CORONAVİRÜS’ÜN DEVASI, ÇARESİ BİR PARÇA İNSANLIK… KORONA SALGININDAN DOLAYI TÜM TUTUKLU VE HÜKÜMLÜLER TEDBİREN SALIVERİLSİN…

TR’yi ele geçiren güçler ve bugün gelinen durum, Gezi olayları ile başlayıp, devamında 17/25 ve sonrasında ki “altın vuruş” olan 15 Temmuz ile devam etmiştir,bu projenin mimarları Rusya ile iş birliği içinde olan “CIA ve FBI” dır ! Sufyan Erdogan Global Zindika’nin yerel reizidir

İstanbul’un Beykoz ilçesine bağlı Çavuşbaşı Baklacı Mahallesi’nde #Korona mezarlığı.. Ölümleri gerçek sayısını açıklamıyorlar böyle gizli gömüyorlar . Herkes söylenen ölüm sayısını Kendi cenazesi sanıyor. Ahmakca zaten ölüm raporlarinida kalp krizi, normal ölüm diye duzenliyorlar. İran bile aleyhine casusluk yapan ve tutuklanan İngiliz vatandaşını virüs tehlikesi dolayısıyla tahliye edip evine gönderiyor ayağında bir elektronik kelepçe ile. AKP neden böyle bir tedbir almıyor cezaevleri için? İlla ki toplu ölümler mi olması lazım? Dünya emekli sağlık personelini bile #coronavirus’e karşı göreve çağırırken AKP hırsızları salıp KHK’lı tıp profesörü,doktor ve sağlık görevlilerini hapiste ölüme terkediyo Demir öz ESKİ YARGITAY ÜYESİ Akciğer ameliyatı yapılıp cezaevine geri gönderildi! AKP ve MHP’den ‘denetimli serbestlik’ formülü: Mafyaya örtülü af , masum siyasi mahkumlara ölüm. İnsanlıktan hiç nasipleri yok…

Image
Kanadalilar boyle yardimsever ve dayanisma icinde bir tevhid toplumu. Islam ulkeleri sirk icinde; hizipcilik ve fasizmle birbirini yok ediyor. Insanlik kazanacak; kin-nefret kaybedecek. Hizmet dogru yolda ve baris adaciklari ile barisi temsil ediyor. Sulh; Coronovirus’un caresi.

İslam’a göre yolsuzluk (1)

Yüksel Çayıroğlu -26 Mart 2020 

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Daha önceki yazımızda AKP döneminde Türkiye’de yapılan yolsuzlukları ele almış, bunların bazı çevrelerce “humus” adıyla meşrulaştırılmaya çalışılmasından bahsetmiş ve bunun dinî açıdan hiçbir şekilde caiz olamayacağını ifade etmiştik.

Üzülerek belirtmek gerekir ki yolsuzluklara dinî kılıf bulma ve bunları meşrulaştırma çabası sadece “humusla” sınırlı değildir. Belirli çevreler AKP’nin yaptığı faaliyetleri “cihat” olarak görüyor. Erdoğan’ın ise “halife” olduğuna inanıyor. Bu sebeple zorlama bir kısım fetvalarla onların hukuksuzluklarını aklamaya, paklama çalışıyor. Haramlığı noktasında hiçbir şüphe bulunmayan nice günahlar, zulümler ve kötülükler, bâtıl bir kısım tevil ve yorumlarla “meşru” gösterilmek isteniyor. Sırf taraftar oldukları şahıslar yıpratılmasın ve iktidarlarını kaybetmesin diye din bir payanda olarak kullanılıyor ve istismar ediliyor.

Bunun önemli bir misalini, 2013 yılında Başbakan Erdoğan tarafından “yılın din adamı” ödülüne layık görülen Prof. Dr. Hayrettin Karaman’ın, yolsuzluk ve hırsızlık arasında yaptığı mukayesede gördük. 17-25 Aralıkta yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarından hemen sonra Yeni Şafak’ta “Yolsuzluk başka hırsızlık başkadır” başlıklı bir köşe yazısı kaleme aldı.

Aynı köşe yazısını 2017’de şu gerekçelerle bir kere daha yayınladı: “Aşağıdaki yazıyı, Fethullah Gülen taifesinin Erdoğan ve AK Parti’yi yıpratmak için kampanya başlattığı günlerde ve özellikle 17 ve 25 Aralık hadisesinin önünde ve sonunda devamlı olarak iktidarın başına ‘hırsız’ dedikleri zamanda yazmıştım. Bu adamlar hem takvalı Müslüman olduklarını iddia ediyorlar (böyle görünüyorlar) hem de iftira ediyorlardı. Bu yazı bugünlerde bile aleyhimde kullanılıyor ve benim “yolsuzluğa, rüşvete fetva verdiğim” iftirası yayılıyor. Şimdi bu yazıyı lütfen bir daha okuyun ve hükmü siz verin.” Demek ki aradan geçen üç yılın ardından hâlâ aynı fikirleri savunuyordu.

Karaman, bu yazısında muhalif gazetecilerin amacının, her vasıtayı kullanarak iktidarı düşürmek olduğunu ve onların yolsuzluk yapanlar için daha yıpratıcı olan “hırsız” lafzını tercih ettiklerini ifade ediyor; arkasından da yolsuzluk yapan birine “hırsız” denilemeyeceğini ileri sürüyor. Sonrasında da bunu diyenlere ahiret hesabını hatırlatıyor.

Karaman, yolsuzluk ve hırsızlığın tariflerini naklettikten sonra şu hükmü veriyor: “Şu halde yolsuzluk da ayıp, günah ve suç olduğu halde tarifi ve hükmü bakımından hırsızlık değildir, hukuki sonuçları ve cezası farklıdır.” Arkasından sözü tekrar sorumluluk ve ahiret hesabına getiriyor ve şöyle diyor: “Ağzından çıkan her sözün hesabını vereceğine iman eden dindarlar ancak, hüküm giymiş hırsıza hırsız ve hüküm giymiş yolsuza yolsuz demek durumundadırlar. Aksi halde yalan söylemiş ve iftira etmiş olurlar.”

Bu ifadeler, Karaman’ın hükümete doğrudan veya dolaylı yönden destek verdiği ne ilk ne de son fetvaydı. “Kamuya ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir. Siyasette olan selim akıl ve kalp sahiplerine bu kuralı hatırlatıyorum.” sözleriyle belirli şahısların veya grupların “kamu maslahatı” gerekçesiyle ezilmesini veya ortadan kaldırılmasını ima eden de o idi.

Başka bir fetvasında o, devletten ihale alan kimselerin vakıflara ve hayır kurumlarına yönlendirilmesini ve hayır kurumlarının da bu kişilerden istifade etmesini tecviz etmişti. Karaman, “Niçin AK Parti’ye oy vermeli” başlıklı yazısında ise uzun uzun AKP’nin ülkeye, İslam’a ve Müslümanlara yapmış olduğu hizmetleri sıralıyor ve bu gerekçeyle Müslümanların oylarını bu partiye vermeleri gerektiğini ifade ediyordu. Suriye’de silahla çözüme gidilemeyeceğini savunanları “zalimin ekmeğine yağ sürmekle” itham eden de Karaman’ın kendisiydi. Bir başka yazısında da (Günah kasetleri/teşhiri) kamusal maslahat gereği kamu görevlilerinin veya kamusal bir göreve talip olan kimselerin ayıp ve günahlarının tespit ve teşhir edilmesine fetva vermişti.

Aslında bir İslâm âlimi olarak Karaman’dan her çeşit yolsuzluğa şiddetle karşı çıkması ve her kim olursa olsun bu tür haram yollarla dine hizmet etmeye çalışanları da sert ifadelerle ikaz etmesi beklenirdi. Zira Yüce Allah, “Onlardan birçoğunun günaha, başkasının hakkına tecavüz etmeye, haram yemeye yarışırcasına koştuklarını görürsün. Yaptıkları şey ne kadar kötü!” (el-Mâide, 5/62) ayetiyle günahlara ve haramlara dalan toplumları zikrettikten hemen sonra sözü ulemanın sorumluluğuna getirir ve şöyle buyurur: “Bari, onların mürşitleri ve fakihleri onların günah olan şeyler söylemelerini ve haram yemelerini önleselerdi ya! Ama heyhat! Bunların yaptıkları da, ayrıca bir çirkin!” (el-Mâide, 5/63)

Demek ki ulemanın görevi, yöneticilerin açıklarını kapatmak ve yolsuzluklarını örtmek değildir; bilakis uyarı, ikaz ve eleştirileriyle onların adalet ve istikamet içerisinde vazife yapabilmelerine yardımcı olmaktır. İslâm’da zulüm ve haksızlıklar karşısında sessiz kalma dahi zemmedilirken ne yazık ki Karaman, sessiz kalma da bir yana, yolsuzlukları yumuşatmayı, üstünü örtmeyi ve hatta dolaylı yönden destek çıkmayı tercih ediyordu.

Karaman’ın 14 Haziran 2019’da kaleme aldığı “Kötüyü ayıklamak” başlıklı yazıda dile getirdiği fikirler de bunu gösteriyordu. Zira o, “Beğenilen bazı yöneticilerin yakın veya uzak çevrelerinde, genel olarak icraatı takdir edilen bir iktidarın bir kısım mensuplarında ahlak, liyakat, adalet, hakkaniyet… bakımından arızalar, eksikler, çürüklükler oluyor.” ifadeleriyle yaşanan arızaları ve çürüklükleri kabul ediyordu. Ne var ki o, “olur olmaz zamanlarda” bu konularda yakınmayı, şikayet etmeyi ve çürüklerin ayıklanması talebini doğru bulmuyordu. “Doğrucu Davut” olarak gördüğü bu tür kişilerin tavırları, ona göre siperde bekleyen muhalefetin eline fırsat veriyordu. Ardından da şu uyarıyı yapıyordu: “Dostlar, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak, akla ve hikmete uymaz.”

Karaman’a göre AKP’nin karşısında, onu yıpratmak ve yok etmek, Türkiye’yi teslim almak ve hakkı söyleyen bir lideri bertaraf etmek isteyen iç ve dış mihraklar vardı. Bu yüzden AKP’nin açıklarını, yanlışlarını, yolsuzluklarını konuşmanın yeri ve zamanı değildi. “Savaş sırasında âdî suçluların cezası infaz edilmez.” diyen Karaman, zalimlerle savaş halinde olduklarını iddia ediyor ve yazısını şu cümleyle bitiriyordu: “Doğrucu Davutluk adına düşmana fırsat vermek ve bindiğimiz dalı kesmek makul ve meşrudur diyemem!”

Aslında burada sorulması gereken birçok soru var: Karaman’ın kastettiği savaş nasıl bir savaştır? Düşmanlarımız kimlerdir? Muhalif partiler mi? Savaşta olduğumuza göre AKP’nin kanunsuz her türlü uygulamasını görmezden mi gelmemiz gerekiyor? Düşmana fırsat vermemek ve bindiğimiz dalı kesmemek için başta Erdoğan olmak üzere ona yakın isimlerin hiçbir ahlaksızlığını, hırsızlığını, yolsuzluğunu konuşmayacak, eleştirmeyecek miyiz? Bunları konuşmanın yeri neresidir, zamanı ne zaman gelecektir? Hukuksuz muameleler ve gayrimeşru fiiller görmezden gelinerek gerçekten İslâm’a hizmet edilebilir mi? Bu tür yaklaşım ve tavırlar İslâm’ın aydınlık çehresini karartmaz mı, insanları Müslümanlıktan uzaklaştırmaz mı?

Karaman’ın dile getirdiği fikirlere bir bütün hâlinde bakıldığında, onun yolsuzlukların üstünü örtme çabasında olduğu, en azından bunları ifşa eden insanlardan rahatsızlık duyduğu açıkça anlaşılıyor. Muhtemelen yolsuzluğun hırsızlık olmadığı şeklinde bir yazı kaleme almasının ve iktidarı “hırsızlıkla” suçlayanları ahiret hesabıyla korkutmasının sebebi de, Erdoğan’ın ve çevresindekilerin itibar kaybına uğramasının önüne geçmekti. Bunun dolaylı yönden yolsuzlukları teşvik edeceğinde ise şüphe yoktu.

Hayrettin Karaman’ın yukarıdaki yazısı yayınlanır yayınlanmaz medyada büyük yankı uyandırdı. Hakkında çok sayıda haber yapıldı. Günlerce sosyal medyada konuşuldu. Birçok önde gelen köşe yazarı ona cevap verdi, itiraz etti. Çünkü hemen her gün yolsuzlukların konuşulduğu, 17-25 Aralık dosyalarıyla birlikte bunların somut delillerle ortaya konulduğu bir ortamda Hayrettin Karaman’ın bu çıkışı farklı bir mana ifade ediyordu.

Bu yüzden onun bu yazısının sadece literal bir okumaya tâbi tutulması eksik olacaktır. Bilakis bu yazının neticeleriyle birlikte ele alınması, vermek istediği mesaja bakılması, toplumda nasıl bir algı oluşturduğunun hesaba katılması ve ifade edilenlerden ziyade ifade edilmesi gerekip de edilmeyenlerin/edilemeyenlerin de konuşulması gerekir.

Eğer işin uzmanları tarafından hırsızlık ve yolsuzluğun hukukî mahiyetlerinin ele alındığı ilmî bir toplantı yapılsaydı ve Karaman da hırsızlık ve yolsuzluk karşılaştırmasını delilleriyle birlikte orada ortaya koysaydı, bir yere kadar mazur görülebilirdi. Buna nihayetinde “ilmî bir görüş” veya “dinî bir fetva” gözüyle bakılır ve etrafından tartışmalar yapılırdı. Ne var ki “Yolsuzluk hırsızlık değildir” şeklindeki bir görüş, köşe yazısı olarak kaleme alınıp kamuya açık bir ortamda ve yolsuzlukların ayyuka çıktığı bir zamanda neşredilince -yazarın niyeti her ne olursa olsun- bu yolsuzlukların hafife alınması ve hatta meşrulaştırılması şeklinde bir kısım algılara sebep oldu. Hatta bazıları Karaman’ın bu yazısından yolsuzluklara üstü örtülü fetva verdiği neticesini çıkardı.

Daha da önemlisi her ne kadar Karaman, bu yazısında yolsuzluğun hırsızlık olmadığını ifade etmiş ve onun bazı tanımlarını vermiş olsa da, dinî açıdan yolsuzluğun nereye oturduğunu ortaya koymadı. Şayet Karaman, yolsuzluğun hırsızlık olmadığını söyledikten sonra, onun hırsızlıktan çok daha büyük bir günah olduğunu belirtseydi, İslam’ın yolsuzluk yapanlarla ilgili hükümlerini ortaya koyabilseydi ve birkaç cümleyle dahi olsa hükümeti yolsuzluklara karşı uyarabilseydi muhtemelen verilen tepkiler de bu ölçüde büyük olmazdı.

Şunu da hatırlatmak gerekir ki fetva, müsteftinin durumuna göre verilir. Bununla ilgili şöyle bir hâdise anlatılır: Abdullah b. Abbas’ın yanına bir kişi gelir ve katil için tövbe kapısının açık olup olmadığını sorar. O da, tövbe ettiği takdirde Allah’ın katili de affedebileceğini belirtir. Nitekim, “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar.” (en-Nisa, 3/48) ayeti de bunu ifade eder.

Daha sonra başka birisi gelir ve o da aynı soruyu sorar. Fakat bu sefer İbn Abbas, katilin ebedî olarak Cehennem’de kalacağını belirtir. “Kim bir mü’mini kasten öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere gireceği Cehennem’dir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (en-Nisa, 4/93) âyeti de bunu gösterir.

Çevresindekiler onun niçin aynı iki soruya farklı iki cevap verdiğini merak ederler. İbn Abbas Hazretleri, bunun gerekçesini şöyle açıklar: İlk gelen kişi bir cinayet işlemiş ve pişman olmuştu. Onu ümitsizliğe atmak istemedim. Bu sebeple Allah’ın rahmet ve mağfiretine yönlendirdim. İkinci gelenin ise zihninde bir cinayet işleme planı vardı. Ebedî Cehennem azabıyla korkutarak onu böyle bir cürüm işlemekten alıkoymak istedim. İbn Abbas’ın bu tutumu, fetvalarda mutlaka müsteftinin (fetva isteyen kişi) durumunun göz önünde bulundurulması gerektiğine çok güzel bir misaldir.

Yolsuzlukların ayyuka çıktığı, her yerde kamu ihalelerinden alınan komisyonların konuşulduğu, hazine arazilerinin yandaşlara peşkeş çekildiği bir ortamda bir din aliminden beklenen tavır, yolsuzlukların hırsızlık olmadığını söylemesi midir? Veya “düşmanın” eline bahane ve koz vermeme adına AKP’nin ahlaksızlık ve hırsızlıklarının hasır altı edilmesi midir? Yoksa nasihat, uyarı ve eleştirileriyle bu haramlara engel olmaya çalışmak mı? Karaman gibi yıllarca İslâm fıkhını ders vermiş bir âlimin, böyle bir ortamda verilen fetvaların ne tür neticelere yol açacağını göz önünde bulundurması gerekmez miydi? Hakikaten o, bu tür fetvaların hırsları, tamahları daha da tetikleyeceğini, yozlaşma ve ahlakî çöküntüye yol açacağını görememiş olabilir mi?

Yolsuzluk hırsızlık mıdır?

Esasında hırsızlık ve yolsuzluk gibi mal masumiyetini tehdit eden, mülkiyet haklarını temelinden sarsan ve iktisadî hayatı alt-üst eden iki büyük cürmün, bu kadar basit bir mantıkla ve sathi bir yaklaşımla ele alınması hiçbir şekilde meselenin anlaşılmasına ışık tutmaz. Yolsuzluğun, hırsızlık olmadığını söyleyip, bunların İslâm’da nereye oturduğunu, ne tür müeyyidelere bağlandığını ve nasıl bir günah olduğunu izah etmemek sadece yazarın zihnindeki maksada hizmet eder.

Eğer hırsızlığı, halk arasında kullanılan lügat ve örf manasıyla değil de, fıkıh kitaplarındaki “dar ıstılahî manasıyla” ele alacak olursak, yolsuzluk eşittir hırsızlıktır, diyemeyiz. Zira İslâm, bir taraftan bizzat âyet-i kerimenin açık ifadesiyle hırsızlık suçunu “el kesme” gibi oldukça ağır bir müeyyideye bağlamış, diğer yandan da cezanın uygulama alanını imkân ölçüsünde daraltma adına hırsızlık suçu için oldukça sıkı şartlar getirmiştir.

Fıkıh kitaplarında ele alındığı şekliyle el kesme cezasını gerektirecek hırsızlık suçunu şu şekilde tanımlayabiliriz: Cezaî ehliyeti haiz bir kimsenin, başkasına ait olan ve nisap miktarına ulaşmış bulunan mütekavvim bir malı, mülk edinme kastıyla, muhafaza edildiği yerden, mülkiyet şüphesi bulunmaksızın kendi isteğiyle ve gizlice almasıdır.

Hırsızlık haddi uygulandıktan sonra bunun geriye dönüşü yoktur. Bu sebeple İslâm hukukçuları, suçun unsurlarında veya ispat vasıtalarında ortaya çıkan küçük bir şüpheyle dahi had cezasının düşeceğini söyler. Zira, şüphelerle hadlerin düşürülmesi, İslam ceza hukukunun en temel prensiplerinden biridir. Bu sebeple, kişinin ortak olduğu şirketten, istifade ettiği vakıf malından veya beytü’l-mâlden bir şey çalan kimseye had cezası uygulanmayacağı ifade edilir. Zira çaldığı malda hırsızın da hakkı vardır.

Hatta gasp, yankesicilik, dolandırıcılık, emniyeti suiistimal, zimmet, kapkaç, mezar soygunculuğu gibi suçlarda da bir çalma eylemi söz konusu olduğunda şüphe yoktur. Fakat özellikle Hanefi fakihleri bunları hırsızlıktan ayrı tutar. Onlar, cezalarda kıyas yapılmasına karşı çıktığı için, hırsızlığı sadece yukarıdaki tanımla sınırlı tutar ve farklı gerekçelerle bu suçların hırsızlığın dışında kalacağını ifade eder. Dolayısıyla da bu tür suçlar için el kesme cezasını öngörmezler. Fakat mezhepler arasında farklı içtihatlar bulunduğunu hatırlatmakta fayda var.

Ayrıca hırsızlık suçunun bütün unsurlarıyla teşekkül etmemesi sebebiyle haddin düşmesi, çalma eyleminin cezasız kalacağı anlamına da gelmez. Bilâkis hâkim, mücrime, işlenen suçun büyüklüğüne uygun bir şekilde tazir cezası verir.

Kısaca İslâm fıkhına göre her çalma ve soygun eylemi “hırsızlık” olarak isimlendirilmez. İsimlendirilse de belirli şartlar oluşmadan hırsızlıkla ilgili cezalar tatbik edilmez. Buraya kadar yapılan izahtan da anlaşılacağı üzere Karaman’ın vermiş olduğu fetva bir açıdan doğrudur.

Fakat hırsızlığı halk arasındaki yaygın olan kullanımı veya sözlük anlamı açısından ele alacak olursak, pekâlâ yolsuzluk da bir hırsızlıktır. Hatta yolsuzluk, âdî hırsızlıklara nazaran çok daha büyük ve profesyonel bir hırsızlıktır. Uhrevi sonuçları açısından daha ağırdır. Çünkü herhangi bir şahsın malını çalan kimse, ahirette bir kişiyle hesaplaşır. İrtikap, zimmet, vurgunculuk, kalpazanlık, nüfuz suiistimali ve rüşvet gibi yolsuzluklarla kamu mallarını aşıran bir kimse ise altından kalkılması mümkün olmayan ağır bir veballe ahirete gider ve oradaki hesabı da çok çetin olur.

Ayrıca herhangi bir kişinin malını çalan hırsız, pişman olup ıslah-ı hâl ettikten sonra mal sahibine giderek çaldığı malı tazmin edebilir ve ondan helallik isteyebilir. Yani daha ahirete gitmeden onun için kul hakkını ödeme imkânı vardır. Fakat devlete (kamuya) ait malları çalan bir kişinin, pişman olsa bile hakkına girdiği kişilerden helâllik alması oldukça zordur. Bu yönüyle yolsuzluk, geri dönüşü olmayan çıkmaz bir sokak gibidir. Elbette böyle bir kişi için de tövbe yolları açıktır. Gönülden tövbe ve istiğfarda bulunduğu takdirde Allah onu da affedebilir. Ahirette hakkına girdiği kişileri de razı edebilir. Fakat böyle bir kişinin üstlendiği günah çok daha büyüktür.

Üstelik yolsuzluk sadece şeytanî bir kısım yol ve yöntemlerle kamuya ait malların çalınması da değildir. Yolsuzluk yapan bir kimse aynı zamanda halkın emeğini, güvenini, ümidini ve geleceğini çalıyor demektir.

Öte yandan yolsuzluk, sadece hırsızlıkla da sınırlı değildir. Bilâkis o, hırsızlıktan daha ziyade Kur’ân ve Sünnet’in açıkça yasaklamış olduğu bir çeşit gulûldür ve rüşvettir. Dahası yolsuzluk, halkın aldatılması, halka zulmedilmesi, halkın sömürülmesi, emanete hıyanet edilmesi ve kamusal malların haksız yere yenilmesi demektir. Bunların her biri âyet ve hadislerde açıkça yasaklanmış, bu tür günahlara bulaşanlar da lanetlenmiş ve şiddetle ikaz edilmiştir.

Askerler niçin ölürler?

Uğur Tezcan -26 Mart 2020 PAYLAŞAA

YORUM | UĞUR TEZCAN

Bir önceki yazımızda ‘’İnsanlar Neden Savaşır?’’ diye sormuş ve bunu latince ‘casus belli’ (kasus beli) terimini de içine alacak şekilde ele almıştık. Orada işlediğim ana temada özetle şunu ifade etmeye çalışmıştım:

‘’…dünya üzerindeki savaşların en temel; hatta tek nedeninin hep ekonomik hedefler ve çıkarlar olduğunu düşünürümHaçlı seferlerinden tutun, dünya savaşlarına, oradan da Irak, Afganistan, Afrika içlerindeki savaşlara kadar günümüzdeki tüm diğer bölgesel çatışmalara bakın hepsinin altında ekonomik veya ekonomik getirilere dayalı güç çekişmelerinin olduğunu görürsünüz.’’

Bu görüşüme katılmayabilirsiniz. Zira yine o yazıda işaret ettiğim gibi dünya tarihi bu gözle tekrar okunmadan meselenin bu yönüne dair bağlayıcı hükümler vermek zorlaşıyor. Ancak savaşlar ve çekişmelerin genel gidişatına baktığınızda büyük oranda ortak noktalarda buluşabileceğimize eminim.

Gelin konunun çerçevesini biraz daha daraltalım ve be sefer de ‘askerler niçin ölürler?’ konusuna; kimi zaman objektif kimi zaman da subjektif bir dürbünle bakalım.

Zaten kanaatimce her görüş aslında bir dürbün gibidir. O dürbünün bir gözü gerçeklere ve genel tecrübelere dayalı somut gözlem ve duyuları temsil ediyorsa, diğer gözü de subjektif olan duyguları; hatta çoğu zaman hissiyatın boyasına bulanmış beklentileri, özlemleri, korkuları, hayalleri, ümitleri veya ümitsizlikleri temsil ediyordur. Ancak insanlar çoğunlukla bunu kabullenmek istemezler ve fikri meselelere hep somut bir dürbünle baktıkları zannına veya kibrine kapılırlar.

Bizimki gibi; savaşmanın, ‘cihat’ etmenin kutsal sayıldığı toplumlarda da milliyetçiliği ve ulusalcılığı temel edinmiş toplumlarda da askerlerin hep kutsal bir gaye ve (kutsallaştırılmış) bir devletin geleceği adına öldüklerine inanılır. Böyle toplumlarda sürekli olarak devletin varlığını, kudretini ve kudsiyetini hep güçlü ordusundan aldığı, barışın ve refahın büyük oranda askeri (caydırıcı) güç sayesinde temin ve tesis edilebileceği tezleri işlenir. Bu yalnızca kısmen doğrudur; hakikatın yalnızca küçük bir parçasıdır. Bunların o döngüyü devam ettirmeye yarayan birer propaganda malzemeleri oldukları da akıldan çıkarılmamalıdır. Kapitalist mantıkla bakarsanız bugün dünya genelinde askeri harcamalar etrafında dönen teknoloji, üretim, araştırma ve pazar sahası kapitalist treni idame ve idare ettiren çarkların en büyüğüdür (Sosyalist-kapitalist Çin ve Rusya da bu örneklere dahildir). Böyle müthiş bir üretim ve gelir kaynağı haline gelmiş bir çarkın işlemeye devam etmesi, kendisini besleyen algı ve propaganda araçlarının devam ettirilmesini ve sürekli olarak işletilmesini gerekli kılar. Hem sadece ekonomik temsiliyet makamında değil; aynı çarkın siyasi, stratejik ve yönetimsel anlamda da belirleyici olan pozisyonunun devamı adına da her an savaşmaya hazır bir ortamın olması elzemdir. Her alet bir fayda üretmek amacıyla üretilmiştir; ama kullananın elinde zararlı bir araca dönüşebilir kaidesini bilirsiniz. Bu bağlamda ülkeden ülkeye, toplumdan topluma elbette bu propagandalar farklı şekillere ve renklere bulanabilirler. Bunların bir kısmı samimi ve faydalı amaçlar da içerebilirler. Toplumun alt katmanlarına inildikçe hissiyata dayalı motivasyonlar ağırlık kazanabilir; ancak çatışmalardan asıl beslenen üst katmanlara çıktıkça gerçek motivasyonlar hep hissiyat, hamaset ve ideal ambalajlarına sarılmış ekonomik çıkarlardır. Dediğim gibi, özellikle dünya tarihinin son beş asırlık kısmını bu dürbünle tekrar okuduğumuzda karşınıza farklı bir tablo çıkar ve ‘askerler niçin ölürler?’ sorusu farklı bir anlam kazanmaya başlar.

Savaşın gerekçeleri duygu ve hamaset yüklü söylemler üzerinden idealize edilerek toplum bilincinin idealist sözlerle cilalanması sağlanır. Bunun sayesinde de vicdanlar hissiyat ambalajına konularak paketlenirken toplum; korkular, hayaller veya ümitsizlikler üzerinden maniple edilmeye, motive edilmeye veya doctrine edilmeye devam edilir. Demokrasi de olsanız, sosyalist de olsanız, faşist de olsanız toplumsal kaderiniz bu kelimeler spektrumunda salınıp durur adeta!

Türkiye’nin son Suriye macerasını ele alalım mesela! Erdoğan ve çevresinin Ergenekoncu Perinçek desteğiyle tamamen siyasi ve ticari amaçları uğruna giriştikleri ve ülkeye zarar dışında hiç bir getirisi olmayan gereksiz bir maceraya atıldılar. Ancak aynı kesimler tabanlarını ‘’şehitler tepesi boş kalmaz!’’, ‘’…şehitsiz olmaz!’’, ‘’şehit kanlarıyla yoğrulmazsa ancak arazi olur!’’ gibi klişe repliklerle kandırmaya devam ettiler hem de asker cenazelerinde bile. Bir kaç hafta içerisinde Rusya’nın karşı tarafa verdiği destek sayesince yüzlerce vatan evladını feda ettiler ve o şehitlerin kanları henüz kurumadan da Erdoğan apar topar ekibini toplayarak Rusya’nın ayağına kadar gitti ve hem kendisini hem de Türk halkını orada aşağılattı. Henüz bizlerin dışında ‘o macera ne içindi?’, ‘o Mehmetçikler neden öldü?’ diye soran kimse de yok maalesef!

Üç yıl öncesine gidelim. Amerika’nın küçük bir köyünde çalıştığım devlet okulunun kütüphanesinde asker bir aileden gelen müdür bayanın ‘Gaziler Günü’ (Veteran’s Day) vesilesiyle yaptığı konuşmaya götüreyim sizleri.

Orada bizlere, özellikle milliyetçi Amerikan halkı arasında çok yaygın olan bir ifadeyi tüm kalbiyle inanarak tekrarladı: ‘’Irakta’ki, Afganistan’daki ve diğer yerlerdeki askerilerimiz bizim özgürlüğümüz için, burada rahatça özgürlüğümüzün tadını çıkarabilmemiz için mücadele ediyorlar…’’ Bu ifadelerin farklı versiyonları ve ‘’oralara özgürlük getirmeye gidiyoruz’’ şeklindeki ifadeler Amerikan toplumu içersinde özellikle de Başkan Bush’un döneminden itibaren sıklıkla dile getiriliyor.

O, konuşmasına devam ederken benim zihnim bu yazının farklı boyutlarında bir seyahata çıkmıştı bile. Amerika’nın o ülkelerde verdiği savaşın en büyük nedeninin ekonomik çıkarlar ve lobiler olduğunu hepimiz biliyoruz. Gelin daha eskilere ABD’nin meşhur Vietnam ve Kore savaşlarına gidelim. Görünen sebep olarak hep ‘’kömünist yayılımını engellemek’’ adına oralara gidildiği şeklindeki ‘’Domino etkisi’’ teorileri eşliğindeki argümanlarla toplum bu maceraya inandırıldı. Asıl neden petrol kaynakları idi. Savaş ABD açısından yaklaşık 20 yıl sürdü ve 60 bine yakın asker öldü. Geriye gönen askerler toplum tarafından suçlanıp dışlandığı için intiharlar, açlık, fakirlik, işsizlik, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, savaş sonrası psikolojik travmalar, sakatlıklar ve diğer hastalıklarla yalnız başlarına savaşmak zorunda kaldılar. Bugünkü iyileştirme çabalarına rağmen mağduriyetleri halen devam eden gaziler Amerikan sokaklarında evsiz (homeless) olarak dolaşmaktadırlar.

Sadece Amerika kıtası ve Afrika kıtalarının yüzyıllar boyunca süren kolonizasyon süreçlerine bakınız. Asıl amaç tamamen kaynak ve zenginlik temin etme amaçlı güç ve alan kazanma iken fakirlik içerisinde boğuşan insanların çocukları oralara ‘İsa’nın askerleri’, ‘Kralı’ın kudreti’, ‘Büyük Almanya’nın çocukları’ çığırtkanlıkları altında dini ve milliyetçi duygularla efsunlanarak götürüldüler. O fakir askerler inandıkları o kutsal amaçlar uğruna zor şartlar altında ölürlerken üst katmanlarda birileri o masum insanların geriye gönüş yollarını değil, hep altınlarla, ipeklerle, madenlerle doldurulup ana kıtaya gönderilen servet yüklü gemilerin yollarını gözlediler.

Bu konudaki en güzel örnek olan Haçlı Seferlerine bakınız. O 200 yıl kadar süren savaşların en belirleyici nedeni aslen Papa’nın ve feodal beylerin ekonomik çıkarları ve güç teminleri iken fakirlik içerisinde sürünen kitleler ‘’Cennet’e gideceksiniz!’’, ‘’Günahlarınız bağışlanacak!’’, ‘’Meryem’in mezarına işediler!’’ gibi hamasetlerle motive edildiler.

Yine tamamıyla emperyalist güçler arasındaki güç ve ekonomik telaşlarla fitili ateşlenen, insanlık tarihinin belki de en karanlık dönemleri olan Birinci ve İkinci Dünya Savaşları zamanında ölen 100 milyona yakın sivil ve 40 milyon civarındaki askerleri düşünün. Hepsi, ‘Büyük Fransa!’, ‘Büyük Almanya!’, ‘Büyük Britanya!’, ‘Büyük Japonya!’ hayalleri eşliğinde sürüldüler en kanlı cephelere. 18. Yüzyılda yaşamış Amerikalı aktivist Thomas Paine, ‘’en büyük zorbalıklar, daima yüksek amaçlar adı altında yapılırlar’’ derken sanırım bunu özetlemeye çalışmıştır.

Örnekler uzayıp gider! Velhasıl;

Einstein’ın dediği gibi, ‘’propagandayla zehirlenmedikleri sürece kitleler asla savaş düşkünü değildirler.’’ Onları, kişisel çıkarlarına ve hırslarına gem vurulamayan yöneticileri o noktalara getirirler. Günümüz dünyasında inanıyorumki normal halk tabakalarını 10 yıl lidersiz bıraksanız insanlar birlikte yaşamayı bir şekilde öğrenip aralarında daha insani bir yaşam formu geliştirebilirler. Ancak başlarında bulunan makam, güç ve para sevdalısı liderler yüzünden hepsi faşizmin, hamasetin, kapitalizmin ve kominizmanın çarkları arasında evlatlarını feda sebeplerini kavrayamadıkları boş hayaller uğruna feda edip duruyorlar ve birbirleri ile sürekli çatışıp, birbirlerinden nefret etmeyi öğreniyorlar.

Bir önceki yazıda yaptığım gibi sizleri George Orwell’ın aşağıdaki sözleri ile başbaşa bırakıyorum. Bu alıntının sonunun da yine ‘’ekonomik çıkarlar’’ şeklinde özetlediğim sebeplere döndüğünü göreceksiniz. Uzun lafın kısası; işte askerler, aslında çoğu zaman bu sebepler adına ölürler.

Savaş kazanmak amacıyla yapılmaz, aksine savaşın sürekli olması istenir… Toplumdaki hiyerarşinin sürmesi ancak yoksulluk ve cehalet temeli üzerinde sağlanabilir. Savaş başlatma çabası her zaman için, asıl olarak, toplumu açlığın eşiğinde tutmak için planlanırSavaşegemen grup tarafından kendi vatandaşlarına karşı yürütülür ve bu savaşın amacı zafer kazanmak değildir … aksine toplumun mevcut yapısını sağlam tutmaktır.’’

Yaşam hakkı

Mehmet Efe Çaman -26 Mart 2020 PAYLAŞAA

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Kendisi saklanıyor sarayında. Uzunca bir görmemişin oğlu masası koymuş ufak, dar bir mekâna. Bildiğin, körfez Arap ülkelerinin uyduruk sultanlarının, çakma Emirlerinin tarzında… En uzuna o kurulmuş. Araya tıpçıların öngördüğünden iki katı mesafe koymayı da ihmal etmeden, masanın yan taraflarına İbrahim Kalın bilmem ne, birkaç tayfasını dizmiş. Masanın tam karşısına bir televizyon ekranı koydurmuş. O ekranda, bir başka masaya bazı bakanları, bürokratları falan dizmiş. Oradan konuşuyor. Bunu yapan, Türkiye’de kendi atadığı bilim kurulunun öz izolasyon tavsiyesine uymayıp boykot eden reisin ta kendisi! Belli ki o kararı almasa da, kararın doğruluğunu bal gibi biliyor. Karantinaya aldırmış kendisini. Toplantıları bile artık sarayında yaptırmıyor. O beğenmedikleri Çankaya Köşkü’ne aldırmış! Öyle ortalıkta falan göremezsiniz artık ha! Toz! Belli ki karanlıkta uyumaktan korktuğu kadar Kovid19’lu günlerde insan içine çıkmaktan da korkuyor. İşte Türkiye’de dünyanın en kötü Kovid19 mücadelesini yaptıran adam, kendisini virüsten böyle önlemlerle koruyor.

Oysa benim bulunduğum ülkede başbakan, üstelik eşi virüsü kapmış olmasına karşın, ve üstüne üstlük kendisini gayet bilinçli olarak öz izolasyona almış olmasına rağmen, her gün aynı saatte eksi bilmem kaç derece soğukta güleç yüzle basın mensuplarının karşısına geçiyor, gayet şeffaf olarak son yirmi dört saatte olan bitenleri en detaylı ve en sevecen biçimde halkıyla paylaşıyor. Bazen üşüdüğünde üzerine paltosunu giymek için kendisini dinleyenlerden izin istiyor, yürüyerek konutuna girip paltosunu alıyor. Öyle yüzlerce koruma ordusu falan yok. İsteyen kendisine istediği soruyu soruyor. Bu uygulama aynı zamanda bölgesel yönetimler tarafından da her eyalette aynı şekilde gerçekleştiriliyor.

Daha bir kez çıkıp da insanına konuşmaya tenezzül etmeyen reis lakaplı cumhurbaşkanı, kendisine layık gördüğü koruma önlemlerini vatandaşlarından esirgiyor. Aynı gemide olmadığımızı herkes zaten biliyor da, en azından formalite olarak verilen mesajlar babında ortaya daha halka yakın bir tutum konabilir miydi? Olmuyor! Sanırım onun bunun fıtratını herkeslerden iyi bilen (!) bu çakma halifenin fıtratı bu. Sarayının ulaşılması mümkün olmayan köşelerinde, binlerce korumanın, kalın duvarların, yüksek elektronik güvenlik tedbirlerinin, retina tarayıcıların, vücut ısısına duyarlı sensorların ve daha bilimum önlemin koruması altında öyle gizleniyor. Uzaktan tele konferans yaparak bakanlarıyla görüşüyor. Kovid19, adeta bir kişilik testi; dahası siyasi sistemleri ve siyasi karar alıcıları da gayet nesnel olarak görmenizi sağlıyor!

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Oysa aynı şahsın yönettiği ülkede insanlar ne yapacağını şaşırmış durumda. Zavallı çalışan kesim, işçisinden memuruna, hizmet sektöründen sanayisine, sabahları erkenden uyanıp ağzına kadar dolu toplu taşıma araçlarında işlerine gidiyor. Akşam eve geldiklerinde, evden çıkması yasak olan 65 yaş üstü anne babalarına topladıkları KOVID19’u getiriyorlar. Tedbir olarak Erdoğan rejiminin kendilerine layık gördüğü 80 derecelik limon kolonyalarını bolca ellerine ve boyunlarına sürüp, kokluyorlar. Sokaklarda yerlere yığılıp kalan ya da hastane köşelerinde öldükten sonra sessizce, Cenaze namazları bile apar topar kılınarak kireç kuyularına gömülen vatandaşlar, sarayda köşesine sığınmış tele konferansla bakanlarına talimat veren “dünya lideriyle” (!) gurur duyuyorlar mıydı? Bilmiyorum! Artık öğrenemeyiz de zaten.

Sağlık personeli, virüse yakalanan insanların sayısını beyan etmeyi geçtik çoktan da, artık tahmin de ettiklerinde başlarının derde gireceğini gayet iyi biliyorlar; dolayısıyla susuyorlar. Herkes susuyor. Derlerdi ya hani ilkokulda: söz gümüşse sükût altınmış! Bildiniz mi? Hah! İşte onu neden öğrettiler bize görün! Doktor da olsanız bir şey değişmiyor. Elleri önden kavuştur. Başını hafiften öne-yana doğru eğ. Karşındaki “devlet büyüğüne” (devlet de büyük de lafın gelişi!) saygıda kusur etmediğini, onun alfa olduğunu vücut dilinle belli et. Kurt sürülerinde de aynı jest ve mimikler var zaten. Yok, kızmayın, bozkurt demeyeceğim. Konu bu değil zaten. Konu, doktorların sözünün dinlenmesi ve kararlarının uygulanması gerek ortamda neler olduğunu görmek. Şimdi bu ahval ve şerait içinde hangi sağlık çalışanı bir siyasiye veya bürokrata “Efendim, acaba solunum cihazı tedarik etsek!” diyebilir? Bunu demeyi bırakın, kendisini koruyucu şeffaf maske talep edebilir? Efendim? Yok canım, biliyorum. Eczanelerde satılan uyduruktan bez maskeyi bulduklarına şükretsinler zaten, öyle mi? Yuh!

Bir tıp doktoru, altı yıl üniversite okuyor. İki-üç yıl da tıpta uzmanlaşma için uğraşıyor. Dünyanın gecesi-gündüzüne girmiş en sorumluluk isteyen ve en kutsal mesleklerinden birinden bahsediyoruz! Bu insanların hayatını korumak size kutsal değilse bile, azıcık kafanızı çalıştırın! Bu işin ucu sizin ve sevdiklerinizin hayatına dokunacak bir yerlerinden, farkında mısınız? Enfekte hasta sayılarının ihtimamla gizlendiği bu mafyatik İslamofaşist rejimde, dünyanın ve insanlığın başına gelen en ölümcül tehlikeyle mücadele etmeye gayret ediyor, bir avuç idealist insan. Ve bazı alçaklar, hala gereken basit önlemleri siyasi gelecekleri kaygısıyla almayarak, bilerek ve isteyerek insanların ölümüne neden oluyor.

Sarayda in cin top atıyor! C vitamini bol smoothy içinde ejder meyvesi var. Ve bin dokuz yüz seksenlerde Ertürk Yöndem denen faşistin, yılda sekiz ay dış dünya ile bağlantısı kar yüzünden kesilen bir Kürt köyüne askeri helikopterle inip file içinde getirdiği çekirdekli ufak portakallardan birini oradaki yaşlı bir amcaya verip, utanmadan “amca bu ne?” diye sorduğunu, sonra da adamcağızın “bu herhalde – helikopteri kast ederek – kopter yumurtasıdır oğul!” dediğini hatırlıyorum. Acaba ejder meyvesini bırakın yemeği de, hayatında bir ekranda gören kaç kişi vardır Türkiye’de? İşte o meyvenin fiyakalı içeceğini içip, boş duvarlarda yankılanan sesiyle etrafa buyruklar veren reis, eminim Kovid19’dan korunmak için aldığı tedbirlerin faydasını görecek! Belli ki halkına tavsiye ettiği “kendi olağanüstü halinizi ilan edin!” tavsiyesine kendi uymuş! Öyle görülüyor! Saray olağanüstü hal ilan etmiş, Ortadoğu ve Balkanların, bilemedin tüm dünyanın cihanşümul reisini koruyor.

Türkiye’de hastalık dünyadaki ortalama yayılım seyrinden çok daha hızlı, uluslararası bağımsız – ve apolitik – kuruluşların dikkatini çeker şekilde tırmanırken, ülkede insanların haftalarca eve kapanmalarını destekleyecek bir ekonomik paket falan da yok! Boşalan lokantalar, kafe ve pastaneler, iş yapamayan reel sektör, hayatın durduğu hatta eksiye gittiği bir iç pazar, tüketimin sıfırlandığı ve liranın dibe vurduğu bir ortam var! Bu ortamda tüm gelişmiş gelişmemiş ülkeler tüm olanaklarını vatandaşlarını korumaya, küçük ve orta ölçekteki işverenlere destek olmaya, kiraların durdurulmasına, fiilen insanlara devletin aylık para vermesine varana kadar önlemler alıyor. Ve Türkiye insanı, “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir!” diyen bir rejimle karşı karşıya! Bu kararların alındığı saray boş ama!

Heyhat, nasıl bir eşitsizlikler diyarı – bir de insanlar bunun bilincinde olsa! Ve evet, temel mesele de bu zaten: bilinç! Sokakta insanların hala büyük bir bölümü Türklere ve Müslümanlara bu hastalığın bulaşmayacağından emin, sırıtarak demeç veriyor! Bir dindar görünümlü (ne demekse!) varlık da çıkmış, ecelden, ölümden kaçmanın mümkün olmadığından, ömre hakkın karar vereceğinden falan bahsediyor. Sorsan reis sarayda ne iş diye, eminim ona da bir kulp bulur! Bu eşitsizlikler diyarında insanlar, alınmış olan kararlara teslim olmuş vaziyette hayatlarına devam ediyorlar. Duyarlılık değil bu mesele. Bilinçli olmamak! Erdoğan bu halkın nabzını kanımca en iyi tutan siyasetçi!

İyi de bir de sayıca çok az olmakla beraber, bu berbatlıklar rejimini hak etmeyen, güneşli güzel günlerin hayalini kuran, özgürlüklere ve eşitliklere yelken açmak isteyen iyi insanlar yok mu? Var! Bu yazıyı da onlar için yazdım zaten. Direnin. Yaşama tutunun. Ailenizi korumaya, kendinizi korumaya çalışın. Anayasa ve demokrasi, eşitlikler ve insan hakları, şeffaflık ve azınlık hakları taleplerimizin yanına bir de bunu yaşam hakkını ekleyin!

Şartlı tahliye düzenlemelerindeki adaletsizlik (1)

Aziz Kamil Can -25 Mart 2020 PAYLAŞAA

YORUM | AZİZ KAMİL CAN

Terörle Mücadele Kanunu ve TCK’nın terör suçları ile bağlantılı maddelerinde muğlaklık bulunduğu, soyut, geniş ve keyfi yorumlara açık olduğu yıllardır hem hukukçular hem de AİHM benzeri kurumlar tarafından dile getirildiği halde maalesef şu ana kadar siyasiler tarafından bu kanunlar ile ilgili olarak insan haklarına uygun bir düzenleme yoluna gidilmedi. İktidar, bu keyfilikten yararlanarak bu maddeleri sopa gibi istediği biçimde muhalifleri üzerinde uygulamaya devam etmiştir.

Bu maddelerdeki adaletsizlik infaz yasasına da yansımıştır. En ağır adi suçlarda bile süreli hapislerdeki infaz (İnfaz Yasası md 1072/3 iken terör suçlarındaki (TMK 17 ve İnfaz Yasası 108) infaz 3/4 tür. Yani bir gazeteci, yazdığı bir haber veya köşe yazısı yüzünden aldığı cezanın dörtte üçünü yatarken, birini 10 yerinden bıçaklayan ya da parasını gasp eden adi bir suçlu, aldığı cezanın üçte ikisi oranında hapis yatmaktadır.

Yine 5275 sayılı İnfaz Yasasına göre (md 107/4) suç işlemek için örgüt kurmak veya yönetmek ya da örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçtan dolayı birden fazla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile müebbet hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde şartla tahliye süresi kırk yıldır ve bu fıkra hükümleri çocuklar hakkında uygulanmaz. Yani adi bir örgüt yöneticisi veya üyesi 100 kişiyi öldürse, tecavüz etse, işkence etse, azami 40 veya ilgili madde gereğince bazı durumlarda 36 veya 30 yıl hapiste kaldıktan sonra serbest kalabilir.

Ancak eğer bir terör örgütü üyeliği kapsamında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alınmış ise İnfaz Yasasının 107/(16). maddesi devreye girecektir. Buna göre, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun İkinci Kitap, Dördüncü Kısım, “Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar” başlıklı Dördüncü Bölüm, “Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar” başlıklı Beşinci Bölüm, “Milli Savunmaya Karşı Suçlar” başlıklı Altıncı Bölüm altında yer alan suçlardan birinin bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi dolayısıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde, şartlı tahliye hükümleri uygulanmaz. Yani bir kişi “sayın Abdullah Öcalan, sayın Fetullah Gülen vs” diyerek veya birkaç toplantıya katılarak, silah kullanmadan ve kimseye saldırmadan bu kişilerin düşüncelerini takip ederek bir takım siyasi muhalif hareketler içerisinde bulunur ve eylemleri devlet düzenine karşı suçlar kapsamında değerlendirilerek ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alırsa bu fıkraya göre ölene kadar hapiste olacaktır.

Nitekim bugün bu şekilde ceza alıp ölene kadar cezaevinde kalma kararı verilen 18-22 yaş aralığında daha çocuk sayılan çok sayıda askeri öğrenci bulunmaktadır.

Ayrıca koşullu salıverilme (şartlı tahliye) başlıklı TMK 17. maddesinde “tutuklu veya hükümlü iken firar veya ayaklanma suçundan mahkûm edilmiş bulunanlar ile disiplin cezası olarak üç defa hücre hapsi cezası almış olanlar, bu disiplin cezaları kaldırılmış olsa bile şartla salıverilmeden yararlanamazlar.” hükmüne yer verilmiştir.

Bu hüküm ile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almayan diğer mahkumların da şartla tahliye yolu bir nevi kapatılmıştır. Çünkü zaten muhalif düşünceye sahip olan bu kişilere idarenin kontrolündeki cezaevi yönetimince keyfi bir biçimde disiplin cezası verilmesi kuvvetle muhtemeldir. Diğer suçlular açısından bu şart koşulmamışken terör suçluları için bu düzenlemenin yapılmış olması anayasal eşitlik ilkesine de aykırıdır.

Gündemde olan İnfaz Yasasındaki değişikliklerin herkes için daha adil olabilecek bir noktaya çekilmesi Hükümetin vatandaşlarına karşı görevi olduğu gibi, yapacakları adil düzenleme, yarın boyunlarına kadar suça bulaşmış olan iktidar mensuplarına da lazım olabilir.

Doç. Dr. Ulaşlı’dan özel firmalara çağrı: Hiçbir ücret talep etmeden yardıma hazırım!

Tr724 Haber -26 Mart 2020 PAYLAŞAA

Türkiye’de koronavirüs konusunda en önemli isimlerden biri olarak kabul edilen ve 4 yıl önce KHK ile mesleğinden ihraç edilen Doç. Dr. Mustafa Ulaşlı, moleküler tanı alanında çalışan firmalara çağrıda bulunarak ücret talep etmeden yardıma hazır olduğunu açıkladı.

Hakkındaki soruşturmada 2017 yılında takipsizlik kararı verilen Doç. Dr. Mustafa Ulaşlı sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda koronavirüs salgınıyla mücadele etmek için el ele verilmesi gerektiğini söyledi.

ULAŞLI: HİÇBİR BEKLENTİYE GİRMEDEN BENDEN YARDIM İSTEYECEK HERKESE YARDIMA HAZIRIM

4 yıl boyunca koronavirüsler üzerine çalışan Ulaşlı, Türkiye’de aşı yapılması konusunda şunları söyledi: ‘‘Moleküler tanı alanında çalışan tüm firmalara açıktan çağrımdır. Gelin Covid 19 tanısı için hep beraber el ele verelim. Covid 19 tanısını yaygınlaştırma konusunda Sağlık Bakanlığımıza yardımcı olalım. Ben hiçbir beklentiye girmeden benden yardım isteyecek herkese yardıma hazırım.

Doç.Dr. Mustafa ULAŞLI@DocDrMulasli

Moleküler tanı alanında çalışan tüm firmalara açıktan çağrımdır.
Gelin COVID 19 tanısı için hep beraber el ele verelim. COVID 19 Tanısını yaygınlaştırma konusunda sağlık bakanlığımıza yardımcı olalım. Ben hiçbir beklentiye girmeden benden yardım isteyecek herkese yardıma hazırım4.49412:03 – 25 Mar 2020Twitter Reklamları’na ilişkin bilgiler ve gizlilik2.160 kişi bunun hakkında konuşuyor

Her şeyi devletten beklemeyelim. Kore’deki biyoteknoloji firmalarının yaptığı gibi el ele verelim. Bu salgınla hep birlikte mücadele edelim. Ben bu işte varım diyen herkese hiçbir ücret talep etmeden yardıma hazırım.’’

Doç.Dr. Mustafa ULAŞLI@DocDrMulasli

Her şeyi devletten beklemeyim…..
Koredeki biyoteknoloji firmalarının yaptığı gibi el ele verelim. Bu salgınla hep birlikte mücadele edelim…
Ben bu işte varım diyen herkese hiç bir ücret talep etmeden yardıma hazırım….2.51912:08 – 25 Mar 2020Twitter Reklamları’na ilişkin bilgiler ve gizlilik1.148 kişi bunun hakkında konuşuyor

Koronavirüs ile ilgili deneyimlerin birçok ülke tarafından açık kaynaklardan paylaşıldığına dikkat çeken Doç.Dr. Ulaşlı, ‘‘Covid 19’un moleküler olarak tanımlanması birçok ülke deneyimlerini ücretsiz olarak paylaşmakta. Bu bilgilerden en uygun şekilde istifade edebiliriz… Bakanlığın geliştirdiği Covid 19 moleküler tanı testi daha da geliştirebilir.’’ dedi.

Doç.Dr. Mustafa ULAŞLI@DocDrMulasli

COVID 19 un moleküler olarak tanımlanması bir çok ülke deneyimlerini ücretsiz olarak paylaşmakta…
Bu bilgilerden en uygun şekilde istifade edebiliriz…
Bakanlığın geliştirdiği COVID 19 moleküler tanı testi daha da geliştirebilir….

Resmi Twitter'da görüntüle

1.21116:27 – 23 Mar 2020

Gölcük Tersanenesi’nde koronavirüs çıktı: Gemiler limandan ayrıldı; askerler ve çalışanlar izne çıkarıldı

Tr724 Haber Merkezi -26 Mart 2020 PAYLAŞAA

Gölcük Tersane Komutanlığı’nın çalışan bir işçide Koronavirüs vakası tespit edildi. Aynı kısımda çalışan 7-8 civarındaki işçiye de test yapıldı.

Bu olay sonrası yaklaşık 4 bin asker, memur ve işçinin çalıştığı Gölcük Tersanesi’nde personelin yarısı 14 günlük iki vardiya şeklinde izne çıkarıldı.

Virüs, çay ocağında çalışan A.K isminde bir işçide çıktı. A.K. çay ocağı ve kullandığı serviste çalışanlar karantinaya alınmak üzere gönderildi. Aynı serviste çalışan İ.D isimli işçi de koronavirüs şüphesi ile ev karantinasına alındı.

Harp iş Sendikası, Gölcük Tersane Komutanlığı’na gönderdiği yazıda iş sağlığı güvenliği kurulunun acil toplanması çağrısını yaptı. Yazıda ayrıca pozitif sonucu sonrası tüm işçilerin tedirgin oldukları vurgulandı.

Tele1’in verdiği habere göre, gemiler ise limandan ayrıldı ve personelleri ile birlikte kıyıdan ayrılarak denizde bekliyor.

Personelin aileleri de dikkate alındığında yaklaşık 20 bin kişi koronavirüs endişesi yaşıyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *