Deniz Zengin: Belki hiçbir şey yolunda gitmedi; ama hiçbir şey de beni yolumdan etmedi! (Röportaj)

 

 Güler Orhan, The Circle

 

“Belki hiçbir şey yolunda gitmedi; ama hiçbir şey de beni yolumdan etmedi!”

Okuyucularımız Deniz Zengin’i sitemizde yayınlanan bu cümle ile başlayan yazısıyla tanıdılar. “Çiçek Açan Bireyin Kadınlık Hali” . Bu yazı, gözlerde yaşa vesile olurken, umuda ve mücadeleye bir örnek oldu.

Deniz Zengin, hareketin içerisinden çıkan bir devrimci. Kendi literatürümüzdeki ifadesiyle aktif sabrın örneklerinden bir kadın. Bunun yanında, toplumda kadın olarak yaşamanın zorluklarından nasibini almış bir durumda. Geçmişinde, bugününde bize anlatacağı kıymetli yaşanmışlıkları var. Bu nedenle kendisini ve hedeflerini dinlemek için bir röportaj talebimiz oldu. Tüm yoğunluğuna rağmen bizi kırmadı. Röportajı veren ve röportajı yapan da bir anneydi. Bu nedenle, çocuk sesleri arasında kendisiyle, zor ama keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Yeni çıkardığı Kamp Hatıralarım isimli kitabından, yeni kurduğu yayınevinden, henüz devam eden Yunanistan’daki  mülteci ailelere yardım kampanyasından, tutuklu 668 bebek için yaptığı faaliyetler ana konularımızdı. Bunun yanında, kadın olmak, Avrupa hayatı ve kitaplar hakkında bize aktaracağı kıymetli düşünceleri var. Daha fazla uzatmadan sizleri röportajla baş başa bırakıyorum. Bize bu röportajı yayınlamamızı sağlayan Circle’a ve kabul ettiği için Deniz Zengin’ e teşekkür ediyorum.

 

Deniz Zengin kimdir?

İstanbul’un nezih bir semtinde doğdum, büyüdüm. Eğitim ve iş hayatımın çoğunluğu İstanbul’da geçti. Lisede iken babam hastaydı. Ölürsem evlatlarımın kollarında bilezik bir zanaat olsun düşüncesiyle, meslek lisesine gitmeye ikna edildim. Üniversiteye hazırlanacağım zaman; annemin, küpe ve alyansını satması, bu parayla beni dershaneye yazdırması, hayatım boyunca unutamadığım bir hadisedir. Okumak ve üretmek  için, beni teşvik eden en önemli motive kaynağımdır. Ben de çocuklarım motive kaynağı olmak için yurdumdan ayrılmak zorunda kaldım. Ülkemde kalsaydım, çocuklarım annesiz kalabilirdi. Birkaç yıl sonra, içimdeki hicret etme sevdasıyla, Kırgızistan’a gitmek istedim. Bu dönemde, babam hasta ve çok zayıflamıştı. Her gece kahvesini yapıp yanına gelen, muhabbeti muhabbetine denk gelen, kızını göndermek istemedi. Bana, iyi bir karar verebilmem için; ölsem gelemezsin, ölsen gelemem dedi. O zamanlar içimizdeki heyecan ile “Olsun baba kavuşmak ahirete kalır” deyip ayrıldım. Bu cümle, onun yüreğine çöreklenmişti adeta. İkinci hicretimi Avrupa’ya dönmemek üzere yaptım. Zorunlu yaptığım bu hicreti babam yaşasaydı nasıl karşılardı. Ne derdi bilmiyorum. Kim bilir ” Kızım ölsem bile gelme.” diyecekti belki de. Kırgızistan’da olduğum bir kurban bayramı sabahı ablam aradı. Ağlamaklı bir sesle, babam iyi değil dedi. O zamanın şartlarında, bayramın 4. günü İstanbul’a gidebilmiştim. Babam gittiğimde sekerat halindeydi, beni tanımadı. Bir ara kendine geldi. Yüzü güldü. Gece olunca herkes evine gitti. Babama nöbetleşe bakacaktık. Nöbet sırası bende idi. Azrail meleğinin geldiğini hareketlerinden ve hırıltısından anladım. Biz beş kardeşiz herkes İstanbul’da idi ama son nefeste yanında olmak dört günde yurtdışından zorluklarla gelen bana nasip  olmuştu. Bu vesile ile rahmetli babam İçin bir Fatiha istemiş olayım.

Kırgızistan’ da iki yıl kalıp, ülkeme döndüm. Daha sonra çeşitli gazetelerde ve sivil toplum kuruluşlarında çalıştım. Farklı ülke katılımcılarıyla, İstanbul’da Avrupa Birliği projeleri yürüttüm. Şimdi ise Avrupadayım. 3 çocuk annesiyim. Aynı zamanda onların hayatındaki baba boşluğunu doldurmaya çalışıyorum. Oğlumun ifadesi ile ” erkek anne” yim.

Kamp hatıralarınızı bloğunuzda yazdınız. 24 Eylül tarihinde Circle aracılığıyla hikayeniz okurlara ulaştı. Okuyamayanlar için Türkiye’den çıkış hikayenizden bahseder misiniz?

17-25 Aralık süreciyle Türkiye’de ters esmeye başlayan rüzgar, ailemde evimin içinde de esmeye başladı. Türkiye’de iken üç ev değiştirmek zorunda kaldım. Herkes ülkedeki kaosu konuşurken ben, aile ve çevresel kaosların girdabında sıkışmış kalmıştım. 15 Temmuzu; üç çocuğumla beraber tatil için gittiğimiz , bir Anadolu beldesinde, televizyondan öğrendim. Aynı gece, kamuoyuna, saat on iki bile olmadan  bir terör örgütünden bahsetti dönemin Cumhurbaşkanı. İhalenin kime yıkılacağını o an gördüm. Kötü şeyler olacağını hissetmiştim. Fakat bebeklere kadar uzayacak, işkence altında ölümlere varacak bir adaletsizlik yaşanacağı aklımın ucundan geçmemişti.

Eşim ısrarla boşanmak istiyordu. Nafakada anlaşamadığımız bir anda, beni ihbar etmekle tehdit etti. Maddi kaygıları, onun elindeki maşayı kullanmasına sebep olmuştu. Boşanmaya karar vermem için, eşik nokta bu tehdit oldu.

 

Eski eşiniz sizi neden ihbar etmekle tehdit etti? Ona göre Siz ihbar edilecek ne yapmıştınız?

Bir gecede, Türkiye’nin en azılı! Teröristlerinden biri ilan edildim… Sadece ben değil, bütün ömrünü Türkiye’nin köylülükten kurtulup şehirleşmesi, dünyaya entegre olması için çalışan insanlar da aynı iftiraya maruz kaldı. Bu donanımda insanlar, Türkiye için bir fırsattı. Türkiye geçmişinde 73 milleti barındırdığıyla övünen anlı şanlı tarihe sahiptir. İktidar kendi bekası, selameti adına ülkeyi ateşe sürüklemenin formülünün ayrıştırma olduğunu çok iyi tahlil etmişti. Nifak tohumları, ailelerin içine kadar, devleti yönetenler eliyle getirilmiş oldu. Komşular anlaşamadıkları komşusunu, hatta babalar çocuklarını ihbar etti. Coğrafyamız, bireylerin istihbarat elemanı gibi çalıştırıldığı bir çiftliğe döndü. Biz de bu durumdan nasibimizi almış olduk.

Kampta bir gazeteci gözüyle izlenimlerimi paylaşmak için kalmalıyım dediniz. Kamp izlenimleriniz neler? Kamptaki çocuklar hakkında neler söylemek istersiniz?

Avrupa genelinde, kampların %90 dan fazlası Müslümanlardan oluşuyor. Kalan kısmı, Afrika’da sömürge altında  yaşayan Hristiyanlar. Avrupa’ya mülteci statüsünde gelen Müslümanlar yıllardır burada. Suriye savaşı ile artan bir mülteci yoğunluğu da var. Kamp imkanları, normal yaşam şartlarının çok altında. İnsanlık sınırında yaşıyor mülteciler. Ortak tuvalet, ortak banyo, özlerindeki İslam kültürüne ters bir yaşam biçimi aslında. Madalyonun öbür tarafında Müslümanların verdiği imaj ve izlenim çok kötü. Kampa geldiğim ilk hafta, telefonum Sırp asıllı bir Müslüman tarafından çalındı. Alan kişiyi bilmemize ve şikayet etmemize rağmen bir şey yapmad

ılar. Müslümanlar; kelimenin tam manasıyla, bu ülkeden ne alabilirim duygu ve düşüncesiyle yaşıyor. Sunulan imkanları, kendi öz hakları gibi algılıyor ve hep talepkâr oluyorlar. Bu da Müslümanlara bakış açısını olumsuz kılıyor.

Çocuklar kamp hayatında; anne ve babanın bakış açısıyla, ya rahat günler geçiyor, ya da ailenin yaşadığı hüznü resmen emiyorlar. Avrupa’ya gelmeden yaptığım araştırmada, üç yaşındaki her çocuğun (annesi çalışmasa da) okul öncesi eğitim hakkına sahip olduğunu öğrenmiştim. Ama buraya geldiğimde, oturumu olmayan kamp çocuklarının bu hakkı, altı yaşında elde edeceklerini öğrendim. Birleşmiş milletlerin bu konudaki raporlarını araştırdım. Bu hakkın eşitlenmesi, ülkedeki her çocuğun eşit yaşta eğitim hakkına sahip olması İçin, sivil toplum kuruluşlarına mail yolladım. Mültecilerle ilgili çekilen filmde, en iyi erkek oyuncu ödülünü alan, Suriyeli aktör Şirvan Hacı ile görüşüp, bir farkındalık videosu çekme adına masaya oturduk. Kamplardaki çocuklar; Avrupa’daki çocuklar ile aynı eğitimleri alır,  ebeveynleri gözetiminde psikolojilerine dikkat edilirse, ortam şartlarından etkilenmeyeceklerini düşünüyorum.

Kendime, bin kitap  okuma hedefi koymuştum. Kampta iken, üç yüz çocuk kitabı okudum. Bu okuma, hem benim hem çocukların yerel dil hakimiyetine katkı sağladı. Kitaplar ile bağ kurmalarına yardımcı oldu.

Kamplarda olan izlenimlerinizi “Kamp Hatıralarım” adı ile E- Book şeklinde kitaplaştırdınız. İnsanlar kamp hatıralarım kitabını neden okumalılar?

15 temmuz sonrası; meslekler, maddi kazanımlar, mal varlıkları ellerinden alındı insanların. Her şeye katlandılar. Ama özgürlüklerinin ellerinden alınacağını, ağır şartlarda hak etmedikleri bedeller ödeyeceğini anladıklarında, öğretmen doktor, hakim vs kimliklerini bırakıp mülteci oldular. Yaşanmış olan bütün anılarının, hatta hayatlarının üzerine çizgi çekip, vatan bildikleri topraklardan çıktılar, vatansız kaldılar.  Geride kalmak zordu bu süreçte. Geride kalanlar, büyük acılar çektiler, hala da çekiyorlar. Fakat gitmek, gittiğiniz yerde yeniden filizlenmek, tohumu toprağa saçmak da bir o kadar zor. Her şeyden önce şunu söylemeliyim ki, sizin tohumunuz o topraklara uygun mu bilmiyorsunuz. Neresi uygun, onu da bilmiyorsunuz. Kocaman bir belirsizlik hakim duygularınıza. Bu duygularla tutunma mücadelesi veriyorsunuz. İşte bu süreçte geride kalanlar kadar, gidenlerin de hayatlarının kolay olmadığını görmek adına okunmalı bu kitap.

Üstelik; kadın olarak, anne olarak, bir erkekle beraber katlanılabilecek, tutunma mücadelesini, tek başına vermenin zorluğunu görmek, yapılabileceğini de gözler önüne sermek için okunmalı.

Kitapta benim hayatım yok sadece. Bir çok kadın var, tutunmaya çalışan. Kitap, hatıraları barındırıyor gibi görünse de, ülkem adına, ülkemde yaşananlar adına bir çok derdi ve bu dertlerin giderilmesi için ” Ne Yapabilirim?” çırpınışlarını içeriyor. Bu çırpınışlara bir yudum su olmak,”Biz ne yapabiliriz?” sorusuna cevap bulmak, gidenler, geride kalanlar, yaşanacaklar adına bir ufuk oluşturmak adına okunmalı.

Yeni kurduğunuz bir yayınevi var? Yayınevi fikri nasıl oluştu? Yayın politikanızdan bahseder misiniz?

Yengeç Yayınevi. İlk etapta yaşanan mağduriyetleri, tarihe not düşmek adına, kitap haline getirip, onları yayımlamayı planladık. Bu bağlamda ” Kıyıya Vuran İnsanlık”serisinin ilk kitabı olan “Kamp Hatıralarım” yayımlandı. Serinin ikinci kitabı da kaybettiğimiz masum hayatlar üzerine hazırlandı.” Kıyıya Vuran İnsanlık ” serisi yaşanan mağduriyetleri anlatmaya üçüncü kitapla devam edecek. O da hazır. Biz bu seriyi devam ettirmek istiyoruz. İnsanımız yazsın göndersin bize yaşadıklarını, kitap haline getirelim.” Söz uçar, yazı kalır.” Bu yaşananların filmi yapılsın. Yıllar sonra, böylesi büyük bir soykırım unutulmasın. Ders alsın insanımız yaşananlardan.

Yengeç Yayınları olarak, bununla kalmayacağız. Yazan, yazılarını bastıracak yer bulamayan, eski basılı eserleri, sözleşmesi iptal edildiği için elinde kalan kişilerin de, kitaplarını basmayı istiyoruz. Bunu sizin vesilenizle bir kez daha dile getireyim. Çağrıda bulunmuş olayım.

” Yaşanmayası yaşadıklarınızı yazın bize gönderin. Elinizde kitap formatında yazıp bastıramadıklarınızı, basılıp iptal edilen yayınlarınızı gönderin değerlendirelim.”

Tabi ki Yengeç Yayınları olarak sadece sıkıntıları, acıları yayınlamayacağız. İlerleyen zaman dilimlerinde edebiyata dair ne varsa, onlara da kapımız açık olacak.

Şu an hedefimiz, e-book üzerinden satış yapmak. Bu satıştan elde edilen gelirle yaralı gönüllere ulaşmak. Sonraki hedefimiz basılı hale gelmek. Daha fazla kişiye maddi imkanlar sağlamak. Yengeç Yayınları olarak hedeflerimiz de hayallerimizde büyük.

Politurco Ortadoğu siyaseti üzerine akademik yazılar yayınlayan bir haber sitesi. Sizde tüm dünyadaki mülteci sorunları üzerine politurcoda akademik makaleler yazıyorsunuz. Mülteci sorunu neden önemli?

Türkiyeli mültecilerin, sorunlarına kendi perspektiflerinden baktıklarını ve bu konuda biraz bencil olduklarını düşünüyorum. Rohingya Müslümanları, dünyanın en kötü şartlarına sahip, vatansız Kürt kimliğine sahip insanlar. Ağaç yaprakları ile besleniyorlar ve ömürleri kamplarda geçiyor. Neredeyse, işkenceye maruz kalmayan Rohingya asıllı insan yok. Avrupa’ya çıkışlarına kesinlikle izin yok. Diğer taraftan Suriyeli insanlar sıkışıp kalmış durumda. Türkiye’de bulunanlar, insanlık dışı muamele görürken, kız çocuklarının iffetini koruması neredeyse imkansız. Diğer Müslüman ülkeler kapılarını Suriyeli vatandaşlara kapamış durumda. Avrupa’da istenmiyorlar. Mülteci meselesinde mağdurlar, %75 oranında kadın ve çocuk. Mülteci sorunu aslına bakarsanız dünyanın sorunu. Dünya üzerinde savaşlarla geçen yıllar %80. Yani savaş hayatın her döneminde olmuş. Dünya adına hep birlikte barışa odaklanmalıyız.

Sizin bazı projeleriniz var ve devam ediyor. Yazarlık eğitimleri veriyor insanları kendi bloglarını kurmaya teşvik ediyorsunuz, videon platformunda mağdur hikayelerini yayınlıyorsunuz, Geçen sene 668 bebek için tüm dünyayı içine alan bir eylem planı hazırladınız. Bu projelerin amaçları nedir? Neyi hedefliyorsunuz?

 

Aslında çok küçük fakat samimi çağrılarda bulunuyoruz. Sosyal medya duyurularımıza yapılan başvurular sayesinde, organik inisiyatifler kurduk. Yazarlık eğitiminin ilk fazında, dersi ben versem de, ehil olan arkadaşlar projeyi devralıp yürüttüler. Blog yazılarını, tarihe not düşme adına, önemli görüyorum. Yazmak bir terapi yöntemi. İnsanların yazınca hem kendilerine ayna tutabileceklerini, hem arkadan konuşma yerine kağıda içlerini dökerek rahatlayacaklarını  düşünüyorum.

Mağdur hikayeleri de aynı şekilde gelişti. Görmez ailesinin dramı, hepimizin belleklerinde yer etmişti. Toplu bilgiye ulaşmak istedik, aile ile alakalı. Ulaşamadık. Sosyal medyada ajitasyondan kaynaklı, abartılar yer alıyordu. Yaşananlar zaten ağır, mübalağanın manası yok diye düşündük. Bir metin yazarlığı ekibi kuruldu. Gözlerine çarpan isimleri araştırıp, kaynak bilgiye ulaşıp, haber formatında arkadaşlarımız yazıyorlar. Edit edildikten sonra videolar montajlanıp Cumartesi günleri yayına alınıyor. Böylelikle kısa belgesel arşivi oluşturmuş olduk.

Bebeklerin, çocukların cezaevinde büyümemesi gerekiyor. Onlar bizim geleceğimiz. Geleceğimizi yok etmelerine izin vermeme adına, özgürlüğüne kavuşmuş insanların “Tutsak Bebekler” İçin yapması gereken bir şeyler olduğunu düşündüm. Her ülkede, renkli balonları seven çocuklar için, siyah balonlarla eylemler yapıldı. Bu girişimde tamamen organikti. Bende varım diyen insanlar, etrafındakilerle organize olup, aynı gün ve aynı saatte kendi ülkelerindeki bilinen bir merkezde, balon ve broşür dağıttılar. Türkiye’de kadın ve çocuklara yaşatılanları, dünyaya duyurma adına küçük bir adım atmış olduk.

 

Yunanistan için açılan yardım kampanyasından bahseder misiniz? The Circle aracılığıyla yardım yapmak isteyenlere hangi çağrıda bulunmak istersiniz?

 

Esma Uludağ ve Halil Dinç gibi, yüreğimizi derinden yaralayan hadiseler bize; Yunanistan’da neler yapılabilir? Yapılanlar yeterli mi? Gibi sorular sordurdu. 2017 yılında takriben 68.700 kişinin mülteci statüsü için başvuru yaptığını öğrendik. Bunların yaklaşık 6000 kadarı Yunanistan’da bulunuyor. Yunanistan’daki arkadaşlarımızın ihtiyaçlarının analizini yaptık. Battaniye ihtiyacı olmayan birisine battaniye yardımı yapmamızın bir anlamı yoktu. Orada kalanlarla görüştüğümüzde, en önemli giderlerinin kira olduğunu öğrendik. 600- 800 Euro arasında değişen barınma giderleri, halihazırda düzgün geliri olmayan kişileri, sıkıntıya sokuyor.

Ayrıca kampta kalanlar için, nezih bir ortam olmaması, yemek, tuvalet, barınma gibi ihtiyaçların karşılanamaması durumunu da göze aldığımızda kamp hayatının zorluğu malum.

Lojistik problemin aşılması için, Avrupa maliyetlerinin yüksek olması, ihtiyaç analizinin tam yapılamayacağına olan inancımız bizi; 15 Ekim’de  nakite yönelik “Yardım” kampanyasını başlatmamızı sağladı. Hedefimiz  yüz bin paund a erişmek.

Okuyucularımızın, etrafındaki insanlarla beraber en azından bir ailenin bir aylık kira bedeli olan 700 euroyu temin ederek hesaplarımıza yatırmalarını talep ediyorum. Tabi yardım faaliyetlerinde duyuru çok önemli. Çevreleri ile yapacakları paylaşımlarda bu konuyu dile getirmelerini istiyorum. Bunların hiçbirini yapamayanlar kredi kartları ile ferdi olarak yardımda bulunabilirler. Parmak uçlarımızla yapabileceğimiz, küçük fedakarlıklarla acıdan yorgun düşen gözlere fer verebiliriz diye düşünüyorum.

Şu an karşımda, Akademisyen, yayın evi kurucusu, gazeteci- yazar, her şeyden önce bir anne var. Peki bu kadar iş yükü altında, Deniz Zengin yorulmuyor mu? 

Yoruluyorum elbette. Ama yorgunluktan anladığımız şeyin ne olduğuna bağlı bu yorgunluk. Ben insanların derdine derman olacak yollar ürettiğinde mutlu olan huzur bulan bir insanım. Gece yatağa uzandığım zaman gün içinde yapabildiklerim o günü kurtarıyorsa dinlenebiliyorum. Eğer üretmeden bir gün geçirmişsem uyumak benim için bir angarya iş halini alıyor. Çalışırken dinlenen insanlardanım anlayacağınız.

Avrupa deneyimi size neler kattı? Kendinizi Türk bir Avrupalı gibi mi hissediyorsunuz, yoksa Avrupalı bir Türk mü?

 

Avrupa insanı bizden çok farklı bir yaşam felsefesine sahip. Aslında yıllarca Müslüman kimliği taşımış Türklerin din adına doğru bilip, kulak ardı ettikleri birçok davranış Avrupa insanında mevcut. Müslüman vasfı taşıyan Avrupalı farklı dine mensup insanlarla bir arada yaşayınca kendi din anlayışımı gözden geçirdim. Dinimin bana sunduğu sosyal yaşam direktiflerini uygularsam hem Türk, hem Müslüman, hem de Avrupalıdan daha Avrupalı bir birey olacağım kanısındayım. Çünkü Avrupalının yaşam felsefesi dediği şeyleri ben din adına yapınca bir de ahiret boyutunda kazancın verdiği dinamikle Avrupalı bir Türk olduğuma inanıyorum.

Projelerinizi gerçekleştirirken ve işinizi yaparken kadın olmanızdan kaynaklanan sıkıntılar oldu mu?

Kadın olmak , ülkemde oldukça zordu. Avrupa da kadın olmak o kadar zor değil. Ya da ben kendi ülkemdeki zorluklara alışkın olunca buradaki kadı olmanın zorluğunu hissetmeyecek kadar hafif bulmuş olabilirim. Ama yaptığım bütün projeleri bir kadın olarak yapmış olmaktan gururluyum. Acıdan beslenen, başına bir iş gelince felaket tellallığını uzunca süre devam ettirip, işine odaklanmakta zorluk yaşayan bireylerden olmak istemiyorum. İçimdeki inancımdan kaynaklanan, her gece O’nun huzurunda yeniden dua ile tazelenen gücü doğru yolda doğru işlerde kullanmak adına bütün zorluklara eyvallah diyorum.

Biz Deniz Zengin i Avrupa’da mülteci olarak tanıdık. Deniz Zengin kendini ne zaman tanıdı?

Deniz Zengin kendisi ile farklı zaman ve mekanlarda bir çok kez tanıştı aslında. İlk Kırgızistan hicretindeki tanışması çok farklıydı. Babasının ve annesinin ruhunda bıraktığı izlerle Avrupa’ya hicret etme kararını alınca farklı bir Deniz ile tanışmış oldum. Yani sizin tanıdığınız Deniz ile ben de yeni tanıştım.

Türkiye’de boşanmış olmak DUL! Olmaktır… Avrupa’ da bu nasıl? Sosyal hayatınızı engelleyen bir durum mu?

 

Türk dil kurumunda söz hakkım olsa idi DUL kelimesini literatürden ve sözcüklerin arasından çıkarırdım. Türkiye’de dul olunca kadın olgusu farklılaşıyor. Artık ” dul bir kadın” oluyor, toplumun her alanından soyutlanıyorsunuz. Etik değerlerimiz alt üst olmuş durumda. “El arı “ yani eller ne der diye bir kavram ortaya atıp hayatın her katmanında kadına yaşam hakkı sınırlandırılmış oluyor. Yaptığınız her işin açıklamasında “artık sen dul bir kadınsın bunu yapman yakışık almaz” ifadesi yer alıyor. Oysa erkekler dul olmuyor hiç bir zaman boşanmış ya da eşi ölmüş oluyor. Hemen de evlilik  çalışmalarına başlıyor.

Avrupa’da durum çok farklı. Bulunduğum ülkede %85 oranında kadınlar iş hayatında yer alıyor. Ülkedeki kadınların yarısı ya ikinci evliliklerini yapmış ya da eşinden ayrılmış durumdalar. Kimse bu kimliklerini sorgulamıyor, yargılamıyor. Birey olarak görüp hayatın merkezine boşanmış olma kimliğini almıyorlar. Bu bakış açısı ile art niyetinde olmadığını görüp kendiniz gibi kalabiliyorsunuz. Bunu da ifade etmeden geçemeyeceğim. Bu duruma yine tepki vermesi gerekenler KADINLAR. Yine saygı çerçevesinde ve kendilerini doğru ifade edip hakkını alabilecek olan birey olmayı içselleştirmiş kadınlara iş düşüyor.

Mağdurlara ve  Hareketin mensuplarına baktığınızda, şu an ki gidişatı nasıl görüyorsunuz? Tavsiyeleriniz nelerdir?

Yaptığımız iş ve projelerden ziyade, özellikle bakış açımızı anlatıp söyleyemediklerimizi sizler aracılığıyla okuyucularımızın kalplerine değil, akıllarına emanet etmek istiyorum. Hepimiz bulanık akan suların durulmasını bekliyoruz. İnkılaba az kaldı mı, rüyalarımız hakikate evrildi mi, zulüm ne zaman bitecek soruları, hepimizin zihnini meşgul ediyor. Bunun cevabı bende çok net. Zalimler için verilen bir karar var. Ama beklediğimiz adalet hiç yakın değil. Bize şu an yakın olan bir durum var ve eğer değerlendiremezsek, ülkemiz adına istasyonda bekleyen treni kaçırmış olacağız. Coğrafyamız şimdilerde, her taraftan iniltisi olan hüzünler yudumluyor. Her yerde kan kokuyor. Doğusu ayrı ağlarken, batısı muhalefetin bile angaje olmuş haline hayretlerle bakıyor. Eğer biz Kürt, Laz, Çerkez, Alevi, Sünnisi ile yüzümüzü dünyaya dönüp yeryüzünde çiğnenen tüm haklar bizimdir demeyi öğrenemezsek, tren kaçmış olacak. Evet mahallemiz ağır müebbetleştirilmiş girdabın içinde kavruluyor. Şayet bu acı ile kendimizi iyi ve samimiyetle tanıyıp, kimseyi geçiştirmediğimizde hayat çekilebilir olacak. Öfke ve nefretin olduğu ortamda onarım olmuyor. Eğer kızgınlıklarımızı ve nefretimizi dönüştüremezsek başkasının zulmüne kolaylık sağlamış oluruz.

Şu an, üzerinde çalıştığınız tez çalışmanız var. Fakat sizin kitaplarla aranızın iyi olduğunu biliyoruz. Okuyucularımıza tavsiye edeceğiniz kitaplar var mı?

 

Vaktimin çoğu tez çalışmama gidiyor maalesef. Fakat okumak tutkusu, uzaklaştıramıyor beni kitaplardan. Okuyamadığım eserleri okumaya çalışırken, gündemden uzak kalmama adına, dünya genelinde yeni çıkan kitapları da takip etmeye çalışıyorum. Bu konuda okuyucularınıza birkaç küçük önerim var;

Dan Brown:  Başlangıç

Canan Tan: Hasret

Cengiz Aytmatov: Cemile,

Erdal Demirkıran: Sadece Aptallar Sekiz Saat Uyur

Adam Fawer: Empati

Sandy Tolan: Limon Ağacı

 

Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *