Ergenekon bir melek değildi yavrum… KOÇ BAŞI KOCADI MI? Erdoğan’ı 2010 öncesi süreçte devirmek isteyen yapı, Başbuğ’a güvenmiyor.

An insiders can only be taken seriously if they are sincere critically in the public arena and deal with subjectivity. The role of the truth teller should be that of making comparisons with integrity. Radicalsecularization caused failure to understand religion and culture…

İdlib’ten acı haber: Esed yine saldırdı, 5 şehit

İdlib’in kuzeyinde Suriye ordusu tarafından düzenlenen saldırıda 5 asker şehit oldu, 5 asker de yaralandı. 3 Şubat’ta düzenlenen ilk saldırıda da 7 asker şehit düşmüştü. Bir haftada düzenlenen iki saldırıda 12 asker şehit düştü.

Konuyla ilgili Milli Savunma Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği’nden açıklama yapıldı. Açıklamada şu ifadeler kullanıldı: “İdlib’de çatışmaları önlemek, hudut güvenliğimizi sağlamak, göçü ve insanlık dramını engellemek maksadıyla bölgeye takviye olarak gönderilen unsurlarımıza, Rejim tarafından 10 Şubat 2020 tarihinde yapılan yoğun topçu atışı neticesinde, 5 kahraman silah arkadaşımız şehit olmuş, 5 silah arkadaşımız yaralanmıştır. Bölgede tespit edilen hedefler derhal ateş destek vasıtalarımızla yoğun şekilde ateş altına alınarak gerekli karşılık verilmiş, hedefler tahrip edilmiş ve şehitlerimizin kanı yerde bırakılmamıştır, bırakılmayacaktır. Gelişmeler yakından takip edilmekte ve gerekli tedbirler alınmaktadır.”

İLK SALDIRIDA 7 ASKER, 1 SİVİL ŞEHİT OLMUŞTU

3 Şubat’ta Suriye’nin İdlib kentinde rejim unsurlarınca yapılan yoğun topçu atışı sonucu 7 asker ile 1 sivil personel şehit olmuştu. Aynı saldırıda 13 asker de yaralandığı bildirilmişti.

Yine sosyal medyayı hedef aldı: Tam bir çöplük!

TR724 HABER -10 Şubat 2020 

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yine sosyal medyayı hedef aldı. Ulusal Siber Olaylara Müdahale Merkezi’nin açılışında konuşan Erdoğan, “Sosyal medya bu bakımdan tam bir çöplük, tam bir başı boş mecra haline dönüşmüştür. Türkiye, insanların taciz edildiği, dolandırıldığı, lince tabi tutulduğu böyle bir sanal dünyaya asla teslim olmayacak. Gerçek hayatta suç olan her şeyin internet ortamında da aynı karşılığı bulması şattır.” ifadelerini kullandı.

150 takipçisi bulunan Twitter kullanıcısı Trump’ı kızdırdı: Saçlarım iyi görünmüyor muydu?

Tr724 Haber Merkezi -9 Şubat 2020 

ABD Başkanı Donald Trump’ın Kuzey Carolina’daki Charlotte şehrine yaptığı ziyaretten döndükten sonra Beyaz Saray’ın bahçesinde çekilen fotoğrafı, hafta sonu sosyal medyada en çok konuşulan konulardan biri oldu.

Trump’ın yüzünün turuncu renkte olduğu ve alnı ile yüzü arasında keskin beyaz bir çizginin görüldüğü fotoğraf, çok sayıda etkileşim aldı. Fotoğrafla ilgili olarak Facebook üzerinde, “Big Tangerine Energy” (Büyük Mandalina Enerjisi) adıyla bir sayfa açıldı.

BBC’nin aktardığı habere göre, fotoğrafı, siyah beyaz olarak paylaşan 150 takipçili Hollandalı Twitter kullanıcısı Maarten van der Linden’in yorumu, Trump’ın tepkisine neden oldu. Hollandalı kullanıcı, #toomuchmakeup (çok fazla makyaj) ve “orangeface (turuncu surat) etiketleriyle paylaştığı Twitter mesajında, “Aman Tanrım, Amerika, başkanınız!” ifadesine yer verdi.

ABD Başkanı Trump, van der Linden’in bu mesajını alıntılayarak, Hollandalı sosyal medya kullanıcısını “kendisini aşağılamak için sahte haber yaymakla” suçladı.

Twitter’da 72 milyon 334 bin takipçisi bulunan Trump, “Daha fazla sahte haber. Bu fotoğrafın fotoşop olduğu zaten ortada. Ancak rüzgar çok güçlüydü. Saçlarım iyi görünmüyor muydu? Hepsi küçük düşürmek için” dedi.

Trump’ın mesajını alıntılayarak paylaştığı van der Linden’in Twitter’daki takipçi sayısı 800’e yükseldi. İş seyahati için Hollanda dışında bulunan van der Linden’in işvereni, “Onun Trump hayranı olmadığını biliyorum” dedi.

Kimi Twitter takipçisi Hollandalı kullanıcının mesajını eğlenceli bulurken, çok sayıda Trump taraftarı da, “saygısızlık yaptığı” gerekçesiyle Maarten van der Linden’e tepki gösterdi.

White House Photos@photowhitehouse

@realDonaldTrump⁩ returns to the White House from Charlotte, North Carolina. Photo by William Moon at the South Lawn of the White House on February 7, 2020

Resmi Twitter'da görüntüle

28,1 B17:30 – 7 Şub 2020Twitter Reklamları’na ilişkin bilgiler ve gizlilik26 B kişi bunun hakkında konuşuyor

Fotoğrafı çeken William Moon da, van der Linden’i, telif ücreti ödemeden ve izin almadan sosyal medyada paylaşmakla suçladı.

Buzzfeed News, William Moon’un Beyaz Saray fotoğrafçısı değil, Trump’ın bir destekçisi olduğunu, akıllı telefonunda fotoğrafın renkleriyle oynadığını duyurdu.

Beş parti lideri ortak mitinge katıldı: Kudüs için tek yürek olduk

Saadet Partisi’nin (SP) ‘Büyük Kudüs Mitingi’ Yenikapı’da gerçekleştirildi. Programa SP Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal, Hüda-Par Genel Başkanı İshak Sağlam ve İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Berna Sukas, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu katıldı. Mitingde konuşan parti liderleri ‘Kudüs için tek yürek olduk’ mesajını verdi.

SP, ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Yüzyılın Anlaşması’ adı altında açıkladığı ‘barış planı’na tepki için İstanbul Yenikapı Meydanı’nda ‘Büyük Kudüs Mitingi’ düzenledi. Mitingde programa katılan parti liderleri sırayla konuştu.

Ergenekon bir melek değildi yavrum

Alper Ender Fırat -10 Şubat 2020 

YORUM | ALPER ENDER FIRAT

Hırsız zalimlerle, darbeci zalimlerin arasına kara kedi girince iki taraf da geçmişini hatırlamaya başladı. Hani demans yaşayan iki insanın ara ara geçmişten sahneler hatırlaması gibi ‘ama siz de şöyle yaptınız siz de böyle yaptınız’ diye konuşmaya başladılar.

Hem iktidarı hem muhalefeti hem de muhalifmiş gibi görünenleri dinleyince insan Türkiye coğrafyasında hayatın 15 Temmuz günü başladığını ve daha önce hiçbir şeyin yaşanmadığını düşünüyor. Cemaat haricindekiler de mutlak iyilik üzerine yaşayıp giden, insanlığın sadece ve sadece mutluğu için çalışan sevgi kelebekleriydi.

Sabah akşam bu millet için güzel şeyler düşünen Veli Küçükler, Alpaslan Aslanlar, Kemal Kerinçsizler, Hurşit Tolonlar, Şener Eruygurlar, Ali Kaya gibi iyi çocukları, iyilik araçları beyaz Toroslardan indiren Fetö hapse attırmıştı. Bereket milletin iyiliği için devlet Hazinesini evine taşıyan Recep T. Erdoğan bu iyi çocukların yardımına koşmuş hapisten kurtarmıştı. Hapisten çıktıktan sonra iyiliklere kaldıkları yerden devam eden bu yüreği sevgi dolu insanlar, binlerce insanın toprakla buluşmasına büyük bir özveriyle aracılık etmişti.

Bugün Türk siyasetinde ve medyasında söylenenlere inanacak olsam ülkedeki bu iki şer şebekenin analarından yeni doğmuş kadar günahsız olduğu zannına kapılacağım.

Herkes daha 5-6 yıl önceki Türkiye’yi hemencecik unuttu.

Haram servetin tadıyla mest olan İslamcı güruh on yıllar boyunca kendilerini üniversitelere almayan, devlette görev almasını engelleyen, sırtından sopayı eksik etmeyen derin şebekeyle ‘kan kardeşi’ oldu. Hafızalarından 28 Şubat’ı sildiler, iki binli yılların MGK’larının hepsini unuttular, askerlerin gazete manşetlerinden ettiği tehditlerin, hakaretlerin hiçbiri belleklerinde yok.

2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yargıda ve Mecliste yapılanlar da umurlarında olmadığı gibi o günlerin baş aktörleriyle sıkı dost oldular. Doğu Perinçek, Devlet Bahçeli, Metin Feyzioğlu, Nedim Şener ve bilimum Ergenekon tayfası en yakın müttefikleri haline geldi de ‘bunlar niye bizi cansiparene savunuyor?’ diye kimse sormuyor.

Sormuyorlardı demek daha doğru. Şimdi çok parayla format attıkları hafızaları ara ara eskiyi hatırlar oldu.

Çok çabuk unuttular ‘su uyur düşman uyumaz’ı…

Bu şer ittifakının ilanihaye devam etmesi mümkün değil. Çünkü Ergenekon şebekesi için Erdoğan sadece bir koçbaşı.

Bu koçbaşı ile hem toplumun daha önce gıdım gıdım elde ettiği bütün insani hakları tekrar devlete devşiriyorlar hem de Hizmet hareketine yaptığının aynısını diğer dini yapılara da yapmayı hedefliyorlar.

28 Şubat ve diğer zamanlarda bizzat yaptıklarında toplumsal dirençle karşılaştıklarından dolayı bu kez Erdoğan eliyle yapıyorlar.

Gerçekte Ergenekon kontrolünde muhalifmiş gibi olanların bu ülkeye adalet ve liyakat üzerinden bir sistem kuralım, bireylerin inançları kimseyi ilgilendirmez gibi bir dertleri yok. Sürekli tekrar ettikleri şey falanların filanların kökünü kazıyalım. 28 Şubatta yapmak istediklerinden farklı hiçbir şey söylemiyorlar aslında. Sadece yöntem olarak Erdoğan üzerinden bunu yapalım noktasındaydılar.

Ancak şer ittifakta süre doldu.

Hem uluslararası dengeler değişti, hem de Ergenekon’un Recep T. Erdoğan’dan daha fazla istifade etmesi mümkün görünmüyor. Kısacası kullanım süresi doldu.

Ergenekon; bugüne kadar yola çıktığı müttefiklerinin istisnasız hepsini satan Erdoğan’ın kendilerini de satacağını ve kurtulmak için hamle yapacağını biliyor. Sanırım Erdoğan da Ergenekon’un gerçekte dini olan her şeyden nefret ettiğini, cemaatler konusunda yeterince verim alamadığında da kendisine ve AKP’ye operasyon çekeceğinin farkında.

Biraz önce dediğim gibi asıl dünya dengelerinin değişmesi bu evliliği çok zora soktu. Erdoğan’ın en büyük kabusu olan kişisel mal varlığının araştırılması ve nihayetinde yurt dışında bunlara el konulması riski onu ABD’ye tam yanaştırdı. Şu anda ABD’ye karşı gassalın elinde meyyit gibi. Bu yüzden Rusya ile köprüleri attı. Rusya’nın buna yurt içinde de bir operasyon çekmemesi için bir sebep yok artık.

Bu yüzden şer evliliğin böyle devam edebilmesi artık mümkün değil.

AKP güruhunda ‘Ergenekon bir melek değildi yavrum’ tarzında sözleri bu aralar daha sık duyacağız.

‘Başbuğ: CMK değişikliğiyle Gülen elimizden alındı’

Adem Yavuz Arslan -10 Şubat 2020 

HABER-ANALİZ | ADEM YAVUZ ARSLAN

Başlıktaki tırnak içi ifadeye bakıp eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un bana röportaj verdiğini sanmayın.  Kendisi ile röportaj yapmayı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı döneminden başlayarak görev süresi içindeki olayları enine boyuna konuşmayı isterim ama kendisi ‘güvenli alanlar’ dışına çıkmıyor. Çok sık röportaj vermesine rağmen can alıcı konulara dokunmadan kendi ajandasını takip ediyor. Programına çıktığı gazetecilerde Başbuğ’un canını sıkacak soruları, konuları sormuyor.

Peki başlıktaki ifade ne?

Malum olduğu üzere son günlerin popüler tartışma konusu 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un ‘Fetö’nün siyasi ayağı’ başlığında yaptığı açıklamalar ve iktidar partisinin bu açıklamalara verdiği tepki.Başbuğ bir televizyon kanalında yaptığı açıklamada 2009’da askerlerin özel yetkili mahkemelerde yargılanması teklifini getirenlerin araştırılması gerektiğini söyleyerek ‘Fetö’nün siyasi ayağının AKP olduğunu’ iddia etmişti.

Erdoğan “Bu iş boru göstermeye benzemez” diye çok sert tepki gösterip AKP’li vekillerden Başbuğ’a dava açmalarını istedi.

Nitekim takip eden günlerde bazı AKP’li isimler Başbuğ hakkında suç duyurusunda bulundu.  Böylece Erdoğan ile Ergenekon arasında 17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonu sonrası kurulan ittifakın bitip bitmediği tartışması da alevlendi.

İttifak bitti mi, bundan sonra neler olabilir konusunu başka bir yazıya bırakıp bu noktada 2009 dönemine geri gitmekte fayda var. Çünkü bugün yaşanan olayların anlaşılabilmesi için o döneme yakından bakmak gerekiyor.

BAŞBUĞ BUNU YENİ SÖYLEMİYOR 

Öncelikle bir noktanın altını çizelim. Erdoğan başta olmak üzere AKP’lilerin Başbuğ’un açıklamalarına tepkisi tuhaf.

Çünkü Başbuğ bunu ilk defa söylemiyor.

Mesela başlığa aldığım ifade İlker Başbuğ tarafından 15 Temmuz 2017 tarihinde FOX TV’de kullanıldı. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin birinci yıl dönümü gerekçesiyle yapılan ve yaklaşık 7.5 saat süren özel yayına katılan İlker Başbuğ ‘Cemaatle olan mücadelesini’ anlatırken bu ifadeyi kullandı.

7.5 sayfalık kaydın tamamı Youtube’da var. Ben size kolaylık olsun diye ifadelerin geçtiği yerin nokta adresini vereyim: 03.50.48 Vaktiniz varsa Başbuğ’un diğer açıklamalarına ve gazetecilerin ‘soru’larına bakabilirsiniz tabi ama bu bölümü izlerseniz son günlerin tartışma konusunun Başbuğ tarafından yıllardır ifade edildiğini görebilirsiniz.

Tr724@Tr724

➡️

‘Başbuğ: CMK değişikliğiyle Gülen elimizden alındı’

İlker Başbuğ, 2009’da Kayseri/Erzincan hattında kurulan komploları yıllar sonra itiraf etti

İşte ilk kez duyacağınız detaylar | @ademyarslan yazdı

https://buff.ly/2vnBiCX 27119:22 – 9 Şub 2020Twitter Reklamları’na ilişkin bilgiler ve gizlilik315 kişi bunun hakkında konuşuyor

BAŞBUĞ’DAN TARİHİ İTİRAF

Başbuğ muhtemelen 15 Temmuz sonrası kendini ‘zafer kazanmış komutan’ rahatlığında görüyordu ve FOX tv yayınında ‘çok rahat’ konuşmuş.  Sık sık Erdoğan’a iltifatlar yapmış. Ancak bir yer geliyor ki orada ağzındaki baklayı kaçırıyor.

Başbuğ aynen şunları söylüyor: “2009’da üç tane önemli olay var. Bir tanesi Kayseri’de Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın yürüttüğü soruşturma. Üç astsubay var tutuklanan. O astsubayların Gülen’le bağlantısı var. Biz buradan Fethullah Gülen’e gidiyorduk. 

Aynen onunla birlikte Erzincan’da İlhan Cihaner yürüttüğü bir soruşturma ile Gülen’e gidiyordu. Bu ikisi tepe noktada iken tam Haziran ayında karşımıza Islak İmza Davası çıktı. Bakın bu çok önemli.  26 Haziran 2009’da gece yarısı CMK 250’de bir değişiklik yapıldı. Ben Cumhurbaşkanımıza da söylüyorum. Acaba bu madde değişikliğini kim önerdi, kim yaptı ? Kayseri’de bizim Gülen’e ulaşmamız elimizden alındı.” 

FOX TV rejisi Başbuğ’un “CMK değişikliği ile Gülen elimizden alındı” sözlerini hemen alt yazı olarak ekrana getiriyor.

Uzunca bir süre bu ifade ekranda kalırken Başbuğ anlatmaya devam ediyor “ Bu bir kırılma noktasıdır ve yanlış olmuştur. Genelkurmay’ın görüşü de alınmamıştır”

Başbuğ’un anlatımlarından sözkonusu soruşturmalardan eş zamanlı hatta önceden haberi olduğu hatta yargılama sonucunda verilecek olan karardan dahi haberi olduğu anlaşılıyor.

Eğer Başbuğ ile röportaj yapan ben olsaydım “Yasalara göre hazırlık soruşturmaları gizlidir üstelik siz sivil bir savcının yürüttüğü soruşturmayı nereden biliyordunuz? Askeri savcıların da sadece ‘askeri amiri’siniz, yasalara göre soruşturmalara dair emir veremezsiniz. Gülen elimizden alındı ne demek ?” diye sorardım.

Bu yazının konusu değil ama Başbuğ’un kendi açıklamalarını baz alarak bile ‘içinde asker ve sivil kişilerin bulduğu yasadışı bir örgütlenmeyi sevk ve idare ettiği’ sonucuna varmak mümkün.

Erdoğan- Başbuğ geriliminden Armageddon çıkar mı?

Bülent Korucu -10 Şubat 2020 

YORUM | BÜLENT KORUCU

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un laf arasında söylediği iki cümle yapay bir fırtınaya sebep oldu. Her iki tarafın da Başbuğ’a -teşbihte hata olmasın- mayın eşeği muamelesi çektiğini düşünüyorum. O da bunun farkında ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın şutunu, göğsünde yumuşattı, yaklaşık 12 saat bekleyip etrafı gözledi, sonra cevapladı. Ergenekon yeni bir kalkışmayla ortaklığı bozup savaş açacaksa bunu Başbuğ üzerinden yapmalarını mümkün görmüyorum. Çünkü ona güvenmiyorlar.

Başbuğ kendisi ve başkalarının defalarca dile getirdiği bir iddiayı yine dengeci üslubuyla geveledi; ‘FETÖ’ öcüsünün siyasi ayağının AKP’de olduğunu ileri sürdü ve delil olarak da 2009’da çıkan bir kanunu gösterdi. Kanun önünde eşitlik, doğal yargıçlık ve mahkemelerin bağımsızlığı gibi temel ilkeleri çiğneyen imtiyazı, TBMM askerlerin elinden o tarihte almıştı. Başbuğ, bütün demokratikleşme taraftarlarının desteklediği düzenlemeyi de pek çok iyi şey gibi Cemaate havale etmiş oldu.

Konuşmadan tam altı gün sonra AKP Genel Başkanı Erdoğan, Başbuğ’u hedef aldı. Parti Grup toplantısında sarf edilmişti yani ayaküstü ağızdan kaçırılmış sözler değildi bunlar. Meclisi, milli iradeyi tehdit etmekle suçladığı eski komutana şöyle çıkıştı: “Parlamentonun hukukunu, hep beraber korumamız lazım. Bu, boru göstermeye benzemez. Parlamentonun hukuku boruyla sindirilemez. Emekli bir askerin peşine düşenler herhalde kendi geçmişlerinden utanıyorlar. Aksi halde böyle bir yanlışın içine düşmezlerdi”.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Erdoğan milletvekillerine “Bu düzenlemeyi bahane ederek Meclis’i itham altında bırakmıştır. Kendisini iyi tanırım. Hepiniz süratle dava açmalısınız” talimatıyla ev ödevi de verdi. Beklendiği üzre ‘Pavlov’un köpekleri’ suç duyurusu sırasına girdi. Oysa Erdoğan’ın herhangi birini içeri attırmak için suç duyurusuna ihtiyacı yok. Selahattin Demirtaş’tan Osman Kavala’ya, Mustafa Ünal’dan Can Dündar’a kadar binlerce şahit var. Kaldı ki daha dört ay önce Anayasa Mahkemesi’nin yargılama talebine ‘hayır’ cevabı verdi. Adama sormazları mı ‘madem boru değildi neden gereğini yapmadın?’ Ayrıca çıkardıkları kanun sadece kuvvet komutanları ve genelkurmay başkanına dokunulmazlık getirdiği halde birlikte yargılandığı 18 kişi de yararlandı. Bu da aslında Başbuğ’u korumaya dönük bir adım, zira ilk yargılamada maiyetinde çalışan askerler onun bilgisi ve emrini ifşa etmişlerdi. Onların mahkemeye çıkması reddedilemeyen delillerin ortaya saçılması demekti.

Bu taktik çatışmadan ‘Kıyameti koparacak Armageddon Savaşı’nın kıvılcımını gören arkadaşlara üzülerek katılamayacağım. Öncelikle Başbuğ’u Kağıttan Kaplan olarak gördüğümü şuraya tekrar bırakayım. (https://www.tr724.com/kagittan-kaplan-ilker-basbug-metamorfoz-portreler/ ) AKP Lideri’nin çıkışından sonra kullandığı korkaklık sınırında özenli dil dikkat çekiciydi. Sopayı Erdoğan’dan yiyip tepkiyi Abdullah Gül’e göstermesinin başka izahı yok. Şike yasası gibi pek çok olayda Gül’ü paspasa çeviren Erdoğan’ın adı geçen kanunla ilgili bunu yapmasını engelleyen ne vardı?

Erdoğan’ı 2010 öncesi süreçte devirmek isteyen yapı, Başbuğ’a güvenmiyor. Ona taktıkları  ‘kariyerist’ tanımlamasının Türkçesi koltuk düşkünü. Hem Genelkurmay Başkanlığına giden süreçte hem de görevdeyken tamamen egoistçe davrandığını düşünüyorlar. Darbe yapamadın bari istifa et baskısı görmüş ve direnmişti. Fikret Bila, Gül-Erdoğan-Başbuğ zirvesinden sonra yaptığı mülakatta sormuş ‘söz konusu değil’ cevabı almıştı. Halefi Işık Koşaner istifa etmişti ama Necdet Özel’in sivil otoritenin yanında durması sayesinde operasyon hedefine ulaşmamıştı. Başbuğ istifa etseydi sonuç farklı olabilirdi zira konjonktür ve arkasından gelen komutan buna müsaitti.

Tekrar edeyim, Ergenekon ortaklığı bozup savaş açacaksa bence Başbuğ üzerinden yapmaz. Sadece Erdoğan’ın gücünü ve koalisyonu bozma ihtimalini test ediyorlar. Aynı şeyi AKP Lideri için de söyleyebiliriz. İki taraf da elenselerle birbirini sınıyor. Ayrıca ikisi de tabanlarına bu ortaklıktan kaynaklanan hoşnutsuzluğu görmezden gelmediği mesajı veriyor. Yabana atılmaması gereken bir ihtimal de danışıklı dövüş; böylece hem sazanları toplamak hem de fay hatlarında birikmiş enerjiyi açığa çıkarmak istiyor olabilirler.

Bunlarda entrika bitmez, dikkatli olmakta fayda var.

Şeytan yargıç olsaydı…

Veysel Ayhan -10 Şubat 2020 

“Çiçek gibi insanların kalbini kırdınız, 
Bahçeleriniz bahar görmesin…” 
Ahmed Arif

YORUM | VEYSEL AYHAN

Ahmet Burhan 8 yaşında bir kanser hastası.

Babası KHK ile ihraç edilmiş, sonra tutuklanmıştı.

Uzun zamandır tedavi görüyor ve babasını göremiyordu.

Şöyle anlatmıştı:

“19 aydır babamı görmüyorum. Bir yıldır hastayım. Babama sarılmak ve iyileşmek istiyorum.”

Ama izin vermediler.

Şeytanı yargıç yapsanız bu izni verirdi ama onlar vermedi.

Annesi gözaltına alındı ve adli kontrolle serbest bırakıldı.

Ahmet, şimdi kanserin 4. evresinde.

Almanya’da tedavi umudu doğdu.

Yüzlerce insan destek oldu, tedaviyi finanse etti.

Fakat annesine pasaport vermediler.

70 yaşındaki babaannesi ile Almanya’ya gitti.

20 gündür oradaydı.

Günden güne eridi.

Her gün annesiyle telefonda konuştu.

Sürekli ağladı.

Annesi: “Oğlum ben de seni çok özledim. Geleceğim vallahi. Tamam anneciğim geleceğim, hem de Fatma Betül ile birlikte geleceğim.” dedi ama gelemedi.

“anne anne” diye sayıkladıkça eridi.

Şimdi tedaviye ara verip geri dönmek zorunda kaldı.Video oynatıcı00:0000:39

Dün onun “anne” feryadını dinledim.

Siz de mutlaka dinleyin.

“Kalbim dayanmıyor böyle şeylere” falan demeyin.

Dinlemek bir sorumluluk.

Bu, herkesin ayrı ayrı hesabını vereceği bir feryat.

Kimse bigâne kalamaz.

Dün, onun kayaları bile çatlatacak feryadını dinleyince bunu yazmak borç oldu.

Şeytan bile utanır merhamete gelirdi ama onların kalbi duymadı bile.

Her dilekçeyi reddettiler kuruyası elleriyle.

Yüzlerce bebeğin zindanların soğuk ve nemli betonlarında emekledikleri bir dünyada sözün artık bir hükmü kalmadı.

Ne desek boş.

Bari gökleri sarsacak bir dua…

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

ŞEYTAN’I UTANDIRACAK KADAR ALÇALANLAR…

Kimse “beddua etmek doğru değil” falan demesin.

Kur’an’da lanet edilenler var, Ebu Lehep gibi; kavimler var Âd, Semud gibi.

Hadis’te bir ay aralıksız sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı edilmiş beddua var.

Dileyen duasına “ıslah olacaklarsa” kaydını koyabilir.

Ben koymayı başaramadım.Video oynatıcı00:0000:13

1,5 yaşındaki Zeynep’in annesini insanlara sormayı bırakıp bir köpeğe “Köpek, annem nerede?” dediği gün bıraktım “ıslah olacaklarsa” kaydını.

İnsan cisimli canavarların kuvözdeki bir bebeği annesinden ayırdıkları zaman, anne sütü lavaboya döküldüğü gün vazgeçtim öyle duadan.Video oynatıcı00:0000:24

1 yaşındaki bebeğin koğuş demirlerini sarsa sarsa annesine ulaşmaya çalıştığı gün bıraktım öyle duayı.Video oynatıcı00:0002:17

7 yaşında çocuğun “Ben daha çocuğum anne, çocuğum! Yedi yaşında bir çocuğum ben! Benim kalbimden bir parça gitmiş anne, söyle ben nasıl dayanayım? O bunları hak etmedi! Babam gelsin, her şey düzelecek anne; babam beni okuldan alacak! Dokuz ay durdum, onuncu ay duramam artık anne!” diye ağladığında, insanların Şeytan’ı utandıracak kadar alçaldığını gördüm ve bıraktım öyle dua etmeyi.

Artık ağzıma “ıslah” falan almıyorum.

Bu zulümleri canavarca yapanlara beddua ediyorum.

Siz de edin!

İsterseniz şimdi bir kenara çekilip aşağıya eklediğim duayı edin.

İsterseniz gecenin bir yarısı kalkıp edin.

Ama ne olur edin!

Ailece, cemaatle veya kendiniz.

Fakirlikten kendini yakanların gündem olamadığı zavallı ülkede Ahmet de gündem olamadı.

Çocuklarına odun alacak para bulamayınca ıstırabından intihar eden annenin gündem olamadığı gibi.

Elimizden artık duadan başka bir şey gelmiyor.

Dua, her vicdan sahibinin boynunun borcu.

Ahmed’in feryadını telefonunuzdan tekrar dinleyin.

Diğerlerini de dinleyin.

Ve bu duayı okuyun!

Duygularınızı her şeyin gemi elinde olan Allah’a arz edin…

Kabulü için kıvranın, sancı çekin.

Ve sonunu da mağdurların kurtuluşu duasıyla bitirin:

ALLAH’IN LANETİ ÜZERLERİNE OLSUN!

“Allah’ım, Ahmet’in bu acılarla günlerdir kıvranmasına, göz yaşı dökmesine sebep olanları;

Başta cumhurbaşkanını,

Saray’daki müsteşarlarını ve destekçilerini,

Adalet ve İçişleri bakanı başta olmak üzere bütün bakanları,

Bu zulümlere itiraz edip hiç bir adım atmayan bütün milletvekillerini,

Olanlara tek kelime itiraz etmeyen Diyanet İşleri Başkanı’nı ve zulme seyirci kalan diyanet mensuplarını, müftüleri, vaizleri, imamları…

Bu zulümleri organize eden yüksek yargı mensuplarını, HSK üyelerini,

Ahmet’in babasını hapseden yargıçları ve emsallerini,

Annesine pasaport vermeyenleri ve emsallerini,

Yüz binlerce masumu fişleyenleri ve fişletenleri,

Tüm bu mağduriyetlerde rolü olanları, emniyet müdürlerini ve polisleri,

O illerde görevli valileri ve kaymakamları ve emsallerini,

Ahmet ve diğer tüm çocukların ve bebeklerin zindanlarda kalmasına seyirci kalan, görmezden gelen tüm medya mensuplarını, enkırmenleri, dindar geçinen yazarları, köşe yazarlarını; gazetecileri ve televizyoncuları ve bunların destekçilerini

“KAHHÂR” isminle kahret,

“KAHHÂR” isminle kahret,

“KAHHÂR” isminle kahret.

Ellerini ve dillerini kurut. 

Hz. Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) hürmetine;

Ululazm peygamberler hatrına;

Hz. Meryem, Hz. Asiye, Hz. Hatice, Hz. Aişe ve Hz. Fatıma hürmetine;

Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Ashab-ı Bedir, Ashab-ı Uhud ve 

o günden bugün bütün ehlullah hürmetine yukarıda saydıklarımın ahiretlerini ve dünyalarını Celal’inle karart,

En ağır kanserlerle, en şiddetli kemoterapi seanslarıyla feryad ede ede dünyadan, cehennemin en dibine bir an önce al;

Sadece zulmedenlere isabet edecek fitnelerle onların dünyalarını başlarına geçir!

Lanetini üstlerinden eksik etme!

Ülkenin üzerine çökmüş bu kara bulutları dağıt, masum ve mağdurlara kurtuluş ver.

Ahmet Burhan’a ve diğer mağdur hastalara nebiler nebisi Hz. Muhammed aleyhissalatu vesselamın nezdi Uluhiyetinizdeki müstesna değeri hürmetine mu’cizevi olarak sıhhat ve afiyet lutfeyle.”

Final sezonu

Tarık Toros -10 Şubat 2020 

YORUM | TARIK TOROS

Yalakalık zor zanaattır.

Doğru zamanlamayla, olması gereken tepkiyi vermezseniz gidersiniz.

Sanıldığı gibi “bol alkış”, müthiş tezahürat, mübalağa, “söylenen her şeyi onaylama” mesleği değildir yalakalık!

Esasen ne yapsanız boştur.

Çünkü…

Muktedirin her daim harcayacak yandaşa ihtiyacı vardır.

O yüzden yağcı kadroları sürekli yenilemek zorundadır.

Bir manada:

İktidarla toplum arasında köprüdür, dalkavuklar.

Krizlerde “Liderliğe çamur sıçramasın” diye birer birer feda edilirler.

Bir kısmı bunu bilir ve ömrünü uzatmaya çalışır.

Bunu yapmaya çalıştıkça da batar.

Döngü böyle sürer gider.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Mahalle, NTV’yi terk edeli çok oldu.

Şimdi CNN Türk için ağlaşıyor.

Erdoğan’ın…

Epeyce ehlileşmiş fakat arada “bacak arası” yapan Doğan grubunu dönüştürmesi gerekiyordu.

Mahallenin anlamadığı bu.

Gezi eyleminde penguen belgeseli yayımlayan, 17-25 Aralık’ta iktidarın yanında duran, 2015’ten sonra HDP’ye ekranını kapatan, 15 Temmuz’un “Allah’ın lütfu” olmasına hayli hizmet eden CNN Türk’ün yaptıkları artık yeterli değildi. 

Lideri kesmiyordu.

Orası “A Haber” gibi olmalıydı, Hürriyet de Sabah.

2013-2018 arasında (öncekilere tur bindiren) yandaşlık kurtaramadı Doğan’ı.

ABD’de Trump’ın canını sıkan CNN markası, Türkiye’de tüm imkanlarını Erdoğan için seferber ediyor ama mutlak mutluluğu getirmiyordu bi türlü.

Ayrıca…

Erdoğan’ın “ana akım” denilen tüm medyayı, gazete ve TV’leri ile konsolide etmesi gerekiyordu, öyle de oldu.

A Haber müdürünü CNN’in başına koydular.

Uçak kazası sonrası yayında Ekrem İmamoğlu’na teşekkür eden vatandaşın sözü kesiliyor, CNN Türk muhabiri çadırdaki deprem mağdurlarına “mutluyuz” dedirtmeye çalışıyordu.

Bunların daniskası A Haber’de oluyordu da, mahalle izlemediği için fark etmiyordu.

**

Şimdi ülke medyası, siyaseti, bürokrasisi ve elbette “karar odakları” müthiş bir ikilemle karşı karşıya.

İlker Başbuğ’un çıkışının ardından mahalledeki “yedirmeyiz” saflaşması dikkat çekici.

İsim isim vermeye bu yazının limitleri yetmez.

Siyasi ayak tartışması AKP’ye uzanacak.

AKP kendi icad ettiği terörle kendi kurgu mahkemelerinde yargılanacak.

Erdoğan farkında, bir temizlik için fırsat kolluyor.

Yeni bir “ürkütme”ye ihtiyacı var.

Düdük çaldı, maç başladı.

Seyri keyifli belki.

Ve fakat…

Ülkenin ve halkların ödediği/ödeyeceği bedel açısından kayıpları telafi edilemeyecek boyutta.

Giden gelmiyor.

**

Yalakalık zor zanaat.

Görev tanımı içinde:

Güçlüyü kestirmek, gücün yanında vakitlice hizalanmak var.

Şimdi kara kara bunu düşünüyorlar, emin olun.

**

2013’ten itibaren 6 sezon boyunca…

Suçüstü yapılmış iki yapılanmanın ortaklığı idaresindeki bir Türkiye izlediniz.

Kemerlerinizi bağlayın, final sezonu başladı.

Bebeği ile cezaevine atılan anne: Koca yüreklerin kaldıramadığını küçük yüreklere yüklüyorlar

Tr724 Haber Merkezi -9 Şubat 2020 

15 Temmuz sonrası bebekli ve hamile kadınlar cezaevlerine çocuklarıyla beraber girdi. Yasal engellere rağmen kadınlar ve çocukları cezaevlerine sistematik olarak mahkum edildi. Adalet Bakanlığı’na göre halihazırda cezaevlerinde özgürlüğüne kavuşamayan 780 bebek ve 3 bin çocuk var.

15 Temmuz sonrası önce öğretmen eşi tutuklanan ve sonra eşiyle aynı kaderi paylaşan ‘Gönül’ takma adını kullanan anne bebeği ile girdiği cezaevinde yaşadıklarını anlattı. Gönül, “Koca yüreklerin kaldıramadığını küçük yüreklere yüklüyorlar.” dedi.

Bebeğiyle beraber demir parmaklık ardında 40 gün geçiren Gönül, Euronews’ten Dilek Gül’e konuştu.

Gönül’ün söylediğine göre, gebeliğinin son günlerinde bebeğin sağlığı açısından bazı riskler vardı. Ancak, hastane yerine karakola gitmek zorundaydı. Çünkü eşinden haber alamıyordu. Ancak dört gün sonra ulaşabildi, temiz kıyafetler verdi.

Kısa süre sonra tutuklandı Gönül’ün eşi. İlk görüş gününde eşini ziyaret ettikten sonra, doğum için hastaneye gitti. İkinci görüş gününde de bu kez yeni doğan bebeği yanındaydı. Üçüncü görüş gününde tekrar bebeği ile yola düştü, bir sonraki görüş gününde de…

Sonrasında ise kendisi de sözde “fetö üyeliğinden” gözaltına alındı. Hakkındaki tanık ifadelerinden birinde Gönül’ün bir öğrenci evine erzak götürdüğüne dair bir suçlama vardı. Gönül, hakkındaki suçlamaları reddetti fakat tutuklanarak cezaevine kondu.

Cezaevine yenidoğan bebeği ile girdi

Sağlık sorunları olduğunu ve anne sütü ile beslenmesi gerektiğini ifade ettiği bebeğini ilk gün yayına alamadı; hafta sonu tatiline denk geldiği için cezaevi yönetimi çalışmıyordu. Pazartesi günü çocuğunun yanına gelebilmesi için dilekçe yazdı. Buluşmaları ise ancak salı günü mümkün oldu.

Sonrasında ise her ikisi için oldukça zor günler başladı. 40 gün cezaevinde bebeği ile kalan Gönül, bu süre zarfında çocuğunun pek çok şeyden mahrum bırakıldığını anlattı: “Yeterli malzeme yok, oyuncak yok, temiz hava yok, ilaç yok, yemek yok…”

780 bebek hapiste

Gönül, 40 gün sonra serbest bırakılınca bebeği de özgür kaldı ama Adalet Bakanlığı’na göre halihazırda cezaevlerinde özgürlüğüne kavuşamayan 780 bebek ve 3 bin çocuk var.

Yürürlükte olan yasalar bebeklerin ve çocukların cezaevine girmemesi için düzenlemeler öngörüyor.

5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 16/4. maddesi diyor ki: Hapis cezasının infazı, gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren 6 ay geçmemiş bulunan kadınlar hakkında geri bırakılır.

İnsan hakları savunucuları: Ya cezalar ertelensin ya da tahliye edilsinler

Yasaya göre, bebek altı aylık oluncaya kadar anne cezaevine konulamaz. Çünkü cezaevleri koşulları buna uygun değil.

İnsan hakları savunucularına göre aslında annelerin elektronik kelepçe takılarak tahliye edilmesi ya da cezalarının ertelenmesi bir yöntem ama uygulanmıyor.

Son olarak İnsan Hakları Derneği (İHD) bir kez daha konuyu gündeme getirdi. İHD İzmir Kadın Komisyonu, cezaevlerinde olan hamile ve çocuklu kadınların yasadan gelen haklarını kullanarak tahliye edilmelerini istedi.

İnsan hakları savunucularının yanı sıra kadın hakları savunucuları da bu yöntemle kadınlara ve çocuklara şiddet uygulandığı görüşünde.

HABERİN DEVAMI İÇİN TIKLAYIN

Riskli doğuma 10 gün kaldı: Hamile Elif Tuğral cezaevinde tutulmaya devam ediyor

Tr724 Haber Merkezi -10 Şubat 2020 

Tutuklanarak İzmir Şakran Cezaevine gönderilen hamile tutuklu Elif Tuğral’ın doğumuna 10 gün kaldı. Hastane 21 Şubat 2020 tarihine sezeryan doğum için karar verirken tüm başvurulara rağmen Tuğral cezaevinde tutulmaya devam ediyor.

Tuğral’ın eşi Nuri Tuğral doğum yaklaştıkça endişelerinin artığını vurguluyor. “Eşimin doğumuna cok az bir süre kaldı rahatsızlığından dolayı doğum da hastaneye cok hızlı biri şekilde gitmesi gerekiyor. Fakat cezaevinde hastane 2 saat. Bebeğimizin ve eşimin hayati riski var.” ifadesini kullanıyor.

Genetik kan pıhtılaşması sorunu nedeniyle hamileliği süresince her gün iğne olan Elif Tuğral’ın doğumu da risk taşıyor. Aynı hastalığa sahip ablası, bebeğini 9. ayında bu yüzden kaybetmiş.

Tuğral’ın eşi Nuri Tuğral sosyal medya hesabı Twitter’dan yaptığı paylaşımlarla eşinin durumuna dikkat çekti:

Nuri tuğral@Nuri53176021

10 gün sonra bir oğlum dünyaya gelecek. Adını Enes koyduk ve ben tüm bunların heyecanını değil, sıkıntısını, stresini yaşıyorum. En son 2850 gram olduğunu söylemişti eşim. İnşallah ikisi de sağ salim şekilde eve dönerler.

HamileTutuklu ElifTuğral

Resmi Twitter'da görüntüle

53714:17 – 9 Şub 2020Twitter Reklamları’na ilişkin bilgiler ve gizlilik560 kişi bunun hakkında konuşuyor

“10 gün sonra bir oğlum dünyaya gelecek. Adını Enes koyduk ve ben tüm bunların heyecanını değil, sıkıntısını, stresini yaşıyorum. En son 2850 gram olduğunu söylemişti eşim. İnşallah ikisi de sağ salim şekilde eve dönerler.”

“Büyük oğlu Hilmi’nin 4 yaşında olduğu söyleyen baba Tuğral, “Evde heyecanla annesini ve 10 gün sonra doğacak kardeşi Vehbi Enes’i bekliyor. Annen gelince inşallah yüzündeki gülücükler daha da artar oğlum.”

Gergerlioğlu: Bu ihmal hamile kadını öldürebilir

HDP’li vekil ve Meclis İnsan Hakları Komisyonu üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, yaşatılan ihmalin hamile bir kadını öldürebileceğini söyledi. Gergerlioğlu, “Bu ihmal hamile kadını öldürebilir.! Hem de hamile yasal olarak cezaevinde olmamalı!” dedi.

Türkler hala millet mi?

Mehmet Efe Çaman -10 Şubat 2020 

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Biliyorum, yazının başlığı oldukça provokatif. Ancak bu sorunun sorulması gerekiyor. Çünkü Türkiye toplumu bir arada yaşama iradesini yitirmiş görünüyor. Ortak sorunlara beraber çözüm bulmayı başaramıyor. Günümüz Türkiye’sinde herkesin üzerinde uzlaştığı ortak bir gelecek hedefinden bahsetmek son derece güç. Biz duygusu eridi. Birbirinde tahammül edememe durumu çok yaygın! Ötekileştirilenler arası ilişkiler durumu arz eden bir sosyoloji hâkim. Bu durumda artık “Türkler hala bir millet mi” sorusunu sormayacak mıyız?

Türkiye halkından bir ulus yaratma projesi başarısız oldu. Bunun teşhisini koymak, adını koymaktan daha önemli. Ulus inşası Cumhuriyet’ten önce başlamıştı. Osmanlı döneminin sonları yaklaşırken, Osmanlıcılık ve İslamcılık kaybeden ideolojiler oldu. Çünkü ön plana çıkardıkları kimlikleri tutmadı. Evet, İmparatorluk bakiyesine Osmanlı vatandaşlığı verildi, ama insanlar bu kimlik altında birleşemedi. Evet, Osmanlı bakiyesinin çok önemli bir bölümü Müslüman’dı. Ancak İslam kimliği Arapları, Boşnakları, Arnavutları, Kafkas Müslümanlarını ve diğer irili ufaklı Türk olmayan Müslüman grubu Osmanlı devleti içinde tutmayı başaramadı. 1900’lerin başında dağılmakta olan sadece İmparatorluk değildi. Halkı bir arada tutacak maya da kalmamıştı. Aydınlar, Saray, askeriye, ilmiye, tıbbiye, okumuş ne kadar kesim varsa hepsi milliyetçiliğe tutunmaya yönelecekti. Öyle de oldu.

1919’da Samsun’da başlayan Milli Mücadele, Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojilerinin reddine dayanıyordu. Bunu açıktan söylemese de, Osmanlı kökleri ve İslam’la olan kültürel bağ sadece Türk milli mefkûresini halka daha çabuk kabul ettirmek için birer araç olarak kullanıldı. Elbette birincisi daha zayıf, ikincisi daha güçlüydü. Böylece başlangıçtan itibaren Müslümanlık milli Türk kimliğine eklemlendi. Ayrıca bunu yapmamın bir etnik mühendislikle de alakası vardı. Kürtlerin Türkiye’de tutulması için hem varlıklarının reddi, hem de İslam üzerinden aidiyet güçlendirmek zaruriydi. Özellikle Kurtuluş Savaşı başlarında bu strateji izlendi. Kürtlere muhtariyet veya en azından kültürel haklar vaat edildi. Dahası, zaten son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın devamı olan Büyük Millet Meclisi, bunu bir olağan durum olarak kabul etti.

İşler 1923’te Cumhuriyet’in ilanına kadar üç aşağı beş yukarı böyle devam etti. Böylece Kürtlerin Türkiye halkının esasını oluşturduğu tezi, Lozan’da sınırlar çizilirken de Batılı aktörlere karşı tez olarak sunuldu. Buna göre tüm Müslümanların Türkiye sınırlarında asli unsur olmaları ilkesine göre hareket edildi. Yüz yıllarca bunu uygulayan Osmanlı Millet Sistemi’ne aşina olan Batı, bunu fazla yadırgamadı. Böylece yeni Türkiye, Türk ve Kürt grupları bir araya getiren bir milli proje olarak doğdu. Fakat bu durum kalıcı olmadı.

1930’lara gelindiğinde etnik kafatasçı Türk millet inşası gündemdeydi. Türklerin beyaz ırktan uygarlık taşıyıcı bir millet olduğu tezi (Türk tarih tezi) kabul edildi. Kürtlerin Türk olduğu kabul edilmeye başlandı. Türkleştirmenin temelleri atıldı. 1917’de Ermenilerin yok edilmesi ilk etnik temizlikse, Rumların ve diğer azınlıkların yok edilmeleri veya sürülmeleri ikinci, Kürtlerin asimile edilmesi ise üçüncü etnik temizlik oldu. Böylece Anadolu’nun etnik homojenleştirilmesi resmi politika olarak uygulandı. 1990’lara kadar Kürtler asimile olmadılar. 2000’lerde etnik olarak Türklerden farklı oldukları Türkiye tarafından resmen kabul edilene kadar varlıkları ve dilleri reddedildi. 2000’lerde başlayan liberalleşme ve demokratik açılımlar, AB süreci ve onun Kopenhag Kriterleri, bu politikaları değiştirdi. Tıpkı vesayet düzeninin yıkılması gibi, tüm bunlar askeriyenin (kemik ulusalcı Kemalistlerin) devletten tasfiye edilmesiyle başarılmıştı. Kemalist ulusalcılar bu nedenle AB reformlarına daima karşı koydular. AB reformlarını AB’ye verilen taviz olarak algıladılar. Bunu tabanlarına bu şekilde gösterdiler. Bu nedenle özünde Batıcı ve seküler olan Kemalist taban, Batı’yı ve onun demokrasi standartlarını bir türlü benimseyemedi.

Böylece Türkler kendi aralarında bölündü.

Mütedeyyinler İslamcılaşarak Cumhuriyet’in seküler Batıcı milli kimliğine karşı oldular. Milli Nizam Partisi ve devamı, AKP’ye kadar hep bu felsefeyle var oldu. 2002-2013 yılları arasındaki AB reformları, kemik Kemalist ulusalcı kadroyu tasfiye etmek için AB’nin ipine sarıldı. Belki içlerinde bir bölüm bunu cidden gönülden arzu etti. Fakat çok önemli bir oranı AB sayesinde vesayetin bitmesi ve daha İslami bir Türkiye için çalıştı. Cemaat bu iki grubun ikisinden de etkilendi. Gülen Cemaati’nin bir bölümü AB standartlarını insan hak ve özgürlükleri bazında desteklerken, önemli bir bölümü devlette “müspet insan” oranı artsın diye İslamcı bir refleksle bu süreci destekledi. Bu ayrım, bir nevi Kemalistlerin AB sürecine yönelik şüphelerine zemin oluşturur nitelikteydi. Ortada bir kimlikler savaşı vardı. Herkes Türkiye’yi kendi istediği formata sokmaya çabalıyordu.

2000’lerde Türkiye ciddi bir kutuplaşma yaşadı. Yukarıdaki kimlikler birbirinden ayrıştı. Toplum laikler ve dindarlar, Türkler ve Kürtler, Sünniler ve Aleviler gibi keskin hatlarla bölünmüş oldu. Nasyonalistler, milliyetçiler (ülkücüler) ve ulusalcılar (Kemalist laik milliyetçiler) olarak bölündü. Nasyonalistler kendi aralarında bile nasıl bir Türklük sorusuna yanıt veremiyordu. 1980’lerden itibaren PKK ve Kürt siyasi hareketi Kürtlerin asimilasyonunu başarısız çıkarmıştı. Böylece yukarıdaki bölünmelere bir de coğrafi kırılma hattı eklendi. Güneydoğu Anadolu bir OHAL bölgesi oldu. Kürtlerin kimlikleri betonlaştı. Türklerden tümden ayrıldı.

Osmanlı sonunda birleştirilmeye çalışılan halk artık parçalara ayrılmıştı. Türkler kendi aralarında seküler-İslamcı, Sünni-Alevi olarak ayrışırken, Kürtler de kendi aralarında aynı fay hatlarında bölündü. Buna her iki halkın da kentsel-kırsal bölünmesi eklendi. Üzerine sınıfsal farklılıkları da eklediğinizde, santrifüj etkisi kat be kat artmış oluyordu. Zaten yapay bir kimlik olan Türklük, böylece tüm ülke sathını kapsamayan, kendi içinde ufak parçalara ayrışan, birleştirici olma özelliğini tümden yitiren bir kimlik haline dönüştü. Etnik Türkler de kendi kökenlerini sorgulamaya başladı. Liberal Türkler Kürtlerin kimliksel haklarını savunurken, Ülkücüler bunu bir ihanet olarak görüyordu. Ayrışmalar çatışma potansiyeli üretmeye gebeydi.

AKP’nin 17 Aralık’ta suçüstü yapılmasıyla beraber, bu ayrışma hatlarına Cemaat de eklendi. Böylece İslami köklerden gelen ve geneli Türk olan bu hareket de mozaikten kanırtılarak kopartıldı. Kürt politikalarında 1990’ların gerisine dönen yeni politikalar, Kürtlerin artık Türkiye siyaseti içinde ortak çözüm bulma tezlerinden iyice uzaklaşmasına neden oldu. Radikalleşme ve otoriterleşme toplumsal fay hatlarını devamlı rahatsız etti. Var olan yaraları kaşıdı. Ortak kimlik gittikçe azaldı. Tutkal etkisi bitti. Devletin laçka olmasıyla beraber, Türk kimliğinde çok mühim ve işlevsel bir kurum da işlevini yerine getiremez olunca, ipler koptu.

Bugün Türkler (Cumhuriyet’in projesi olarak) aralarında birlik olmayan bir halk görünümünde, fiziksel olarak aynı topraklarda var olsalar da kendi aralarında asla bir “millet” görünümünde değildir. Aralarında ciddi husumetler olan ve beraber yaşamak zorunda olan yapay bir topluluklar bileşkesi olarak görünmekteler. Paralel toplumlar ortaya çıktı. Hâkim birleştirici değerler minimuma indi. Bu çok ciddi bir sorundur. Rejim bunu tetiklemiş ve kronikleştirmiş de olsa, bu iş rejimle bitecek bir mesele değildir artık.

Türkiye’de ortak bir millet oluşturma (millet inşası) süreci başarısız olmuştur.

92. Oscar Ödülleri’ne ‘Parazit’ damgası

Tr724 [Haber Merkezi] -10 Şubat 2020 PAYLAŞAA

Bu yıl 92. kez verilen Akademi Ödülleri sahiplerini buldu. Los Angeles’taki Dolby Tiyatrosu’nda gerçekleşen ödül töreninde ‘En İyi Yönetmen’ ödülü Parazit filmiyle Bong Joon-Ho oldu. En İyi Erkek Oyuncu, Joker filmindeki performansıyla Joaquin Phoenix seçildi.

İlk açıklanan ödül En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında oldu. Ödülün sahibi Once Upon a Time in Hollywood filmindeki performansıyla Brad Pitt.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülü sahibi Marriage Story filmiyle Laura Dern oldu.

En İyi Animasyon Film: Toy Story 4

En İyi Uluslararası Film ödülünün sahibi Güney Kore’nin Oscar’a aday gösterilen ilk filmi Parazit oldu.

En İyi Özgün Senaryo: Parazit filmiyle Bong Joon Ho ve Han Jin Wo

En İyi Uyarlama Senaryo: Jojo Rabbit

En İyi Sinematografi: 1917 – Roger Deakins

En İyi Görsel Efekt: 1917

En İyi Film Kurgusu: Ford v Ferrari – Michael McCusker & Andrew Buckland

En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı: Bombshell

En İyi Özgün Müzik: Joker – Hildur Guðnadóttir

En İyi Özgün Şarkı: (I’m Gonna) Love Me Again – Rocketman (Elton John & Bernie Taupin)


Bir gecede ikinci Oscar’ı kucaklayan Güney Koreli yönetmen Bong Joon-ho, ‘En İyi Yönetmen’ ödülünün de sahibi oldu.

Bong, konuşmasında “En İyi Uluslararası Film Ödülü’nü aldıktan sonra ‘bu kadar’ deyip rahatlayabilirim diye düşünmüştüm” ifadelerini kullandı.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *