DARBECİ PAŞALAR İKTİDARDA. DAHA NASIL BİR DARBE OLABİLİR Kİ? DEMOKRASİ TALEP ETMENİN ACI FATURASINI HİZMET VE KÜRTLER ÖDÜYOR, FETÖ SİLAHI İLE NAMUSSUZLAR RANT PEŞİNDE… GEZİCİLERİ AVRASYACILAR ZATEN SEVMEZ. BATICI ZİRA.

MARMARA’DAKİ GEMİLERE HANGİ EMİRLER VERİLDİ? BELGEDE SAHTECİLİKLE TUZAK KURAN ASKERLER KİMLER? HANGİ GEMİLER TUZAĞIN MERKEZİNDE, HANGİLERİ BAŞINDAYDI? Darbenin öncesinde ve sonrasında olanları Albay Hüseyin Demirtaş ile konuşuyoruz. Açıklamaları iyi dinleyin. Olanları hiç görmediğiniz bir açıdan göreceksiniz. Bilmediğiniz ne çok şey olduğunu, kontrol altındaki medyanın nasıl yönlendirildiğini ve yönlendirdiğini göreceksiniz. Albay Hüseyin Demirtaş ile söyleşimize devam ediyoruz. Darbe öncesini ve sonrasını konuşuyoruz. Yine çok tartışılacak açıklamalar sizlerle… 15 Temmuz’un tüm gerçekleri ortaya çıkana kadar yazmaya, anlatmaya devam edeceğiz.

Sürgündeki Albay 15 Temmuz gecesi Deniz Kuvvetleri’nde yaşananları dakika dakika anlattı

Tr724 Haber Merkezi -19 Şubat 2020 

Gazeteci Ahmet Nesin, YouTube kanalında 15 Temmuz Darbe gecesiyle ilgili ayrıntıları konuşmaya devam ediyor.

Ahmet Nesin, darbe öncesi ve sonrasında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda yaşananları Kurmay Albay Hüseyin Demirtaş ile ele aldı. Programda darbe gecesi, ‘Marmara’daki gemilere hangi emirler verildi?’, ‘Belgede sahtecilikle tuzak kuran askerler kimler?’, ‘Hangi gemiler tuzağın merkezinde, hangileri başındaydı?’ gibi soruların cevapları verildi.

‘İşte Dakika Dakika İhanet: Sürgündeki Albayın açıklamaları’ isimli programda Albay Demirtaş, 15 Temmuz gecesi terör saldırısı iddiasıyla denizlere açılan 31 savaş gemisine çok rahat bir şekilde gece saat 22:00,23:00 sıralarında geri dönüş emri verilebileceğini belirterek, “Fakat bilinçli bir şekilde bu sabah saatlerine kadar ertelendi. 12 saat boyunca verilen bütün emirlerin tamamı, Bülent Bostanoğlu, Veysel Köseli, Ahmet İskender Yıldırım, Yalçın Payal, Haluk Baybaş, Levent Kerem Uça gibi komutanlardan çıktı. Fakat onların hiçbiri yargılanmadı.” şeklinde konuştu.

O gece bu komutanlar tarafından Mehmetçik’in ateşe atıldığını ifade eden Demirtaş, “Bu emirleri verenler kendilerine yakın isimlerle konuşurken diğerleri irtibat kurmadı. Bilinçli bir şekilde bu sürdürüldü.” dedi.

İşte Sürgündeki Albay Demirtaş’ın 15 Temmuz gecesi sabaha kadar yaşananları anlattığı o program.

ALLAH RAHMET EYLESİN HİLAL HANIM VE AHMET NESİN BEY.

Hilal Nesin·Feb 18Gelemedim, son kez yüzünü öpemedim. Sadece en sevdiğin türküyü sana uçurabiliyorum babam.

Hasip KAPLAN·21hAKP Yargı Paketi Reformlarla Adaletin Kırıntısını bırakmadı İktidar her suçu işleyebilir Dokunulmazdır.Muhalefet ise Daima suçludur.Konuşanı Yazanı Çizeni terörist diye Yargılamazlar,Yargısız İnfaz Yaparlar.AİHM kararları onları Bağlamaz.AYM kararlarıda. Onlar Hukuk tanımazlar.!

Image
UEFA’dan Şampiyonlar Ligi’ne ‘İstanbul’ temalı top https://sptnkne.ws/BxS7
Topsunuz mu demek acaba?

Image
Gazeteci Hakkı Boltan evine yapılan baskın sonucu gözaltına alındı http://mezopotamyaajansi22.com/tum-haberler/content/view/86403… #

Kanal D Haber Muhabiri Şevval Şirin hep olduğu gibi bugün de halkın sesi olacaktı, sadece işini yapmaya çalışan bir gazeteci olarak 2 kadın polis tarafından şiddete uğradı, mahkeme kararı olmaksızın zorla telefonu alındı ve yine zorla gözaltına alındı.

Image
BALIKESİR Bahar(3) Seher(5) Öğretmen Hayruşe ŞEVİK 8.9 yıl ceza aldı. Alaşehir cezaevinde eşi Özcan ŞEVİK ise Kepsut cezaevinde 23 aydır tutuklular. Sn @ahmetakin
Çocuklar hasret gidermek için her ay bir defa cezaevinde anneleriyle kalıyorlar.

Tayfun Tuna·21hAklıma hapiste bebekleriyle çile çeken kadınlara atfedilen “bilinçli hamile kalmak” ithamı geldi. Tarihim zayıf, Çin geçmişte Gürcistan’ı hiç istila etmişmiydi?

Mehmet Ali ÖNEL · Feb 18Çin’in #UygurTurkleri’ni topluca hapsetmesinin resmi gerekçeleri basına sızdırıldı. Gerekçeler şöyle; * Namaz kılmak * Kur ‘an okumak *Kadınların başını örtmesi. * Uzun sakal * İzin verilenden çok çocuk yapmak *Güvenilmez kişilik Nerde bu Çin severler!

Kerem ALTIPARMAK·Feb 18#GeziDarbesi hashtaginin altına bakınca yeniden gözaltı kararının arkasındaki asıl nedeni görebiliyorsunuz. Neredeyse tüm AKP’li belediye başkanları bu başlığın altına tweet atmış. Belli ki yükseklerden gelen bir karar var.

Image

Ilk gerizekali prof olarak adini zombiler listesinde ilk siraya yazdirdin Kuzu. Burhan olamadin aydin olamadin bir han olamadin bir an olamadin anadan uryan bir ur oldun yandas oldun serhos oldun ser oldun hos denen kopek oldun n olamadin b olamadin elif hic olamazsin kuzusun sen…

Prof Dr Burhan Kuzu · Feb 18Bir hukukçu olarak, yargı kararlarına her zaman saygım sonsuz. Ancak; Gezi, FETÖ’nün desteğiyle gerçekleşen bir darbe girişimidir. Gençlerimiz alet edilmiştir.Gezi’de başarılı olamadıkları için 15 Temmuz’u denediler.Verilen kararı doğru bulmuyorum.Bu karar vicdanları kanatmıştır.

Said Sefa·11hNe ilginç değil mi? Gezi davasında beraat kararı veren hakimler, hapis cezası kararı vermiş olsalardı Erdoğan karşıtlarınca “fetöcü” ilan edilirlerdi. Beraat kararı verince Erdoğancılar tarafından “fetöcü” ilan ediliyorlar.

15 Temmuz’da madalya almıştı; çete üyeliğinden tutuklandı

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından 15 Temmuz sonrası övünç madalyası verilen komiser yardımcısı Turgay Atılır, 60 milyon liralık yasa dışı bahis oynatan çetenin üyesi olmaktan tutuklandı. Komiserin 2012’de sigara kaçakçılığından soruşturma geçirdiği de ortaya çıktı.

Geçen hafta Muğla’nın Marmaris ilçesinde düzenlenen Kurt Kapanı operasyonuyla, internet üzerinden yasa dışı bahis oynatan bir çete çökertildi. Şüphelilerden çete lideri Semavi S., komiser Turgay A. ile örgütün kasası Nedim K. tutuklanırken, aralarında emniyet amiri ile adliyede görevli zabıt katibinin de bulunduğu 11 şüpheli adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Atılır’ın 15 Temmuz gecesi Erdoğan’ın bulunduğu Marmaris’ta meydana gelen silahlı çatışmalarda gazi olduğu gerekçesiyle övünç madalyası aldığı belirtildi.

15 yıllık matematik öğretmeni video çekip ‘adalet yok’ dedi; sonra intihar etti

Ankara’da özel bir okulda matematik öğretmenliği yapan aynı zamanda dizi oyuncusu olan İnan Avşar hayatına son verdi. Avşar, intihar etmeden önce sosyal medya hesabından bir video paylaştı.Adaletin olmadığını belirten Avşar, eğitim sistemi ve fazla mesailerle ilgili eleştiriler yaptı. Avşar daha sonra aracında intihar etti.Avşar, intihar etmeden önce Youtube hesabından yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

SÜFYAN ZAMAN KAZANIYOR. SURİYE YANLIŞI SÜFYAN’IN SONUDUR. BERABERİNDE DEVLETİMİZİ BATAKLIĞA SÜRÜKLEYEN ETÖ, BALYOZ VE PERİNÇEK ÇETELERİ DE BATIYOR. SİYASİ RANT BEKLEYEN SÖZDE MUHALEFET PIRTILARI DA. SİZİN MASON LOCASI DA BATIYOR VURAL BEY. KIVRIKOĞLU’NA SÖYLEYİN HİÇ KIVIRTMASIN.

Vural Ergül · 9hYani 1 Mart’ta Türkiye, Suriye ve Rusya ile savaşa mı girecek?

Hasan Cücük·9hMafyanın bile rajonu vardır; çocuklara ve kadınlara dokunmaz. RTE, ‘terör örgütü’ ilan ettiği masumlara çocuk, bebek, hamile ve kadın demeden zulmedip hapse atıyor. Bunlardan biri de 9 aylık hamile Elif Tuğral HamileElifTuğrala Tahliye

Image

Hamide Yiğit·10hÇok tehlikeli gelişmeler var. Türkiye Idlib’le harekat başlatacağını için NATO’ya bildirdi ve “önleme uçuşu” istedi. Hatay sınırlarının “askeri yasak ve tehlikeli bölge” ilan edildiği söyleniyor. Hala Trump’ın destek sözüne guveniliyor… #SuriyedeNeisimizVar

İdlib krizi büyüyor. Suriye ordusunun hızla ilerlediği İdlib’de Türkiye ile Rusya arasındaki gerginlik tırmanırken, Ankara bölgeye yoğun askerî sevkiyat yapıyor.  

Türkiye’nin İdlib’de Suriye ordusuna karşı askerî harekât yapacağı yönünde gelen sinyallerin hemen akabinde Ankara’dan NATO adımı geldi.

Independent Türkçe’nin haberine göre Ankara, üyesi olduğu NATO’ya İdlib’e yönelik bir harekât gerçekleştireceğini bildirerek NATO’dan şehir üzerinde önleme uçuşu yapmasını talep etti.

Rusya uzmanı Dr. Kerim Has da Türkiye’nin olası askerî harekâtına ilişkin “Türkiye değil, Ankara, kendi siyasi hırsları uğruna, Türk askerini Suriye ordusuyla savaşmaya sürükleyerek, Rusya’nın, Rejimin arkasında durmayacağını, Kürtlerle işbirliğini derinleştirmeyeceğini, beklettiği dosyaları açmayacağını düşünüyorsa zannımca, fena yanılıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Image
Kalın: İdlib müzakerelerinden sonuç çıkmadı. NATO VE AB’DEN DESTEK İÇİN YALVARMA TURLARI HIZLANDI. RUSLAR YÜZ VERMİYOR. Rus ayisi bir haftaya operken ihanet ettikleri NATO yardim etmeyecek… el fatiha. GİDİŞLERİ ÇOK GAYRİADİ OLACAK ADİLERİN…

ÜLKEMİZDE HER 5 YILDA 10 YILDA VATAN HAİNLERİ İLE VATAN KAHRAMANLARI YER DEĞİŞTİRİYOR. BU KADAR KIVRAK BİR ÜLKEDE DANSÖZLÜK MESLEĞİ EFDAL. AYRICA HIRSIZLIK REVAÇTA. KUTSAL DEVLET TERÖRÜ KAN ŞERBETİ İÇİLEREK YAPILIR. HER DEVLET KATİLİ MASUM OLUR, OLAN ÖLENE OLUR. MERTLER AĞLASIN ÇABAMIZ…

Image
5 AYLIK BEBEĞE İLAÇLARINI VERMEDİLER! Çöpteki kitapta parmak izi bulundu diye tutuklanan ve 15 aylık bebeğinin dizanteri olduğunu anlatan Arzu AKÇAKAYA: “15 aylık Kızım koğuşta dizanteri oldu, 3 kez acile götürdüm, ilaçları verilmedi!” Meseleyi hukukun dışına çıkarmak da istemiyorum ama bu tip uygulamalardan dolayı emin olun diğer ülkelerin vatandaşları bize iğrenerek bakıyordur. Bu kadar haksızlık ve bu kadar sessizlik. Müslüman bir ülke.. Siz olsanız Müslüman olur musunuz?

Vural Ergül · Feb 18Bugün bizi “yargı adil işliyor” yanılgısına düşürebilecek ‘adil görünümlü gelişmeler” gerçekten adil ve bağımsız yargı işleyisinden değil yandaş yargı emrine amade siyasal gücün mecburiyetinden ortaya çıkmakta! Siyasi tutukluluk-hükümlülük; siyaset değişince zaten son bulur!

ETÖ ADALETİ SÜFYAN ADALETİ PERİNÇEK ADALETİ BÖYLE VURAL BEY. ONLARIN AVUKATLIĞINI YAPTINIZ. BİLİRSİNİZ Kİ ADALET ANLAYIŞLARI SİYASİDİR. ÜLKENİN NORMALLEŞMESİNİ İSTEMEZLER, ZİRA OLGUNLAŞACAK DARBE VARDIR. SÜFYAN’A KÜFÜR CAİZ OLUNCA SOYKIRIMCI ŞEBEKE AKLANMIŞ OLMUYOR. AYNI ŞEYTAN. FARKLARI YOK.

Vural Ergül · 9h#OsmanKavala 1 Kasım 2017 tarihinde tahliye edildiği aynı soruşturma dosyası üzerinden yine aynı savcı tarafından ve yine aynı iddialarla ve tutuklanma istemiyle doğrudan sulh ceza hakimliğine sevk edilmiş! Bu tutuklanacak demektir! :((( Aksine karar verecek hakim mi?

Image
FERİDUNUN gülen bakışlarını soldurdu bu ülke. Melek Feridunlardan biri olan Ahmetin canına kastediyor şimdi de. KAHROLUN! KHKlar Milyonları Etkiledi

Emin Çapa·9hHileli sucuk üretmekten mahkum olan rektörü hatırlıyor musunuz? İşte o rektör, kavgalı olduğu bir kadın öğretmen hakkında, “erkek çocukları taciz ediyor” diye suç duyurusunda bulunmuş ve sonra yalan söylediğini kabul edip ceza almış.

https://independentturkish.com/node/134381/haber/bir-%C3%B6%C4%9Fretmene-%E2%80%9Cerkek-%C3%A7ocuklara-cinsel-istismarda-bulundu%E2%80%9D-iftiras%C4%B1-atan-rekt%C3%B6r…

Emin Çapa · Feb 12İdeal rektör bu herhalde. Veterinerlik fakültesinde öğretim üyesiyken sahte sucuk üretmekten para ve meslekten men cezası alıyor. Bitmedi ürettiği sucukta e-coli çıkıyor ama parazitoloji dersi veriyor, bu konuda kitap çeviriyor. Bitmedi… http://gazeteaydin.com/veteriner-rektor-veterinerlikten-men-edilmis/5473/…

AKP-MHP ittifakında ‘ihale’ kavgası: ‘İki genel merkez karıştı’ [Ahval News]

İntiharlar bize ne söylüyor?

Yavuz Altun -20 Şubat 2020 

HABER-ANALİZ | YAVUZ ALTUN

Son birkaç haftada haberlere şöyle bir göz gezdirdiyseniz, maatteessüf illa ki bir intihar haberine rastlamışsınızdır. Daha dün, özel bir okulda matematik öğretmeni olan İnan Avşar, yayınladığı YouTube videosunda “bu dünyanın adaleti yok” açıklamasını yaptıktan sonra, intihar etti.

Birkaç gün önce, üniversite 4. sınıf öğrencisi Hakan Taşdemir geçim sıkıntısı sebebiyle kendi canına kıydı. Konya’da bir kamyon şoförü, Mevlüt Çankaya, belli ki maddi ve ailevi gerekçelerle, hayatına son vermeyi tercih etti. Geçen ay, KHK ile işinden ihraç edilmiş bir üsteğmen, Adem Gürbüz, camide kendini astı. Buna ek olarak, ülkenin farklı yerlerinde geçim sıkıntısını nazara vererek kendini yakma girişimleri oldu.

Dünyada intiharlar, en önde gelen ölüm sebeplerinden biri. Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, istatistikî olarak 2020’de yaklaşık 1.5 milyon insanın intihar etmesi bekleniyor. 2016’da intiharların yüzde 79’u düşük ya da orta gelirli ülkelerde gerçekleşti. Türkiye’deki oranlar muadillerine göre düşük olsa da, son intiharlar herkesin dilinde.

Muhalifler bu intiharların ülkenin içine düştüğü ekonomik ve toplumsal krizin bir yansıması olduğundan emin. İktidara yakın kimselerse, bu intiharların ekonomik gerekçelerle ilgisi olmadığını kanıtlama ve buradan iktidara vurmanın “yanlışlığını” vurgulama peşinde.

Birazcık konuya ilgiliyseniz, intiharların yekpâre bir sebebe indirgenemeyecek kadar karmaşık meseleler olduğunu biliyorsunuzdur. Medya olayların peşini kısa süre sonra bırakacak yahut piyasadaki en popüler soruya (“intiharın sebebi ekonomik miydi?”) cevap bulmaktan başka bir şey yapmayacaktır.

Ancak eğer ölenlerin hikâyelerini dinleme şansımız olsaydı, her birinin arkasında iç içe geçmiş sebepler olduğunu görecektik.

Elbette bunlar yalnızca bireysel, psikolojik sebepler değil. Toplumbiliminin (sosyoloji) babası Emile Durkheim’ın intihar teorisine atıf yapanları okumuşsunuzdur. Durkheim, bireyin toplumla ilişkisindeki bir çeşit uyumsuzluğa bağlıyor intiharları (en azından önemli bir kısmını). Bu, yaygın gelenek ve inançlara aykırı bir hayat tarzına sahip olmaktan veya herhangi bir sebepten sosyal baskıya maruz kalmaktan tutun, kimseyle derinlikli bir ilişki kuramayıp tamamen yalnızlaşmanın getirdiği bir depresyondan da kaynaklanabilir.

Sibel Ünli intihar etti

İstanbul Üniversitesi öğrencisi Sibel Ünli’nin sene başındaki intiharı, klasik anlamda Durkheim’cı bir durumu işaret ediyordu mesela. Hem maddi sorunlar sebebiyle bir yetersizlik ve çaresizlik hissiyle boğuşuyordu muhtemelen, hem de görünüşü ve hayat tarzı onu çevresiyle uyumsuz kılıyor ve sosyal baskıya karşı savunmasız bırakıyordu.

2006’da yayınlanan Alman filmi Das Leben Der Anderen’de (“Başkalarının Hayatları”), intiharlarla Doğu Almanya’daki otoriter rejim arasında bir bağ kurulmuştu hatırlarsanız. Sosyalizme romantik olarak hâlâ bağlı fakat mevcut rejimin uygulamalarından son derece rahatsız yazar Georg Dreyman, sanatçı bir arkadaşının devlet sansürünün ardından gelen intiharı üzerine Batı Almanya’da yayınlanan bir dergiye bir yazı yazmış, burada 1977’den sonra devletin intihar rakamlarının istatistiğini tutmayı bile bıraktığını söylemişti.

Film, dramatik etkiyi arttırmak için bir takım gerçekleri basite indirgemiş olabilir. Konuya hâkim bir tarihçiye göre, devlet istatistikleri tutmayı bırakmamıştı fakat gerçekten de baskıcı rejimlerde görülebileceği üzere intiharlarla ilgili rakamları paylaşmayı reddediyordu. Doğu Almanya’daki yönetimin ülkeyi kısa sürede depresif bir atmosfere mahkûm ettiği doğruydu.

Fakat intiharlar, sadece bu politik sebeplere bağlanamaz. Tarihçiye göre intiharlar, bazı istisnaları dışarıda bırakırsak, daha ziyade bireyin gündelik hayatında içinde bulunduğu ortamla ilgiliydi.

Burada beklenmedik bir durum yok. Medyada anlatılan büyük hikâye ne olursa olsun, insanlar gündelik hayatlarında onun “kişiselleşmiş” versiyonlarını yaşarlar. Hâliyle toplumsallığı da, bu göreceli filtreden geçirerek algılarız. Bu sebeple dayanışma ağları, büyük resimdeki trajediye rağmen işe yarayabilir ve küçük toplulukların hayatlarını bir nebze yukarı taşıyabilir. Sadece maddi yardımlar değil, manevi ya da psikolojik destek de intihara meyilli bireylerin daha uzun süre hayata tutunabilmelerine yardımcı olabilir.

Geçen yıl yayınlanan bir psikolojik çalışma, gençlerde depresyon ve buna bağlı olarak intihar oranlarının ciddi şekilde arttığını ortaya koydu. Araştırmalar, bu artışın tek bir sebebi olduğu konusunda henüz net önermelere sahip değil fakat araştırmacılar teknoloji ve sosyal medyanın başat etken olabileceğini düşünüyor.

Mesele yalnızca gençlerin dijital ortamda daha çok vakit geçirip “gerçek hayata” adaptasyon sorunu yaşaması değil. Belki bu da etkili fakat asıl sorun, insan zihninin kaldırabileceğinden çok daha fazla bilgi ve duyguyla etkileşime girmek. Hepsini bir anda zihinde anlamlı bir yere oturtmak pek mümkün görünmüyor. Bu da, hissizleşmeye yahut bilinçdışı travmatik etkilere kapı aralıyor.

2009’da canına kıyan sosyal bilimci akademisyen Dicle Koğacıoğlu’nun ailesine bıraktığı notu hatırlayın: “Çok acı var dayanamıyorum. Lütfen beni affedin ve kendinizi üzmeyin, siz elinizden geleni yaptınız. Çok özür dilerim. Çok çaresizim. Özür dilerim.” Birçok dostu, onun intiharını, yaptığı çalışmaların etrafındaki trajedilerle kurduğu derin empatiye bağlamıştı.

Sosyal medya çağında, tabiri caizse, bireyler “büyük toplumsal hikâyeye” normalden çok daha fazla bağımlı hâle geliyor. Hele ki Türkiye gibi hemen her gün ayrı bir trajedinin koptuğu, otoriter rejimin sosyal baskılamayı iktidarının mecburiyeti olarak gördüğü, bunun neticesinde karamsarlığın da giderek arttığı bir yerde, mevcut siyasî atmosferin de, en az gündelik hayat dertleri kadar etkiye sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Nitekim İnan Avşar’ın intiharına her ne kadar kişisel, çevresel etkiler sebep olmuşsa da, YouTube’a koyduğu intihar notunda bahsettiği “adaletsizlik” hemen her gün yeniden üretilen baskıcı rejim dinamiklerinin ve onun doğurduğu depresif ulusal anlatının net bir tezahürü.

Bu yüzden belki de, karanlık zamanlarda umut üflemek, “yandık, bittik, kül olduk” demek yerine çözüm ve dayanışma önerileri sunmak, hem zor hem de son derece lüzumlu.

“Gezi” nedir, ne değildir?

Ramazan Faruk Güzel -20 Şubat 2020 

SORU VE CEVAPLARI İLE GEZİ EYLEMLERİ (1)

HABER-YORUM | RAMAZAN F. GÜZEL

Yıllardır süren “Gezi Davaları”nda yeni bir sürece girildi.

Bu yazı dizisini hazırlamamıza sevk eden en önemli saik, Gezi iddianamesindeki yanlış bilgiler ve Gezi eylemlerinin hükümete karşı darbe olduğu iddiasının 5 yıl sonra savcılık tarafından da ilan edilmesiydi. Her şeyde olduğu gibi bu konuda da çok fazla bilgi kirliliği mevcut. Bu konuda zihinlerdeki bilgileri berraklaştırmak için bu yazıyı kaleme aldık.

Bu 2 bölümlük yazı dizisi için uzun süredir üzerinde çalışmakta idik. O dosyanın ilk soruşturma aşamasında yer almış ve sonrasında ihraç olmuş savcılarına ulaşmaya çalıştık. Onlarla sosyal medya üzerinden yazışmaya çalıştık. Gezi Davası ile ilgili akılda kalan bazı soruları kendilerine yönelttik ve gelen cevapları özetleyip derleyerek bir dosyaya dönüştürdük. Belki de burada yazılan bazı bilgileri ilk defa duyuyor olacaksınız.

Beraat sonrası neler yaşandı?

İki yıldan fazla zamandır içeride tutulan Osman Kavala ve arkadaşlarının son duruşmasında sanıkların son savunmaları bile alınmadan apar topar tahliye ve beraat ettirildiler. Sonrasında da kıyamet koptu.

Sonradan öğrenildi ki beraat veren yargı mensupları hakkında soruşturma başlatılmış, tahliye ve beraata savcılık itiraz etmiş ve Kavala bu sefer de “15 Temmuz”dan içeriye alınmış oldu! Başsavcılıktan yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Yargılama sonunda tahliyesine karar verilen sanık Mehmet Osman Kavala hakkında 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin Başsavcılığımızca yürütülen bir başka soruşturma kapsamında TCK’nın 309. maddesi uyarınca ‘Anayasal Düzeni Bozmaya Teşebbüs’ suçundan ayrıca gözaltı kararı verilmiştir.”

Zaten bu beraat sonrasında da soruşturma ve yargılamaların arkasındaki gerçek irade olan AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında net tavrını ortaya koymuş ve yargıya da talimatını/ duruşunu şöyle ifade etmişti:

“Bunlar masum bir ayaklanma hadisesi değildir… Bunlar ciddi anlamda Soros türü bazı ülkeleri ayaklandırmak suretiyle oraları karıştıran tipler vardır. Onun da Türkiye ayağı malum içerideydi, bir manevra ile onu dün beraat etmeye kalktılar… Her kim Gezi olaylarını masum bir çevre hareketi olarak tanımlıyorsa ya gafildir ya da taammüden bu ülkenin ve milletin düşmanıdır.

Daha öncesinde Demirtaş’a ve Ahmet Altan’a da yaptıkları gibi Kavala’da aynı yöntemi uygulamış ve “hiç kimsenin güvende olmadığını”, “asıl güç sahibinin kim olduğunu” bir kez daha hatırlatmış oldular.

Yine Cemaat mi?

Her kritik davada olduğu gibi bu davada da söz yine Cemaat’e getirildi. Konu ile ilgili birçok kimse fikir beyan etti. En dikkat çekici olanı ise İstihbarat ile dirsek temasında olduğu söylenen gazeteci İsmail Saymaz idi ve de her kritik davada olduğu gibi burada da devreye girip şöyle bir algı operasyonu yapmıştı tweetinde:

“Fetullahçı Savcı Muammer Akkaş ve Emniyet Müdürü Nazmi Ardıç’ın hazırladığı uyduruk delillerle oluşturulmuş Gezi Parkı davası, olması gerektiği gibi, beraatle bitti. Hiçbir suçu olmadan 2 yıl 3 aydır tutuklu olan Osman Kavala tahliye edildi. Adalete sevinelim mi, üzülelim mi.

HDP’nin eski Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın yargılandığı davalarda da benzer taktikler ve ayak oyunları yaşanmıştı. Bu insanları bu kadar zamandır içeride tutan iktidar sahipleri belli olmasına rağmen yıllar önce dosyada yer almış birkaç savcı üzerinden gidilip bütün sürecin sorumluları onlar gibi gösterilip iktidarı aklama, her olayda “Günah Keçisi” ilan edilmiş olan Cemaat’e bir vebal daha çıkarma yoluna gitmişlerdi.

Öncelikle söyleyelim ki; Saymaz’ın bahsettiği Kişiler 2014 yılından beri kamu görevi icra etmiyorlar.

Evet, Osman Kavala haksız yere 27 aydır tutuklu/ rehin idi… Fakat o dosyalarda ilk soruşturmayı yürüten hakimlerin/savcılar, “17/25 Soruşturması”nda da yer aldıkları için ihraç edileli 43 ayı geçmiş…

Ve illa da eleştirecekse Osman Kavala’yı tutuklayan, tutukluluğunun devamına karar veren hâkim savcılardır… Nitekim Osman Kavala’yı içeriye atan, içeride tutan, iddianamesini hazırlayan, 3 yılda 30 kez tutukluluğunu gözden geçirip uzatan, en az 100 kez yaptığı itirazı reddeden, tayini çıkan, yerine gelen ve itiraza bakan yüksek mahkeme üyeleri dahil yüzlerce hakim/savcı hala görevlerinin başında ve aralarında “cemaatçi” olduğu iddia edilen hiç kimse yok. (Nitekim savcılığın son açıklamasından da görülüyor ki iddianame 19.02.2019 tarihinde açılmış.)

Ve de Davayı açan savcıyı, AİHM kararına rağmen tahliye vermeyen hakimlerin ismini yazma cesareti göstermeyip; cevap verme imkanına sahip olmayan Emniyet görevlisi ile imkânı olduğu halde dava açmayan savcıyı hedef gösteren ilkesiz bir yaklaşım idi bu…

Ki “Gezi parkı” soruşturmasının hükümet direktifleri ile açıldığını Saymaz dahil herkes biliyor. Burada sorulması gereken soru şu olmalıydı: 2014 yılı C. Savcılarının bulamadığı neyi buldular da 3 sene sonra ve 3 yılı bulan tutuklama kararı verilebildiler?…

Peki neden bir anda karara çıkıldı?

Çünkü daha öncesinde AİHM, Kavala’nın başvurusu üzerine Türkiye’yi mahkûm ederken derhal tahliyesini istemişti. Ve AİHM’nin bu kararı, Kavala’nın tutuklanması üzerine yaptığı başvuruya dayanmıştı.

Mahkeme, davayı bir an önce (beraat ile) bitirerek AİHM kararını açığa düşürmüş ve Kavala ve arkadaşları ile ilgili bir “hüküm” vermekle AİHM kararını hükümsüz kılmış oldular. Sonra da başka bir dosya ile (15 Temmuz) kendisini tekrar içeriye almış ve oradan sürecini devam ettirmiş oldular…

Nitekim Selahattin Demirtaş’ın davasında da aynı süreç yaşanmıştı. Demirtaş ile ilgili AİHM kararı uygulanmamış, bu sırada istinaf mahkemesi Demirtaş’ın daha önce ceza aldığı davayı onamıştı. Böylece Demirtaş hükümlü hale gelmişti.

Gezi, darbe mi değil mi?

Şimdi başa dönelim.

Gezi parkı olayları üzerinden 6 yıl geçmesine rağmen “Gezi eylemleri” ilk günlerde olduğu gibi hala canlılığını koruyor. İktidar çevreleri “Gezi Eylemleri”ni hükümete karşı darbe girişimi olduğunu iddia ederken, toplumun diğer kesimleri ise Gezi olaylarını, iktidarın antidemokratik ve hukuksuz uygulamalarına karşı bir isyanın sembolü olarak görülüyordu.

Gezi olaylarını yakından takip eden birisi olarak bir yazı kaleme alma ihtiyacı hissettik. (Olayın şahitlerinden yola çıkarak kaleme aldığımız daha önceki yazılarımıza göz atılabilir. Dolayısıyla da belli konuları tekrarlamak istemiyorum.)

Gezi Parkı’ndaki isyanın sebeplerinin ne olduğunu anlayabilmek için, ülkeyi (2013 yılı itibariyle) 11 yıldır yöneten AKP hükümetinin uygulamalarını, kendisinden olmayanları ötekileştirici politikalarını, daha önemlisi yönettiği ülkenin insanlarının isteklerini hiçe sayarak devamlı dayatmalarda bulunmasını görmek gerekiyordu.

Gezi Parkı eylemlerinden ne anlamamız gerekir?

Gezi Parkı Eylemleri, %40 gibi bir oy oranıyla iktidara gelen AKP iktidarının, 80 milyon ülke insanının iktidarı olması gerekirken, kendisine oy veren %40’ın iktidarı olma yolunu seçen ve kendisini eleştiren herkesi hain görme anlayışıyla hareket ederek acımasızca müdahale eden, ülkeyi dar oligark kadroya peşkeş çekilmesine karşı insanların sesini yükseltmesidir diyebiliriz.

Gezi Parkı’nda ne olduğunu görebilmek için AKP iktidarının politikalarına bakmak yeterlidir. İstanbul özelinde rant uğruna İstanbul’un beton şehre dönüştürülmesi, yeşil alanların imara açılması ve İstanbullunun nefes alma imkanlarının yok edilmesinde aramak gerekir. Gezi Parkı eylemleriyle toplumda ciddi bir reaksiyon oluşmuş, yanlış politikalara karşı biriken nefretin patlaması yaşanmıştır.

Taksim Meydanı ve çevresi zaten yeteri kadar betonlaşmaya terkedilmişti. Taksime gelen insanların oturup dinlenebilecekleri yeşil alan sadece Gezi Parkı kalmıştı. Gezi Parkı’nda iktidara ait İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin, Taksim Meydanı’nın yayalaştırılması ve Topçu Kışlası yapılması projesi adı altında Taksim de bulunan son yeşil alanı yok etmek istemesini, buna karşılık yeşil alanı, ağacı, parkı korumak isteyen sivil toplum örgütlerinin mücadelesini görüyoruz. Taksim meydanında kalan son yeşil alanı ağaçları keserek doğal dokuyu mahvetmek isteyen iktidar ile ağaca sahip çıkan kestirmek istemeyen ve engel olmak isteyenlerin mücadelesini görüyoruz.

Bu noktaya nasıl gelindi?

İktidar gezi parkını yok ederek Toplu Kışlasını neden yapmak istiyor?

Bu sorunun değişik sebepleri olabilir.  İktidarın Toplu Kışlası’nı yapmakta ısrar etmesinin iki önemli sebebi olabilir:

1- İstanbul’un en önemli noktalarından olan Taksim, çevresinde bulunan lokanta, mağaza, otel, eğlence ve kültürel yerleriyle birlikte İstanbul’un en büyük turistik çekim merkezlerinden biridir. Taksim Meydanı, pek çok siyasi ve toplumsal olaya da ev sahipliği yapması nedeniyle değişik toplumsal gruplar için simge konumundadır. Taksime yapılacak toplu kışlası ve çevre düzenlemesi çalışmalarında ısrar edilmesinin sebeplerinden birisi “tamamen duygusal” olmasıydı. Gezi Parkı’na yapılacak Topçu kışlası yani alışveriş merkezleri, rezidanslarıyla çok ciddi rant kokuyordu. Hatta Topçu Kışlası başbakan tarafından ismi mahfuz birilerine vaat edildiğini dönemin Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın açıklamalarından öğreniyoruz.

Nitekim Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapılması konusu, Ocak 2013’ün ilk Bakanlar Kurulu toplantısında gündeme getirilmişti. O dönemde Kültür Bakanı olan Ertuğrul Günay’ın projeye karşı çıkması üzerine dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın Ertuğrul Günay’a kendisine verilen dosyada inşaat şartlarının sağlandığını söyleyip “Ben bu binanın yapılacağını vadetmiştim.” dediğini aktarmasından ısrar edilmesinin sebebini anlıyoruz. Gezi Parkı ve çevresinde milyarlarca dolarlık rantlık mücadeleyi görüyoruz. Ne tarihi Topçu Kışlası ne de Taksim’in güzelleştirilmesi ve ne de çevre düzenlemesi kimsenin umurunda değildi. Kulağa hoş gelen bunun gibi söylemler, yolsuzluğun kılıfından ibaretti.

2- Diğer bir sebep ise, AKP iktidarında vücut bulmuş bulunan Siyasal İslamcı zihniyetin düşman olarak gördüğü laik kesimin en önemli merkezlerinden ve kalesi konumunda olduğunu düşündükleri Taksim’i “onlardan kurtarmak” istemeleriydi. Bu nedenle Refah Partisi’nin koalisyon ortağı olduğu dönemde başlayan “Taksim’e cami” tartışmalarının sebebi de buydu.

09.01.1995 tarihinde Refah Partisi genel başkanı ve Başbakan Necmeddin Erbakan’ın Taksime cami tartışmalarıyla ilgili olarak Taksim‘e camiyi yapacağız. Hem de parkın içine yapacağız” sözleri bu çarpık zihniyetin ete kemiğe bürünmüş halini gösteriyordu.

Normal şartlarda Taksim’de küçük bir mescit vardı ve ihtiyacı karşılıyordu. Taksime cami tartışmaları zaruretten kaynaklanmıyordu. Siyasal İslamcıların Taksim’e cami yaparak, İstanbul’u yeniden fethedeceklerini düşünüyorlardı. Gezi Parkı’na yapılması planlanan topçu kışlasının, Taksim’e cami sloganının farklı bir versiyonuydu.

Aslında 1 Mayıs kutlamalarını Taksim’de yapmak isteyen sivil toplum örgütlerinin taleplerinin karşılanmaması da bu anlayıştan kaynaklanıyordu.

“Gezi Parkı ve Taksim Meydanı’nın yeniden düzenlenmesi” tartışmaları ne zaman başladı?

Taksim Meydanı’nı yayalaştırma projesi 16 Eylül 2011 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından onaylanarak kamuoyuna duyuruldu. Bu açıklama üzerine sivil toplum örgütleri tarafından Taksim Platformu kuruldu. Yani sivil toplum örgütleri tarafından kurulan Taksim Platformu, Taksim Meydanı’nı yayalaştırma projesi nedeniyle eşzamanlı olarak kuruldu. Ekim 2011 tarihinde “Ayaklan İstanbul” isimli Facebook sayfası oluşturuldu.

Taksim Meydanı’nı Yayalaştırma Projesi, Anıtlar Kurulu tarafından 4 Ocak 2012 tarihinde onaylandı. Projeye göre; Gezi Parkı’na inşa edilecek olan Topçu Kışlası’nın 3 katlı olacağı ve 28.900 metrekarelik inşaat alanına sahip olacağı anlaşıldı. Ancak projenin detayları kamuoyuna ısrarla açıklanmadı. Mimarlar Odası ve Şehir Plancıları Odası, Gezi Parkı’nın tescillenmesi için Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’na başvuruda bulunarak projeye karşı yasal mücadeleye başladı.

Taksim Meydanı’nı Yayalaştırma Projesi’ne karşı 2 Mart 2012 tarihinde sendikalar, odalar, çevre örgütleri dernek ve vakıflar Taksim Dayanışması’nı geniş bir katılım ile kurdu. Toplumun ekseriyeti Taksim Projesi’ne karşı olduğunu, Taksim Dayanışması üyelerinin ve sivil toplum örgütlerinin ekseriyetinden anlıyoruz.

1 Haziran 2012 tarihinde Başbakan RTE’nin Topçu Kışlası’nın aslına uygun yapılacağını deklare ederek projeyi sahiplenmiş ve AKP hükümetinin projesi haline dönüştürerek sivil toplum örgütleri ve toplum ile mücadele yolunu seçmişti.

Sivil toplum örgütleri tarafından çeşitli protesto eylemleri düzenlemesine rağmen projeden geri adım atılmamıştı. Yukarıda açıkladığım üzere Topçu kışlasını yapmakta ısrarın sebebi, söylentilere göre; “RTE’nin Topçu Kışlası’nı birilerine vaat etmesinden” kaynaklanıyordu.

**

Yazımıza burada ara verelim.

Bir sonraki yazımızda ise “Gezi Olayları Nasıl Başladı?”, Gezi olaylarının dönüm noktası ne idi?”, “11 Haziran’da perde arkasında ne oldu?”, “Gezi soruşturmasını yürüten ve ilk gezi iddianamesini hazırlayan Muammer Akkaş’ın hazırladığı İddianame’ye göre eylemler nasıl provoke edilip kontrolden çıkarıldı?”, “Gezi ile ilgili ‘Ajanda’da neler vardı ve bu toplantıları kim organize etmişti?”, “SDP binasındaki bu toplantıları kim organize etti?”, “Her gün SDP binasına geldiği söylenen ‘Metin’ isimli şahıs kimdi ve İstihbarat ile ilintisi ne idi?”, “C. savcısı Muammer Akkaş bu “Metin”in peşine düştüğü için mi soruşturmadan alınmıştı?”… Ve daha fazlası bir sonraki yazımızda.

Görüşmek üzere…

Darbe tartışmaları ve yargıda ‘bilek güreşi’…

Erhan Başyurt -20 Şubat 2020 

YORUM | ERHAN BAŞYURT

Darbe tartışmasını kim başlattı? Darbeyi gündeme ilk kim getirdi?

İktidar yandaşlarına göre, AKP’yi devirmek isteyen muhalefet, derin yapılar, üst akıl…

Muhalefete ve Ulusalcılara göre ise, iktidar yeniden mağduru oynamak ve tabanını konsolide etmek için bu yalanı köpürtüyor.

Demokrat çevreler ise, iktidarın bir daha seçilme ihtimali olmadığı için yeni bir 15 Temmuz planladığını ve yeni bir otoriterleşme atağı için bunu kullanacağı kaygısını dile getiriyor.

***

Önce iddianın kaynağına dönelim.

Darbe iddiası, ABD Ordusu tarafından desteklenen Rand Corporation tarafından ABD Ordusu için hazırlanan raporda geçiyor.

Detaylarını, Türkiye’nin esrar-ı derunu, ABD Ordusu’na sunulan o raporda… başlıklı 11 Şubat 2020 tarihli bu köşede yayınlanan yazımda bulabilirsiniz.

Çok dikkat çeken rapor, “Orta kademe subaylar üstlerinin politik tavrından ve Suriye politikasından rahatsız. Bu durum ileride bir darbeye neden olabilir…” şeklinde bir öngörüde bulunuyor.

ABD düşünce kuruluşlarının her darbe öncesi yazdıkları raporlar da, darbe ihtimaline dikkat çekmeleri ve her defasında doğ1Ωru çıkması, raporun ABD Ordusu’na sunulmuş olması, bir ‘ihtimal’ olarak dile getirilen ‘darbe’yi bu şekilde tartışılır hale getiriyor. 

İkincisi, Türkiye’de darbe geleneğinin 15 Temmuz ile son bulmadığı, bir daha ki girişimin 28 Şubat’ta olduğu gibi, “neo-post modern darbe” olabilmesi halen ihtimal dahilinde.

***

Aslında Rand Raporu’nda ‘darbe’ bir ihtimal iken, raporda gözden kaçırılan bir gerçek var. 

Rapor, TSK’da tasfiye edilen subay kadrolarının Ulusalcılar, AKP ve Avrasyacılar tarafından doldurulduğuna ve kapsamlı tasfiyenin Türk Ordusu’nun komuta ve savaş kabiliyetini zayıflatıp, hava gücünü sıkıntıya soktuğuna dikkat çekiyor. 

Yani raporda geçen bir ‘ihtimal’ üzerinden fırtınalar koparılıyor ama ondan çok daha ciddi ve gerçekleşmiş 40 bin tasfiye ve TSK’da oluşan zaaf konusunda kimse ses çıkarmıyor. 

***

Madem gerçeği görmemekte ısrarlılar, o halde biz de onların gündemindeki darbe ihtimalini tartışmaya devam edelim.

Ulusalcı ve Avrasyacı çevreler, emekli paşalar, darbeyi iktidarın gündeme getirdiğini ve yeni bir 15 Temmuz kumpası kurduğunu dile getiriyorlar.

Bu doğru değil. Kaynak ABD Ordusu’na sunulan o rapor.

1980 darbesinde görev almış, 28 Şubat’ta etkin görevlerde bulunmuş isimlerin hiç darbe ihtimali yokmuş gibi davranmaları, bunu sanki iktidarın gündeme getirdiğini ileri sürmeleri, dikkatleri başka yöne yöneltmek için gibi geliyor. Bir şeylerin üstünü örtüyorlarmış gibi görünüyor. 

İktidarın raporun önemini geç kavradığını ya da siyasi ayak tartışmalarını gölgelemek ve tabanını yeni bir darbe ihtimali ile korkutmak için köpürttüğü ise bir gerçek.

Siyasi ayak tartışmaları ve çıkışı olmasaydı, iktidarın “sıranın kendilerine geldiğine” uyanması ihtimali yoktu. 

Şimdi, Ergenekon ve Balyoz’u hatırlıyorlar… Cephanelikleri, suikast girişimlerini yeniden kaleme alıyorlar. Oysa hepsini kendileri yargıda akladı…

***

Doğru olan şu ki, iktidar ve gizli iktidar ortağı ulusalcılar yol ayrımına geldiler. 

Ulusalcılar, yargı süreçlerinden tamamen aklandılar. İktidarın artık üzerlerinde ‘demoklesin kılıcı’ gibi sallayabileceği bir tehdit yok. 

İktidar, içeride ve dışarıda o kadar yıprandı ki, o kadar büyük hatalar sarmalına girdi ki, aynı gemide batmak istemiyorlar. 

Yargıda başlayan hesaplaşma, yargıda devam ediyor. 

Ergenekon ve Balyoz iddiaları aklandı… 17/25 Aralık da…

Şimdi ‘siyasi ayak’ gündemde. AKP ve Erdoğan, “FETÖ’nün siyasi ayağı” olarak yargı önüne çıkarılmaya çalışılıyor. 

Yargı artık güçlünün sopası. Doğu Perinçek’in beyanı ile “iktidarın köpeği”… 

Karşılıklı olarak yargıya intikal eden ‘siyasi ayak’ kararları, yargının kimin kontrolünde olduğunun göstergesi olacak.

TSK’nın her şeye rağmen Erdoğan’ın kontrolünde olmadığı biliniyor. Hatta, TSK’da oluşan zaafa rağmen olanca güçleriyle, Erdoğan iktidarını kendilerine sütre ederek, TSK’da tasfiyeleri sürdürme, ‘kemiksiz et’ kıvamına getirme çabası içindeler.

Yargının vereceği karar ve alacağı pozisyon, bundan sonraki siyasi sürecin belirleyicisi olacak.

***

Gezi Davası kararını da yargıda ‘bilek güreşi’nin parçası olarak görüyorum.

Hukukçu Turgut Kazan’ın şu tespitine aynen katılıyorum:

“Rahip Brunson, Gazeteci Deniz Yücel davası nasıl olduysa Gezi Davası da öyle oldu. Şu anda bunun hangi gerekçeyle olduğunu bilebilecek durumda değilim. Ama sakın ola ki kimse bunu bir yargı kararı olarak düşünmesin”. 

Kimse yanlış anlamasın. Gezi Davası’nın uyduruk gerekçelerle açıldığını, 6 Mart 2019 tarihli “Gezi İddianamesi ve gerçekler…” başlıklı yazımda kaleme almıştım. 

Ancak Gezi Eylemleri, AKP için aynı şeyi ifade etmiyor. Onlar, Gezi’nin planlı ve dış destekli AKP hükümetini devirmek için gerçekleştirilen bir ‘darbe’ girişimi olduğuna içtenlikle inanıyorlar. 

Gezi Davası’nda verilen beraat, AKP için yıkım olmalı… 

Ne fark eder ki, Ergenekon ve Balyoz’u, 28 Şubat’ı akladılar, Gezi’ye neden takıntılı olsunlar? diyebilirsiniz.

Fark, öncekilerle şu an ‘gizli ortaklık’ kurabilmiş olması, Gezi ve bileşenlerinin ise bu kirli ortaklığa yanaşmaması… 

Erdoğan işte bu nedenle en azından Osman Kavala’nın “siyasi esir” olarak tutulmaya devam edilmesi talimatı verdi ve bunun kendi talimatı olduğunu da ifşa etti.  

***

15 Temmuz ile suçlayınca akan suların duracağını sanıyorlar.

Nasreddin Hoca’nın ünlü fıkrası gibi, “Kazanın doğurduğuna inanıyorsunuz da, öldüğüne neden inanmıyorsunuz?” ruh haletindeler. 

Ev kadınlarını, hamile kadınları, yaşlıları, öğretmeni, esnafı, gazeteciyi, akademisyeni, doktoru, hakimi, avukatı, hatta kanserli hastayı… 250 bin insanı 15 Temmuz yalanı ile hapse attıklarında ses çıkarmayanlar, Osman Kavala’nın “Soroscu darbeci” olduğu yalanına bir türlü inanmıyorlar. 

İktidar da bunu algılayamıyor, haklı olarak (!)

***

Sonuç olarak, yargıda bilek güreşinin galibi, Türkiye’nin önümüzdeki süreçteki siyasi geleceğinin belirleyicisi olacak. 

AKP ya ayarını bozduğu hukuk kantarında kendisi de tartılacak ya da gizli ortaklarını yargı eliyle açıktan tasfiye edecek. 

Erdoğan Moskova treninden atlayabilir mi?

Mehmet Efe Çaman -20 Şubat 2020 

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye İdlib’deki gözlem noktalarını terk etmeme kararı aldı. Rusya ile görüşmelerden sonuç alınamayınca Erdoğan Türkiye’nin kendi başının çaresine bakacağını ancak İdlib’den çekilmenin söz konusu olmadığını söylemişti. Bilindiği üzere Ankara 15 Temmuz’dan bu yana Rusya güdümünde bir Suriye politikası takip etmekteydi. Astana Süreci çerçevesinde Kremlin Ankara’ya ne yapıp ne yapamayacağını dikte ediyordu. Türkiye ABD başkanı Trump’ın Fırat’ın doğusundan ABD askeri varlığını çekme kararı sonrasında ABD karşıtı tutumunu yumuşattı. ABD’nin bu hamlesi her ne kadar Suriye Kürtlerini Putin ve Esad’ın kucağına itti ve böylece Kürtlerin bağımsızlık, olmadı otonomi türü yaklaşımları ister istemez sönülmendi. Böylelikle Rusya ve Suriye merkezi hükümeti Amerika’nın boşalttığı yerlere girdiler. Geriye kontrol edemedikleri bir tek İdlib kaldı.

İdlib’de cihatçı teröristlerin tüm artıkları Türkiye’nin koruması altında kalmış vaziyette. Güneyden Moskova ve Şam devamlı hava ve karadan alanı daraltıyor. Alan daraldıkça, sıkışan sivil halk İdlib’den kuzeye, Türkiye topraklarına doğru ilerliyor. Türkiye ve dolayısıyla Avrupa yeni bir göç dalgasıyla karşı karşıya kalacak gibi görünüyor. Türkiye bu bölgede askeri varlığı sayesinde Esad güçlerinin nüfuz edemediği bir bölgeyi kendi güneyinde koruyarak a- hem bu mülteci akımına engel olmayı, b- hem de kontrolündeki cihatçıları burada korumayı amaçlıyor. ABD ve NATO ülkeleri, mülteci akımının önlenmesini önemli bir çıkar olarak algılıyor. Bu bağlamda ABD defalarca Ankara’ya destek beyan etti. Dahası, ABD Türkiye’nin Rusya’nın yörüngesinden ayrılmasına seviniyor. ABD ve Türkiye çıkarlarının örtüştüğü yeni bir safhaya geçmek istiyor. Bu, stratejik bakımdan Washington için çok önemli. Erdoğan yönetimi, bu arada içeride acaba bir kırılganlık mı yaşıyor? Suriye meselesinin iç politikadaki izdüşümü budur.

Benim bu sorunun yanıtı ile alakalı iki senaryom var. Birincisi Rejim’in Moskova üzerinde baskı kurarak pazarlık gücünü arttırmak istemesi; ikincisiyse Avrasyacılar ve Erdoğan arasında içeride güç mücadelesinin başlamış olabileceği. Her iki senaryo da incelenmeli.

Senaryo 1:

Erdoğan ve Avrasyacılar kontrollü bir gerilimle, Moskova’dan daha fazla taviz kopartabilmek için ABD’ye ve NATO’ya yöneliyor gibi yapıyor olabilir. Burada amaç, Rusya’nın Türkiye’yi çantada keklik olarak görmesine engel olmak, özellikle Esad’a baskı yaparak, Türkiye kontrolündeki bölgelerin bir süreliğine daha Türk askeri varlığı ile beraber kontrolünün Ankara tarafından sağlanmaya devam edilmesini sağlamak olabilir.

Senaryo 2:

Erdoğan gerçekten Avrasyacılarla güç mücadelesine başlamış olabilir. Bu durumda arkasını sağlama almak için ABD ve NATO ile anlaşarak Avrasyacıları tasfiye etmeye çalışabilir. Avrasyacıların hamisi Rusya ile bir çatışma çıkartarak Avrasyacıların Türkiye’deki meşruiyetlerini bitirmek, sonra da onları enterne ederek tasfiye etmeyi planlıyor olabilir.

Osman Kavala’nın tutukluluk halinin devamına ilişkin baskı Erdoğan’dan geldi. Ama Kavala gibi liberal Batı yanlılarının özellikle Avrasyacı-Ergenekoncu yapılarca sevilmediği, fişlemelerinin çok daha önceleri Ergenekon’ca yapıldığı biliniyor. Dolayısıyla Kavala’nın serbest bırakılması yönündeki beraat kararının ardından Erdoğan’ın demeçleri, ardından HSYK’nın Kavala’ya beraat kararın veren yargıçlar hakkında soruşturma kararı alması, Erdoğan ile Avrasyacılar arasında bir çatışma olasılığını zayıflatan emareler. Fakat bu, eğer Avrasyacıları ve Ergenekoncuları aynı grup olarak tahayyül edersek böyle. Elbette bu iki hizip, diğer cuntalarla beraber TSK’da 15 Temmuz sonrasında beraber çalışıyor görünüyordu. Fakat belki de Avrasyacıların radikal Rusya-Çin yönelimini destekleyen düşünceleri, Ergenekoncu ve ulusalcı diğer hiziplerce tasvip edilmiyor olabilir. Bu durumda belki TSK’da bir grup Avrasyacılara karşı Erdoğan’a destek veriyordur varsayımıyla bu olanları açıklamayı deneyebiliriz. Eğer bu gerçekleşiyorsa, bu durumda Erdoğan ve TSK’daki Avrasyacı karşıtı bir cunta, ABD-NATO yardımıyla Avrasyacıları tasfiye ederek, Rusya yönelimli güvenlik politikalarını sonlandırmayı deneyebilir.

Tüm bu senaryolarda esas önerme, TSK içinde kıpırdanma olduğu, TSK’nın yeknesak bir yapıda olmadığıdır. Dahası, bu senaryolarda önemli bir sorun karşımıza çıkar. O da, içerideki NATO’cu ekibin ne olacağı meselesidir. 15 Temmuz 2016 sonrası tasfiye edilen Batıcı askeri kanat, eğer Rusya yörüngesi kırılırsa ve yeniden Batı yönelimli bir dış ve güvenlik politikasına dönülürse, er ya da geç rehabilite olacak ve dışarı çıkacaktır. Bu senaryo, Erdoğan bakımından en az arzu edilecek opsiyon olur. Çünkü askerler bir şekilde uzlaşsa da, Erdoğan’ın 15 Temmuz’daki rolü nedeniyle içerideki general ve amirallerle orta ve alt kademe kadro, Erdoğan’lı bir yola girmez. Bu, orta vakitte Erdoğan’ın yerine yeni bir lider gelebileceği ihtimalini kuvvetlendirir. Erdoğan sanırım bunun farkındadır. Belki de TSK’da o vakte kadar durumu kontrol altına alabileceğini hayal ediyordur. Çünkü sonuçta bu dediklerimin olması durumda bile en azından bir-iki yıllık bir zaman kazanmış olur. Bu kısa bir süre değil. Bu sürede SADAT ve polis-bekçi güçleriyle, kendi riyasetini sağlama almaya yönelebilir. Bu senaryoların hepsi de rejim bakımından risklidir.

  O halde neden basitçe Rusya’nın dediğini yapmıyorlar ve aynı koalisyona devam etmiyorlar? Bunun nedenleri var. Birincisi, yukarıda bahsettiğim bir buçuk milyona yakın mültecinin yaratacağı ağır sorunlar. Bu sorunlar çok büyük kalibrede bir ekonomik krizi tetikleyebilir. Bu kriz Erdoğan ve şürekâsını çok kısa bir sürede süpürebilir. Ani bir enflasyon sıçraması vb. durum, Erdoğan’ın alamayacağı bir risk! İkinci olarak, Erdoğan Avrasyacı cuntanın Türkiye siyasetinde çok etkin olmasından tedirgin oluyor. Onları tasfiye etmenin kendi siyasi kariyeri bakımından kaçınılmaz olduğunu düşünüyor. Suriye’deki konstellasyonun kendisine Batı’ya yönelerek Rusya treninden atlamak için iyi bir bahane sağlayacağının farkında. Üçüncüsü, İdlib’den çekilmek, Esad’la anlaşmak demek, hatta Esad’a yenilmek anlamına geleceğinden, bu hezimeti tabanına nasıl izah edeceği konusunda endişeleniyor. Sonuçta büyük olasılıkla rejim içi bir hesaplaşma nedeniyle, Rusya-ABD arasında jeopolitik önemde bir taraf değişikliğine gidilecek gibi görünüyor.

Tüm bunlar çok yalpalayan ve alışık olmadığımız kadar hızlı gelişen olaylar, dahası basit nedenlere dayanan değişimler olarak değerlendirilebilir. Bu değerlendirmeler haklıdır! Fakat unutulmaması gereken, Erdoğan’ın da diğer iç güçlerin de kararlarında Türkiye’nin çıkarları hiçbir rol oynamıyor. Tüm aktörler kendi kısa dönem menfaatlerine odaklanmış görünüyor.

Bu senaryoların büyük risklerle dolu olduğunu söylemeye gerek var mıdır? Mesela Rus ve Türk askerleri karşı karşıya gelse ve bir çatışma, bölgesel bir savaşa sıçrasa, bunun karşısında NATO devreye girme konusunda tereddüt etse, Ankara bunun bedelini nasıl öder? Evet, Türkiye kâğıt üzerinde bir NATO üyesidir. Ama son yıllarda gelişim gösteren güvenlik politikası dinamikleri, ortada. ABD’nin Rusya’yı karşısına alacağını sanmıyorum. Ukrayna ve Gürcistan örneklerinde, Rusya ABD’nin zafiyetini gördü. Ankara bu nedenle NATO ve ABD’den destek bekliyor. NATO’yu bilgilendirerek, son yıllarda çok ihmal ettiği müttefiklerini anımsamış görünüyor. NATO’nun uçuşa yasak bölge konusunda kendisine destek olmasını talep ediyor. Kanımca buna NATO olumlu yanıt veremez. Eğer verirse, bu sadece mülteci akımını engellemeye yönelik bir hamle olur. NATO’da artık kimse Erdoğan’ın Türkiye’sine güvenmiyor çünkü.

Bu yazıda eldeki veriler ışığında Suriye’de Ankara’nın neler yapabileceğine, bu durumun iç politikadaki yansımalarına ışık tutmaya çalıştım. Türkiye her halükarda bir kumar masasında ve büyük risk altında! İlerleyen günlerde meydana gelecek gelişmelere göre bu analizlere devam edeceğim.

Bir gün herkes kendi 15 Temmuz’unu yaşayacak

Tarık Toros -20 Şubat 2020 

YORUM | TARIK TOROS

Son örnek Osman Kavala.

Ondan önce Ahmet Altan, Murat Aksoy, Atilla Taş…

Hatta mahallenin korkup ismini anmadıkları var:

Gültekin Avcı mesela.

İki kere tahliye edildi, sonra tutuklandı.

İki kere işkence demek bu.

Ancak yaşayan anlayabilir.

**

Başka isimler de var, bahsedilmeyen:

Oğuz Usluer, Cuma Ulus, Erkan Acar, Gökçe Fırat, Büşra Erdal, Abdullah Kılıç, Ahmet Memiş, Bayram Kaya, Bünyamin Köseli, Cihan Acar, Yakup Çetin, Ali Akkuş, Hüseyin Aydın, Seyit Kılıç, Yetkin Yıldız, Cemal Kalyoncu, Habip Güler, Halil İbrahim Balta, Sait Kuloğlu.

31 Mart 2017’de tahliye edildiler.

Cezaevinden çıkmadan/çıkamadan tahliye otobüsünde gözaltına alınıp emniyete götürüldüler.

Sonra tutuklandılar!

**

Hukuk…

Kavala Gezi’den tahliye edilip 15 Temmuz’dan gözaltına alınınca ölmedi.

Hukuk;

25 Nisan 2015’te verdikleri karar yüzünden tutuklanan iki hakimle öldü!

Geriye gidin;

22 Temmuz 2014’te gözaltına alınan polisler, yasal süre bitip 4 gün sonra serbest kaldığında polislerce ablukaya alınınca öldü.

**

Polisler demişken;

Kavala ve Demirtaş savunmalarının sürekli ısıttığı konu:

“İddianamenin altyapısını Fethullahçı polisler hazırladı.”

**

Bu belki, hakimleri etkilemek maksadıyla avukatların başvurduğu tezlerden biri olabilir.

Dışarıda yaygın biçimde kamuoyu oluşturulmasına ne denmeli peki.

O polisler 6 yıldır tutuklu yahu.

Hadi, kendilerini savunma şansı vermiyorsunuz.

Duruşmalarını dahi takip etmiyor, üzerlerinden ezbere algı oluşturuyorsunuz, bu bir.

**

İkincisi,

Kavala 489 gün iddianamesiz tutukluydu.

Gezi iddianamesi 2019’da yazıldı, 1 sene önce.

O savcıya niye tek kelime etmiyorsunuz?

840 gün boyunca Kavala’yı suçsuz yere içeride tutanlar kimdi?

841’inci gün, 15 Temmuz’dan gözaltına alanlar kim?

15 Temmuz’u aydınlatmadığınız sürece bir gün herkes 15 Temmuz zindanını yaşayacak.

**

Ülkede öyle bir yargı düzeni var ki…

Birileri, Kavala’nın hayatından 840 günü çaldıklarını teyit ediyor.

Birileri de sıkılmadan suç üretip yeni tutuklama kararı çıkartıyor!

**

Ey, eski mahallemin sersem keçileri…

Erdoğan, “Bir manevrayla beraat ettirmeye kalktılar” dedi.

Hakimler ve Savcılar Kurulu, mahkeme heyeti hakkında soruşturma başlattı.

Tahliye kararı verdiklerine pişman edecekler!

Yüreğiniz yetiyorsa onlara bir şey desenize!

Süslü “kripto” kelimelerle yürüsenize…

Halk yese, onu da içerideki polislere yamarlar.

6 yıldır bunu yapıyorlar:

Bıkmadan usanmadan, tüm günahları 2010-13 sürecinde tasfiye edilen bürokrasiye kesiyorlar.

**

Ekrem İmamoğlu, Gezi’de tahliye kararını duyunca “yargıya güven tazelendi” diye tweet attı ya…

O yargıda başta kendi, herkesin sınanması yakındır.

Başka türlü uyanmayacaklar!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *