKLANDIRACAK. PAZARLIK İÇİN Mİ TERÖRİZM YAPIYOR SÜFYAN? BÖLGEYİ KARIŞTIRACAK KESİN.
“Sosyal medya çöplük haline geldi” açıklaması tartışılıyor!

Cemaat çıktı, size afiyet olsun!

İbrahim Gezici·6hİki bilgi Rusya faktörü Bir:Rusya, S-400’leri İdlib hava sahasona kilitlenmiş durumda. Suriye rejimine bunun güvencesi Rusya, tarafından verildi İki:Türk F-16’ları bir sefer Suriye hava sahadına İdlib üzeri giriyor. Rus Su’ları ikaz ve sonra silah sistemini açınca geri dönüyorlar…

Mehmet Alkan·8hUyan Türkiyem! Terörle mücadele şehidi Üsteğmen Murat Ataş’ın eşi Sezen Ataş’ın terör örgütü üyeliği duruşması var. Şehitlerin geride kalanları bize emanettir değil mi? Lafta değil icraatta bunu göstermek isteyenler Perşembe günü saat 10.00 da Bursa Adliyesinde buluşalım.

Metastaz Ahmet’in kemiklerini kırdı: ‘Oğlum gözümün önünde eriyor ve ben çok çaresizim’

Annesine pasaport verilmediği için Almanya’daki tedavisine tek başına giden, dün de anne özleminden dolayı Türkiye’ye geri dönen 8 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç’ın ayağı alçıya alındı.

Doktorlar metastazdan dolayı Ahmet’in ayak kemiklerinin kırıldığını söylerken anne Zekiye Ataç yardım istedi. Oğlunun kendi hasretinden dolayı Türkiye’ye döndüğünü söyleyen Ataç, “Dilekçe verdim ama hala bana ret veriyorlar. Neyi bekliyorlar bilmiyorum ama oğlumun durumu iyi değil. Oğlum gözümün önünde eriyor ve ben çok çaresizim.” dedi.

Zekiye Ataç yayınladığı videoda şunları söyledi:

“Ahmet’in ayakları ağrıdığı için hastaneye götürdük. Metastazlar ayaklarındaki kemikleri kırmış. Kemikleri kırılınca ayağı alçıya alındı. Ahmet bu sırada çok ağladı, çok bağırdı. Baba diye ağladı, çok sayıkladı. Ben bugün yine bir dilekçe verdim. Aynı zamanda geçen hafta verdiği dilekçemin yanıtını aldım. Hala bana ret geliyor.”Video oynatıcı00:0001:19

“Neyi bekliyorlar bilmiyorum ama oğlumun durumu iyi değil, oğlum gözümün önünde eriyor ve ben çok çaresizim. Ahmet’in buraya gelmesi bile çok büyük bir mucize. O kırık ayaklarla nasıl buraya geldi. Havalimanı’nda bana ‘anne ben senin yüzünden geldim, sen gelseydim ben bu kadar açı çekmezdim.”

“Lütfen artık bir çocuğun hayatı söz konusu. Bir pasaport zor olmasa gerek ben artık dayanamıyorum. Doktor ayakları iyi değil diyor. Bu Almanya’daki klinik bizim için tek ümit, tek çare. Allah aşkına yeter artık.”

Mahmut Akpınar -11 Şubat 2020 

YORUM | Doç. Dr. MAHMUT AKPINAR 

Tek Parti döneminde üretildiğini düşündüğüm, din adamlarını aşağılayan, yakışıksız bir hikaye vardır. Hikayeye göre adamın bostanına bir öküz, bir de hoca girer. Adam oğluna: “Git, önce hocayı çıkar, öküz karnı doyunca çıkar; ama Hoca doymak bilmez” diye tembihler.

Her ne kadar AKP ve Diyanet din adamlarını gerçekten hikayedeki hoca tipine dönüştürse, İslami/ahlaki kural tanımaz, güç karşısında secde eden din adamı modelini teşvik etse de hikaye kabul edilebilir değil. Ne var ki aktörleri değiştirilerek aynı hikaye pek çok kesime/duruma uyarlanır.

Image
VELİ KÜÇÜK’ÜN SAĞKOLU NEDEN ORTADAN KAYBOLUR? NEDEN ANLAŞMALI GELİR? NEDEN SİLİVRİ’DE HYATARKENDE ARTİSTİR VE HEP TEHDİT EDER? Romanya dan özel
uçakla ETÖ nün mafyası özel anlaşarak geldi. Şimdi çarşı karışacak şimdi tekrar Balkanlar’a gitti. 19 Ağustos 1998: 20’den fazla sabıkası bulunup 7 aydır”aranan” ve hakkında Interpol’ce kırmızı bülten çıkarılan ülkücü mafya lideri Sedat Peker, Emniyet ile görüşüp teslim olma şartları konusunda uzlaşmaya vardıktan sonra özel bir uçakla Bükreş’ten İstanbul’a gelerek teslim oldu.

Hizmet Hareketi son dönemde herkes tarafından ötekileştirildi, dışlandı, aşağılandı. Hayatında trafik suçu bile olmayan, sicili tertemiz insanlar bütün suçların faili olarak sunuldu. Adeta, Hz. Ademden bu tarafa ortada kalmış ne kadar faili meçhul suç, cinayet varsa Cemaate yüklendi. Nasıl olsa bir kara çalınmıştı ve kimsenin savunmaya cesareti yoktu. Savunmaya kalkanı da kodese tıkıyor susturuyorlardı.

Cemaat gökten inmiş bir topluluk mu? suç işleyemez mi?

Elbette işleyebilir.

Her toplumsal kesim gibi onların içinden de suçlular, kötüler hatta katiller çıkabilir. İslam hukukunun ve modern hukukun en temel esası olan “suçun şahsiliği” ilkesi gereği suça bulaşanlar bulunur ve cezalandırılır. Ama “irtibat” ve “iltisak” diye suç uyduramazsınız! Çocuğunu okula göndermeyi, bankaya para yatırmayı, sendikaya üye olmayı, sarma sarmayı, maklube yemeyi “terör delili” kabul edip 6 yıl 3 aydan başlayan cezalar veremezsiniz!

Bazı dostların Cemaatin başarısız olduğu, hata yaptığı bazı konuları üretilmiş suçlamalarla bulamaç hale getirip sunması ayrı bir bahsin konusu.

Cemaat uzaydan inmiş bir topluluk, aliens değildi. Herkesin en az bir yakını cemaatin ya okuluna, ya dershanesine gitti. Liberalinden milliyetcisine bütün sağ kesimler maklube sofrasına kaşık salladı. Yakın zamana kadar insanlar zaptedemediği çocuklarını “terbiye olsun” diye cemaat mensuplarına teslim ediyordu. “Devletin yapamadığını yapan”, dünyanın her yerinde bayrağımızı dalgalandıran, her coğrafyaya el uzatan bir eğitim, iyilik ve yardım hareketiydi. Toplantılarına katılmak ve poz vermek için koca koca adamlar yarışıyordu.

Aslında herkes oradaydı ve herşey herkesin gözü önünde oldu. Tarihin en büyük hırsızlık vakası suçüstü edilene kadar herşey normaldi. Toplumun en düşük suç ortalamasına, en yüksek eğitim seviyesine sahip, şiddetten uzak durma kararlılığını her fırsatta ilan eden, kendilerini “asayişin temsilcisi” gören insanlar bir anda ve toptan şeytanlaştırıldı. Erdoğan’ın “bir savcı 3 polisle sizi terör örgütü ilan ederim” demesinden sonra “terörist” muamelesi görmeye başladı. Milyonlarca mensubu olan bir kesimin toptancı şekilde, toplumun en mücrimleri haline gelmesi hayatın olağan akışına ters. Akla, mantığa, vicdana aykırı. Dünyanın hiçbir yerinde, biraz kafası çalışan, biraz düşünebilen hiç kimse toplumun en düşük suç ortalamasına sahip kesiminin bir anda “terörist” olmasına inanmaz; zaten inanmıyor. Ülkenin her noktasına 1200 okul, 15 üniversite, binlerce yurt açan, fakir çocukları dağ köylerinden toplayıp, eğitip hayata kazandıran ve en küçük şiddet telkininde bulunmayan terör örgütü olmaz; olamaz. Bunu kabul edenlerin akli melekelerinin çalışıp çalışmadığını tetkik etmek gerekir. Akil ve baliğ iseler bir vicdan taşıyıp taşımadıklarına bakılmalıdır. 

Hırsızlar taifesi milletin malını talan ederken suçüstü edildikleri için cemaate karşı bir kuyruk acısıyla, intikamla hareket ediyor. Bu nedenle ölçü, insaf, vicdan dinlemeden ne bulursa cemaate atıyor. İmkan olsa insanlık tarihinin bütün suçlarını cemaate yükleyecekler ama suçlamayı ancak Menderes’in İdamına kadar götürebiliyorlar.

CHP zihniyeti, Ulusalcı tayfa Cemaatten oldum olası hazzetmedi. Ergenekoncu, Derin yapıların Cemaatle ilgili başka bir kuyruk acısı vardı. Onlar da Cemaat karanlık odalarda çevirdiği planları deşifre ettiği, kendileri lehine kurulmuş statükoya çomak soktuğu için cemaatten nefret ediyordu. Ahmet Altan’ın ifadesiyle Hırsızlar ve darbeciler ittifak edince, kadılar da onlar için hüküm vermeye başlayınca Cemaate “terör örgütü” olmak dışında bir seçenek kalmadı.

Aradan yıllar geçti, Gezicilerden CHP’lilere, ABD’li papazdan Alman gazeteciye, HDP lideri Demirtaş’a kadar herkes bir şekilde F.TÖ çuvalının içine sokuldu ve bu ahlaksız suçlamadan nasibini aldı. Ama CHP dahil pek çok kesim tartışmayı hak, hukuk, adalet, suça mesnet maddi delil, yasada tanımlanan suç ve onunla ilgili eylem üzerinden değil F.TÖ üzerinden sürüdürüyor. Muhtemelen CHP, AKP Ergenekon yardımıyla devrilirse aynı çuvalı kendi muhalifleri için kullanmak istiyor. Erdoğan’ın sahip olduğu sınırsız, denetimsiz güç ve yetki çoklarının ağzını sulandırıyor. Eğer güçlü ve toplumsal bir hukuk, demokrasi talebi olmazsa Erdoğan’ın mevcut güç ve yetkilerini kullanmak isteyen yeni aktörler, diktatörler çıkacaktır.

Baştaki sevimsiz hikayeye dönecek olursak, son dönemde her suçun faili ilan edilen, her olumsuzluğun fatura edildiği Cemaat bostandan çıktı.

“Cemaatten” diye yargının üçte birini tasfiye ettiniz; yetinmedi hapislere doldurdunuz.

Emniyetten, TSK’dan, bürokrasiden, eğitimden, akademyadan, hayatın her alanından “irtibatlı, iltisaklı” diye bu insanları kazıdınız.

Aileleriyle birlikte 2-3 milyona varan mağdur oluşturdunuz.

Yetmedi, “kripto cemaatçi” diye bir kaç fasıl daha kazıma yaptınız.

Hem hırsızlar, hem darbeciler açısından muteber Doğu Perinçek: “Türkiye’deki Cemaat oluşumu artık temizlendi, toparlanıp, yeniden bir tehlike oluşturması mümkün değil” dedi.

Peki Cemaat/Camia hayattan dışlanıp, ölüme, yokluğa mahkum edilince ülke huzura kavuştu mu?

Sözde her suçun faili “terör örgütü” bitirilince memleket düzeldi mi?

Cemaatin tüm okulları kapatıldı, öğretmenleri atıldı; eğitim daha mı iyi? Yoksa hepten mi çöktü?

“İrtibatlı iltisaklı” yargıçlardan öte, zabıt katiplerine, gardiyanlara kadar temizlik yapıldı, adalet hukuk şimdi daha mı iyi?

İstikbale, İpek’e.. Anadolu sermayesine çöktünüz, şimdi ekonomi daha mı iyi?

“Cemaat Medyası” diye onlarca medyayı kapattı, gazetecileri hapislere doldurdunuz. Şu anda basın daha mı özgür, daha mı güvenilir?

15 Vakıf Üniversitesine ilave 7.000’den fazla akademisyeni “cemaat bağlantılı” diye attınız, ama üniversiteler yerlerde sürünüyor.

Cemaat gitti, ama adaletin kırıntısı kalmadı. Ekonomi yüzyılın krizini yaşıyor. Eğitim içler acısı. Üniversiteler liseden beter, niteliksiz, yetersiz kadrolarla dolu.

Cemaat gitti, dinden nefret eden bir nesil geliyor.

Cemaat gitti, hırsızlık, yolsuzluk, ahlaksızlık, taciz, tecavüz, kadın cinayeti, çocuk istismarı, uyuşturucu, alkol kullanımı patlama yaptı.

Herkesle oturup konuşabilen aydın, eğitimli dindarlar gitti, meydan yobazlara, din tacirlerine kaldı. Cemaat faaliyetlerini milletten yardım  toplayarak yapıyordu. Şimdi, hazineye gitmesi gereken vergiler çocuk tecavüzcüsü dini vakıflara aktarılıyor. Camiler siyasi arenaya dönüştü.

Cemaat gitti, hırsızların, darbecilerin, katillerin, her türlü suç örgütünün korkuları bitti..

Cemaat çıktı, memleket hırsızlara, yolsuzlara, din tüccarlarına, suç şebekelerine, (gerçek) darbecilere kaldı!

Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yesinler, afiyet olsun!

‘Halep’in batısında TSK konvoyu vuruldu’ iddiası

Suriye’de İdlib ve Halep kırsalında Suriyeli muhalifler ile Rusya ve İran destekli Rejim güçleri arasında çatışmalar sürüyor. 5 Türk askerinin şehit olmasından sonra bölgeye asker ve malzeme sevkiyatını artıran Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) ait konvoya saldırı düzenlendiği iddia edildi.

Mepanews.com’un aktardığı bilgiye göre, Halep’in batısındaki Atarib yerleşimi yakınlarında TSK konvoyuna yönelik saldırı düzenlendi ve yerel kaynaklar yaralıların olduğunu ifade ediyor.

Diğer yandan bölge ile ilgili son dakika bilgilerini geçen Rojava Network isimli Twitter hesabı, “Rus savaş uçakları Suriye topraklarına girdikten sonra bir Türk askeri konvoyunu hedef aldı, kayıpları var.” iddiasında bulundu. Twitter hesabı bu bilgiyi bazı El Kaide bağlantılı gazetecilere dayandırdı.

Rejim Suriye’de savaşa mı girecek?

Mehmet Efe Çaman -11 Şubat 2020 

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Bu yazdığım kaçıncı Suriye yazısı kim bilir! Artık hesabını tutamaz oldum. Her yazı bir diğerinden daha büyük olumsuzlukları ve ciddi kayıpları dillendiriyor. Fakat hiçbir kayıp, insan yaşamı kadar önemli olamaz. Suriye’de son günlerde hep hayatını kaybeden askerlerin haberleri geliyor. Yine aynı şeyi dile getirdiğimi söylemeyin, çünkü burada yeniden rejim diskurundan bahsetmeden geçemeyeceğim: rejim diskurunu (söylemini) öylesine başarılı bir şekilde muhalefete ve topluma eklemledi ki, kimse Türk ordusunun İdlib’de ne işi olduğunu sormuyor. Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığı güvenlikleştirilmiş Suriye politikası çerçevesinde tartışılmaz-eleştirilmez bir hale bürünmüş durumda. Ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu İdlib’den gelen “şehit haberlerine” yüreğinin yandığını söylüyor, “milletimizin başı sağ olsun!” diyor. Türkiye, İdlib’e sanki Türkiye’nin toprağıymış gibi yaklaşıyor.

Gelin işin abecesinden başlayalım! Kimseyi hayal kırıklığına uğratmak istemem. Ama İdlib Suriye toprağıdır. Suriye’de – beğenin ya da beğenmeyin – Birleşmiş Milletler’de bu ülkeyi temsil eden bir hükümet var. Bu hükümet, arkasına aldığı Moskova ile beraber Suriye’de saha kontrolünü sağlamış durumda. Nedir saha kontrolü? Kendi topraklarının kontrolü! Beşar Esad karşısındaki grupları destekleyen Türkiye, kamuoyunu öylesine manipüle etti ki, Türkiye sanki Esad başkasının toprağını ele geçirmeye çalışıyormuş gibi bir algı oluştu. Oysa başkasının toprağında olan Türkiye ordusudur. Türk askeri, ülkesinin dışında bir yerde, amacı belli olmayan bir misyon yerine getiriyor.

Türkiye İdlib bölgesini adeta Türk toprağı gibi kontrol ediyor. Burada cihatçı terörist çeteler cirit atıyor. Bu bölgede ipini kopartan radikal Sünni cihatçı grup kendisine güvenli bir korunak buluyor. Ankara Suriye iç savaşında merkezi Suriye hükümetinin karşısında olan bu grupları en başından beri destekledi. Kriz başladığında ABD-NATO rejim muhalifi bu grupları Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) çatısı altında toplamaya gayret etti. Eğit-donat stratejisi ile bu muhalifleri bir tür demokrasi cephesine dönüştürmeye çalıştı. Amaç, Esad rejimi devrildikten sonra demokratik bir rejimin kurulmasıydı. Fakat kısa sürede bu ÖSO yapısının radikal İslamcı, cihatçı ideolojilere inanan militanlardan oluştuğunu anladı. ÖSO, ideolojik olarak El Kaide, IŞİD, Taliban çizgisinde, Sünni-Selefi ideolojiye hizmet etmekteydi. ABD-NATO bunu anlar anlamaz bunlara yardımı kesti. Fakat Ankara, MİT eliyle bu gruplara aklınıza gelebilecek her yardımı – silah ve mühimmat başta olmak üzere – yapmaya devam etti. Bu yapılara aktarılan finansal kaynağın, tıbbı malzemenin, lojistik desteğin, istihbarat paylaşımının haddi hesabı yok. Bugün, bu yapılardan arta kalanlar, İdlib’de sıkıştı. Çünkü merkezi Suriye rejimi ve onun hamisi Rusya, hem havadan hem de karadan bu İslamcı cihatçı radikalleri sıkıştırıyor. İdlib son kale. İşte Türk askeri varlığı, bu toprak parçasında bahsettiğim grupları koruyor.

Ben siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler çalışan bir analizciyim. Ve kısa ama öz bir sonuç cümlesi yazacağım: bu İdlib meselesinin geniş ölçekli bir savaşa sıçrama rizikosu var!



Bu bir analizdir. Son günlerde belli ki Türk askerleri Suriye rejimi tarafından bilinçli olarak hedefe alınmaktadır. Suriye güçleri bunu Rusların bilgisi olmaksızın yapamaz. Rusya Suriye’yi tümden kontrol ediyor. Bahsettiğim kara ve hava hâkimiyetinin ötesinde, istihbari olarak da Suriye’de Rusya’dan habersiz bir gelişme olacağını beklememek gerek.

Bu durum, rejimin denge-kontrol mekanizmalarından bağını kopartmış olmasını da dikkate alırsak, ciddi riskler içeriyor. Her ne kadar rasyonel olan Suriye’den tüm Türk askerlerinin bir an önce çekilmesi de olsa, sosyal medyadaki bazı bilgilere göre Türkiye bölgeye askeri yığınak yapıyor. Umarım bu doğru değildir. Çünkü Suriye uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını kullanıyor. Rusya da yine uluslararası hukuka göre, Suriye’deki meşru hükümetin daveti ve onayı ile bu ülkede bulunuyor. Fakat Türkiye uluslararası hukuka göre Suriye’de (yabancı bir ülkenin toprağında) bu ülkenin onayı ve izni olmaksızın askeri varlık barındırıyor. Tehlikeyi hala anlamayanlar için izah edeyim. Türkiye uluslararası hukuka göre işgalci konumunda. Yarın geniş ölçekli bir çatışma olursa, bu durum NATO ve uluslararası toplum tarafından mutlaka dikkate alınmak durumunda kalacak. Kaldı ki jeopolitik dengeler bakımından da Batı Rusya’yı karşısına almak istemez. Zaten burada krizin tetikçisi Ankara, çünkü Suriye’de neden ille de asker bulundurmak istediğini bir türlü tatmin ve ikna edici şekilde açıklayamıyor. Güvenlik diyor da, ne güvenliği, bunu izah edemiyor. O bölge Kürtlerin eline geçer diye mi korkuyor? İyi de, bölgeyi ele geçirmeye çalışan rejim. Zaten Kürtler diğer güney sınır kuşağında varlıklarını sürdürüyor. Sınır hattı boyunca her ne kadar Suriye-Rusya dominant duruma gelmiş de olsa, Kürtler halen bir aktör.

Türkiye bu bölgede cihatçıları mutlaka korumak istiyor. Bu anlaşılıyor. İyi de neden? Bu cüzi miktardaki cihatçı grubun artık Suriye rejimini deviremeyeceği açık değil mi hala? Yoksa Ankara’daki bazı yetkililer bundan bihaber mi? Zannetmiyorum. O halde bu ısrarın nedeni nedir? Anlamakta zorlanıyorum. Aklıma gelen senaryolar:

1- İç siyasi kaygılar

İçeride İslamcı ve nasyonalist cephe (ulusalcılar ve ülkücüler) tabanı bu dünyaya ayar veren ve güçlü Türkiye imajını satın alıyor. Buna cidden inanıyor. Bu rejime güç ve enerji sağlıyor. Rejimin meşruiyetini arttırıyor. Israrın nedeni bu olabilir. Mümkün olduğunca Suriye’de askeri varlığı tutmak, Suriye tehdidini gündemden düşürmemek, rejime yarar.

2- Savaş denklemi

Bu olasılığa göre rejim belki de – kontrollü de olsa – Suriye ile bir savaşı arzuluyor ve bu sayede içeride hızlı bir bütünlük sağlamak amaçlıyor olabilir. İçeride 15 Temmuz 2016 nasıl bir rejimi konsolide edici etkide bulunduysa, dışarıda bir savaş aynı şekilde rejimi yeniden toparlayabilir, azalan güveni tekrardan yükseltebilir.

Bu iki olasılık ille de birbirine alternatif olacak diye bir şart yok. Birincisine oynanır. Olmadı ikinci opsiyon devreye sokulur. Zaten düşük yoğunluklu da olsa bir savaş ortamı var. Kağıt üzerinde bunlar birbiriyle çelişen stratejiler değil. Ayrıca rejim şimdiden içeride Ergenekon-Erdoğan çatışması gibi haberleri geri plana itmeyi başardı.

3- Derinlerin tasfiyesine kalkma

Bu gidişat Erdoğan-Ergenekon mücadelesinin bir parçası olabilir mi? TSK’daki hâkim yapılar Suriye’de Rusya ile uyumlu hareket edilmesini tercih ediyor. Zaten NATO’cu subayların TSK’dan tasfiyesinde “yönelim farklığının” önemli bir neden olduğunu diğer yazılarımda belirtmiştim. Bu durumda şu an TSK’daki hâkim fraksiyonlar, Avrasyacı-ulusalcı-Ergenekoncu hizipler, tümden Rusya yanlısı. Şimdi Erdoğan Türkiye’yi belki de Suriye’de Rusya ve Esad ile karşı karşıya getirip, Rusyacı ekibe operasyon yapmak isteyebilir. Bu olasılık kulağa çok çılgınca ve irrasyonel de gelse, köşeye sıkışan ve tasfiye edilmekten korkan Erdoğan ve Saray, böyle bir hamleye cüret eder mi? Dahası, eğer böyle bir strateji varsa, a- içeride TSK’yı nasıl kontrol edecek, b- dışarıda Türkiye’ye kim destek verecek? Ben ABD ve NATO’nun Erdoğan’a güvenebileceğine olasılık vermiyorum. Acaba Türkiye Rusya yörüngesinden çıksın diye ehven-i şer görüp Erdoğan’a kredi açarlar mı? Yani Türkiye’ye arka çıkıp, onu Moskova’ya karşı koruyup, karşılığında Rusya ile köprüleri at diyebilirler mi? Bu senaryonun çok zayıf bir olasılık olduğu kanısındayım. Kanımca Erdoğan bu yolun sonunda içerideki tasfiye edilmiş subayların rehabilite edileceğini görür ve bunu arzu etmez. Bu onun için en tehlikeli gelişim olmaz mı? Peki ya oyunu yeniden kurmak için bu krizi bir fırsat olarak kullanmaya kalkarsa? Ya aklanmak ve iktidarda kalmak karşılığında derin yapılara karşı bugün kavgalı olduğu güçlerle pazarlığa oturmayı teklif ederse? Çük ütopik ve marjinal de olsa, bu ihtimal var. Ben yüzde birlerde bile olsa, her olasılığın Saray’ca değerlendirildiği kanısındayım.  Çünkü derin yapılar Erdoğan’ı tasfiye operasyonu için düğmeye bastılarsa – ki emarelerden bu anlaşılıyor – o zaman Erdoğan her türlü kozu masaya getirecektir. Sonuçta ne kadar pragmatik ve ilkesiz bir kadroyla karşı karşıya olduğumuz gerçeğini zannedersem herkes biliyor. Buna göre, eğer bu düşük ihtimal ve yüksek riskli plan gerçekleşecek olursa, Suriye ile bir çatışma, akabinde OHAL, Avrasyacıların tasfiyesi, ABD-NATO’nun desteği, Rusya’dan kopuş istikametinde bir gelişim baş gösterebilir. Çılgınca da olsa, üçüncü ihtimal budur.

  1. ve 2. senaryolar Erdonekon (Erdoğan ve Ergenekon) ittifakı kör topal da olsa devam edecek ihtimali üzerine inşa ediliyor. 3. senaryo ise Erdoğan ve Ergenekon’un çatışması üzerine inşa ediliyor. 1. senaryoda savaşsız ama iç siyasette daha zayıf etkili bir kriz ortamı var. 2. senaryoda savaş var, ama Erdoğan ve Ergenekon bir şekilde bunu salt Suriye rejimi ile sınırlı tutmayı başarıyor. Yoksa Rusya oyuna girerse, Ergenekon bu işe yanaşmaz. Burada belki Rusya’dan da örtülü bir destek beklenebilir. Rusya Türkiye’deki rejimi yeniden konsolide etmek uğruna Erdoğan’a içeride kısmi bir zafer veya en azından milli “dava” armağan edebilir. 3. senaryoda ise mutlak dış ve iç çatışma var. Zaten 1 ve 2 numaralı senaryolar da çok tehlikeli ve zincirleme reaksiyon ile kontrolden çıkmaya çok müsait. 2 numaralı senaryoda Moskova plana katılırsa, bu rejim ve Moskova için karlarını en fazla maksimize edecekleri varyant olur. Bu benim gerçekleşme olasılığı en yüksek olarak değerlendirdiğim senaryo.

Bu konuda analizlere devam etmeyi ileride ortaya çıkacak gelişmeler ışığında sürdüreceğim. Gelişmeleri izlemeye devam edelim.

Türkiye’nin “esrar-ı derunu” ABD Ordusu’na sunulan o raporda…    

Erhan Başyurt -11 Şubat 2020 

YORUM | ERHAN BAŞYURT

“Orta kademe subaylar üstlerinin politik tavrından ve Suriye politikasından rahatsız. Bu durum ileride bir darbeye neden olabilir…” şeklindeki ifadeler yer aldığı için kamuoyunda tartışılan ABD’nin etkili düşünce kuruluşu Rand’in Türkiye Raporu, bir çok çarpıcı tespite daha yere veriyor.

ABD Ordusu tarafından resmi olarak desteklenen düşünce kuruluşu Rand Corporation, raporun girişinde “araştırmada yer alan görüşler, ABD Savunma Bakanlığı veya ABD hükümetinin resmi politikasını veya duruşunu yansıtmamaktadır” vurgusunu özellikle yapıyor.

***

Rapor, Erdoğan iktidarının 2007-2012 arası yürüttüğü başarılı reform sürecinden, dönüş nedenlerini ve bugün işbirliği yaptığı gizli ve açık ortaklarını net olarak dile getiriyor.

Erdoğan’ın 15 Temmuz sürecini, tek adam merkezli bir siyasal sisteme geçiş için kullandığını, MHP’nin bu süreçte Erdoğan’a verdiği destekle “kingmaker (kralı atayan)” gibi bir rol oynadığını ifade ediyor.

Erdoğan’ın, 7 Temmuz 2015 seçimlerini iptal ettirdiğinde oylarını artırmak Kürt sorununa barış sürecinden geri adım attığı, sonrasında MHP ile güvenlikçi politikaların sürdürülmesi ve kamuda kadro karşılığı ittifakın güçlendiğini kaydediyor.

***

Raporda, 15 Temmuz darbe girişimini TSK’da ‘casusluk’ soruşturması adı altında YAŞ öncesi yapılacak toplu tutuklama planının kışkırttığı haberlerine atıfta bulunuluyor.

Bugüne kadar bilinenden farklı olarak 15 Temmuz için yapılan şu tespit; ‘’İyi planlandığı halde, tereddütle hayata geçirildiği için tökezledi ve üst düzey komutanların bu süreçte saf değiştirmesi ile başarısız oldu…” dikkat çekiyor.

***

Raporda, 15 Temmuz sonrası TSK, yargı ve bürokraside yapılan kapsamlı “temizlik (purge)” sonrası kadroların, AKP yandaşları, MHP’liler, ulusalcılar ve Avrasyacılar tarafından doldurulduğu belirtiliyor. 

Erdoğan’ın, 15 Temmuz’da elde ettiği güç ile kendi partisinden Gül, Arınç ve Davutoğlu gibi isimleri bile tasfiye ettiği, yargıyı kendisine bağladığı ve medya üzerindeki hakimiyetini genişlettiği, sonrasında da her kesimdem muhaliflerini susturmak ve yok etmek için bu gücü kullandığı tespit ediliyor.

***

ABD Ordusu için hazırlanan raporda, askeri ve stratejik olarak da şaşırtan tespitler var.

15 Temmuz sonrası, TSK’dan generallerin yüzde 46’sının, subayların yüzde 23’ünün, kurmay subayların yüzde 77’isinin, askeri öğrencilerin tamamının atıldığı veya tasfiye edildiği, bu durumun TSK’nın stratejik ve taktik kabiliyeti ile operasyonel becerilerini zaafa uğrattığı ifade ediliyor. 

Özellikle çok sayıda pilotun TSK’dan atılması nedeniyle, çok ciddi uçuş personeli açığı yaşandığı, teknoloji açığı oluştuğu, bu pilotlardan 200’ünün ABD’de ileri uçuş teknikleri konusunda özel eğitim aldığı kaydediliyor.

***

Erdoğan’ın süreçte TSK’yı kontrol altında tutabilmek için, Jandarma’yı TSK’nın komuta kademesinden ayırdığı, YAŞ kapsamı dışına aldığı, YAŞ’ta sivilleri etkin kılarak atamalarda tek söz sahibi haline geldiğini dile getiriliyor.

Raporda, “Suriye’de ve dış operasyonlarla TSK’nın kendi içinde olanları sorgulamasının önlenmeye çalışıldığı ve dikkatinin iç politikanın dışında tutulmaya çalışıldığı” şeklinde şok bir iddia da yer alıyor. Buna karşılık Suriye’de operasyonların TSK’nın 15 Temmuz’da bozulan imajını ve desteği kamuoyunda geri kazanmasına yardım ettiği anlatılıyor.

TSK’dan 1996’da uzaklaştırılan SADAT’ın kurucusu Adnan Tanrıverdi’nin Erdoğan’a askeri danışman atanmasına dikkat çekiliyor ve tüm harp akademilerini kadrosuna alan Milli Savunma Üniversitesi’nin kurulup başına hiçbir askeri tecrübesi olmayan bir ismin atanmasının TSK’da yandaş kadrolaşma amaçlı olduğu vurgulanıyor.

***

Raporda en dikkat çekici unsurlardan birisi olarak, 15 Temmuz’dan sonra en çok tasfiyenin yapılıp ulusalcı ve Avrasyacı isimlerin terfi ettirildiği Hava Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri’nin, ABD Ordusu ile kurduğu ilişkilerin eskisi gibi çok güçlü olduğu, Kara Kuvvetleri’nin ise mesafeli davrandığı kaydediliyor.

Türkiye’de bin 500’ü İncirlik Üssü’nde olmak üzere, Kürecik, Konya ve İzmir’de 2 bin 200 ABD askerinin faaliyetlerinin sorunsuz olarak devam ettiği, 2017’den itibaren askeri ilişkilerin yüzde 95 oranında eski seviyesine geldiği ifade ediliyor. 

Ancak 15 Temmuz sonrası Türk subayların ABD’li muhataplarıyla çok daha temkinli görüşmeye başladıkları, bazen yanlarında bakanlık görevlileri veya MİT elemanının gözetmen olarak bulunduğu dile getiriliyor.

ABD ile ilişkilerde Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın öne çıktığına dikkat çekiliyor.

***

Raporda Türkiye’nin Rusya’dan S-400 savunma füzesi aldığı için proje ortağı olduğu 116 adet F-35 uçağınının ABD’de yaptırımlara takıldığı, askeri ilişkilerde özellikle YPG ile ilişkiler nedeniyle gerilim olduğu, ancak TSK’nın askeri teknoloji olarak ABD’ye ciddi şekilde bağımlı olduğu ve önümüzdeki 10 yıl da bunun böyle devam edeceği, bu durumun da sorunların çözümü için fırsat olduğu vurgulanıyor. 

***

Türkiye’nin sadece ABD değil komşuları ve Batılı ülkelerle sorunları da masaya yatırılıyor, raporda.

İsrail ile Türkiye ilişkilerinin karşılıklı güven bunalımı yaşadığı, Türkiye’nin Hamas’a desteği, İsrail’in de bağımsız Kürt devleti politikası ve Rumlar’la gaz anlaşması gibi nedenlerle 6 yıldır gerilim yaşadığı, ancak Türkiye’nin İsrail’in NATO Merkezi’nde ofis açmasını engelleyen vetosunu sürekli olarak kaldırdığı belirtiyor. 

Türkiye’nin, AB sürecinin son bulabileceği, Türkiye’nin Yunanistan ve Rum Kesimi ile yeni gerilim yaşayabileceği, Türkiye’nin Arap Dünyası’nda yaşadığı krizlerin İran Şii yayılmacılığı karşısında Sünni dayanışmasını böldüğü ve Rusya ile yakın ilişkilerinin de Orta Asya ve Türk devletlerindeki Rusya nüfuzu karşısında Türkiye’den bekledikleri denge rolünü oynamasını engellediği kaydediliyor. 

***

ABD Ordusu için hazırlanan raporda en çarpıcı eleştiriler ise Rusya ve Türkiye ilişkilerine yönelik.

Erdoğan’ın 2016’da yaptığı “NATO Karadeniz’de olmazsa, Karadeniz Rusya’nın gölü haline gelir” çağrısından dönüş yaptığı, buna karşılık Rusya’nın Kırım’ı ilhak ederek buraya 1.4 milyar dolarlık yatırımla Karadeniz Filosu’nun merkezi yapacağını, buraya yeni savaş gemileri, denizaltılar ve hava gücü ile takviye edeceğini, Karadeniz’in güvenliğinin yeniden tehlike altına gireceğine dikkat çekiliyor.

Rusya ile Türkiye arasında güvenlik ve ulusal çıkar çatışmasının, enerji ve doğal gaz bağımlılığına rağmen, yaşanmasının kaçınılmaz olacağı, Rusya’nın sadece Kırım değil Gürcistan Abhazya ve Ermenistan Gümrü’de kurduğu üstler de hatırlatılarak öngörülüyor.  

***

Kapsamlı raporda, Türkiye için geleceğe dair dört seçenek sunuluyor;

  • Türkiye, ABD ve AB ile ilişkilerinde şu an olduğu gibi zaman zaman tereddütlü olmaya devam eder ancak NATO’da kalmaya devam eder.
  • Erdoğan 2023’te seçimi kaybeder. 2017’deki anayasal değişiklikler geri alınır. Daha Batı eğilimli bir dış politika ve güvenlik politikasına dönülür.
  • Türkiye, NATO ve Avrasya güçleri arasında açıktan denge oyunu oynar. Bazen Batı’dan yana tavır alsa da, sürekli taraf değiştirir.
  • ABD ve AB ile gerilim kopma noktasına gelir ve Türkiye resmen NATO’dan ayrılır. Avrasya ve Ortadoğu ülkeleri ile aynı çizgide yer alır.

***

Rapordan çarpıcı son bir bilgi daha… Türkiye ile ABD arasında yaşanan kriz nedenlerinden birisi olarak, İranlı Reza Zarrab’ın ABD’de yargılanması ve Erdoğan’a kadar uzanan ilişkiler ağının varlığı sayılıyor.

***

275 sayfalık detaylı analiz ve bilgilerin yer aldığı Rand’in Türkiye Raporu, Sultan Abdülhamid’in istibdat uygulamarının kurbanlarından birisi olan Ziya Paşa’nın o ünlü satırlarını akıllara getiriyor:

En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun,

Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?

Sadece yeni nesil için hatırlatalım, ‘esrâr-ı derûn’ ifadesi ‘gizli sırlar’ anlamına gelir…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *