‘Göstermelik önlemler’ krizi derinleştiriyor: ‘Taş mı yiyelim?’

İşkence gören genç kızları tutuklayan operasyonel zihniyet!

Ramazan Faruk Güzel -21 Mart 2020 

YORUM | RAMAZAN F. GÜZEL

Türkiye’nin şu an en büyük meselesi ne Koronavirüs ne de deprem. En öncelikli ve önemli meselemiz Adalet! Adaletin, demokrasinin ve hukukun olmadığı yerde diğerlerinin sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşması imkânsız!

28 Şubat darbesinin yıldönümünde 19-20’li yaşlarında çoğunluğu kız, 56 üniversite öğrencisi gözaltına alınmış, Ankara Emniyet Terör Şubesi’nde işkenceler yapılmaya başlamıştı! İsnat edilen suç ise, “Gülen Hareketi mensubu olmak”! Yaşananlarla ilgili Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi’ne bağlı baro avukatları, işkenceye maruz kalan mağdurlardan biri ile görüşme talep etmiş, reddedilince de 6 Mart 2020 tarihinde buna dair 3 sayfalık bir tutanak hazırlamıştı.

Tutanağa geçirilen kötü muameleler şunlar:

  • Beşerli gruplar halinde karanlık bir odaya alınan genç kızlar iç çamaşırları kalana kadar soyuldu, 
  • Ters kelepçeler takıldı,
  • Başlarına siyah poşet geçirilerek havasız bırakıldı ve bu sürekli olarak tekrarlandı,
  • Elinde eldiven olan bir kişi, başı poşetli kızlara, “Elimde kerpeten var, tırnaklarınızı çekerim, üzerime kan sıçramasın, konuşun, bizi fazla yormayın” şeklinde tehditlerde bulundu,
  • Bu kızlara sürekli olarak küfürler edildi, yumruklandı ve cinsel tacizde bulunuldu! Bu işkenceler yüzünden ayakları kırılanlar oldu.
  • Gözaltında işkence gören bu genç kızların arasında bir de MS hastası olduğu, ilaçları verilmediği için hayati tehlike altında olduğu ifade edildi.
  • Bütün dünyada kadınların günü kutlanırken halen bu genç kızlara yapılan işkencecilere ne ülke içinde ne de ülke dışında “dur” diyecek kimseler çıkmadı…

Sonradan bu öğrencilerden 19’u Ankara 8. Sulh Ceza Hakimliği tarafından tutuklandı. Ankara 8. Sulh Ceza Hakimliğinin tutuklama kararında tek satır gerekçe yok!

Merak ediyorum; 19-20 yaşlarındaki üniversite öğrencilerine işkence yapmak ve akabinde öğrenci olduklarına bakmadan tutuklayarak cezaevine gönderecek kadar nasıl kötü olabilir bir insan? Tutuklama kararında imzası olan Hakim Eren Şen hakkında kısa bir araştırma yapınca “demek ki olabiliyormuş” demekten kendimi alamadım.

Meğer Ankara 8. Sulh Ceza Hakimi Eren Şen sıradan biri değilmiş.

Ankara 8. Sulh Ceza Hakimi Eren Şen

Gelin kim olduğuna birlikte bakalım.

Kimdir, nasıl gelmiştir oraya, oraya gelinceye neler yaşamıştır?

Bundan yaklaşık 4 ay kadar önce değerli TR724 yazarı gazeteci Adem Yavuz Arslan, “Sıkıyönetim direktifindeki ‘hata’ darbecileri deşifre etti” başlıklı önemli bir yazı kaleme almıştı.

Yurtta Sulh Konseyi’nin her yere faksladığı yazı ile 2015’lerde Karargâh’ta yapılan fişlemelerin bire bir/ hatalarıyla birlikte aynı olduğuna dair… İşte o hâkim Şen, o bahse konu fişlemelerin elebaşlarından birisiydi. İlginçtir ki Eren Şen’in adı, Yurtta Sulh Konseyi’nin darbe sonrası görevlendirilecekler listesinde de geçiyor!

Eren ŞEN, 1987 doğumlu, 2010 yılında askeri hâkim olarak mesleğe başlamış, 2014 yılına kadar Cemaat’in içindeymiş gibi hareket etmiş birisi. 17/25 Aralık 2013 Yolsuzluk Operasyonundan sonra AKP’li Mustafa Şentop’un yanına gitmiş ve “itirafçı/işbirlikçi” olmayı teklif etmiş.

Bu görüşmeden sonra kendisi gibi askeri hakim olan Albay Mehmet Yüzbaşıoğlu ve halen Deniz Kuvvetleri Adli Müşaviri olan Hakim Albay Taner Güçlü ile bir fişleme ekibi kurmuşlar. Biri Deniz Kuvvetleri’nde, biri Karargâhta biri de Jandarma Komutanlığı bünyesinde görev yapan bu isimlerin bir araya gelmesi hayatın olağan akışına aykırı.

Albay Mehmet Yüzbaşıoğlu

Ve bu ekip son 10 yıl içinde askeri hâkim ve savcı alımlarında 60 puan ve üstü alan herkesi fişlemişler. Ne garip bir tesadüf (!) ki, Eren Şen de o sınavların birinde birinci olmuş! Buna dair Sözcü Gazetesi’nin 5 Haziran’da yayımladığı “AKP’nin kurmayı kefil oldu, FETÖ’den gözaltına alınan askeri hâkim serbest kaldı” başlıklı bir habere konu olmuştu.

Haberde, AK Parti Milletvekili Mustafa Şentop’un Ankara Savcılığı’na verdiği ifadede, “FETÖ”den gözaltına alınan Genelkurmay Askeri Savcısı Hâkim Üsteğmen Eren Şen için “FETÖ’cü değil” diye kefil olması üzerine Şen hakkında takipsizlik kararı verildiği yazılıyordu.

Halbuki Eren Şen’in dosyasında gizli tanık ifadeleri ve ankesör iddiaları da var. Yani AKP yargısının kriterlerine göre dosyası dolu! Ama hemen herkesi meslekten atarlarken, hakkından böylesine ciddi iddiaların olduğu birileri listelerden çıkarılıyor!

**

Eren Şen’in üniversite yılları da tam bir muamma!

  • Önce Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne giriyor.
  • Oradan Konya Selçuk Üniversitesi’ne geçiyor…
  • Nasıl oluyorsa bir anda İstanbul’da okumaya karar veren Şen, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesine geçiş yapıyor.
  • Orada da öğretim görevlisi olan Mustafa Şentop ile bir şekilde tanış(tırıl)ıyor.
  • O sıralar Gülen Cemaati ile dirsek temasında olan Şen, aynı zamanda Şentop üzerinden AKP’lilerle de irtibat halinde… Baştan beri Cemaat’in içine köstebek olarak mı yerleştirildi, yoksa sonradan mı devşirildi, bu konu tartışmalı…

Görevde olduğum zaman bana da teklif edildiğinden biliyorum ki birçok yargı mensubuna cemaat aleyhine itirafçı/işbirlikçi olma teklifleri götürülmüştü. “Eğer kendileri ile çalıştıkları takdirde ihraç edilmeyeceği, varsa bir soruşturması kapatılacağı, hatta iyi görevlere bile getirilebileceği” gibi teklifler…

İşte bu Eren Şen, askeri yargıdaki görevi bittikten sonra adli yargıya geçiriliyor. Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde üye hâkim olarak kısa bir süre görev yaptıktan sonra, geçtiğimiz yıl temmuz kararnamesi ile “Terör ve Örgütlü Suçlar bakımından büyük öneme sahip” olarak ifade edilen Ankara 8. Sulh Ceza Hakimliğine getirilmiş. Bu kritik atama da Sözcü Gazetesi’ne “Yargıda, FETÖ ile mücadele konusunda önemli atama!şeklinde yansımıştı.

Haberde, Şen’in Sulh Ceza Hakimliğine geçişinin TSK tarafından olumlu bir gelişme olarak karşılandığı” ifade edilmişti. Yani özetle Karargâh tarafından, üniversiteli genç kızlarının tutuklanması gibi hassas operasyonlar için özel olarak seçilmiş bir isim idi Eren Şen!

VELHASIL

Eren Şen gibi çok sayıda özel seçilmiş operasyonel tipler var. Kiminin zaafından, kiminin korkusundan faydalanarak çok veballi işler yaptırıldı onlara…

Yeri geldikçe bu tipleri sizlerle paylaşacağım.

Bize düşen, tarihe böyle şerhler, notlar düşmek.

Elimden gelebilen de şimdilik bu!

‘Göstermelik önlemler’ krizi derinleştiriyor: ‘Taş mı yiyelim?’

İlker Doğan -21 Mart 2020 

HABER-YORUM | İLKER DOĞAN

Koronavirüs salgınının neden olduğu sağlık ve ekonomi krizi kendini hissettirmeye başladı. Sağlık Bakanlığı, dün öğleden sonra 81 ile genelge gönderdi. Genelgede aciliyeti olmayan ameliyatların uygun bir tarihe ertelenmesi istendi. Zira uzmanlara göre önümüzdeki birkaç hafta içinde bugün 670 olarak açıklanan vaka sayısının onbinleri bulma ihtimali çok yüksek.

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı ‘Ekonomik İstikrar Kalkanı’ sadece işverenin yüzünü güldürdü. Hane halkına doğrudan temas eden tek bir madde bile yok. Çalışan ve işsiz kesim unutulmuş. Oteller, lokantalar, AVM’ler bir bir kapanıyor. Sadece son 10 gün içinde işsiz sayısına binlerce yeni kişi eklendi. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, ‘herkesin kendi OHAL’ini ilan etmesi gerektiğini’ söylüyor. Bakan’a göre 2-3 hafta ‘kişisel OHAL’ ilan edilmeli. ‘Asgari ücretle çalışan bir işçi bunu nasıl yapacak’ sorusu cevapsız.

Uzmanlar çok yakın bir tarihte vaka sayısının onbinleri bulacağını anlatıyor. Bu durumda tıpkı diğer Avrupa ülkeleri gibi OHAL’i zorunlu hale getirecek. Önlemlerde bir günlük gecikme, binlerce yeni vaka anlamına geliyor. ‘İstikrar Kalkanı’ paketinde unutulan çok sayıda küçük esnaf, OHAL döneminde batacak. Bugün resmi olarak 4 milyon 469 bin kişi olarak açıklanan işsiz sayısının birkaç hafta içerisinde 6 milyonu geçmesi içten bile değil.

Tüm dünyada yeni tip koronavirüsten ölenlerin sayısı 11 bine yaklaştı. Özellikle İtalya’da virüs sağlık sistemini felç etmekle kalmadı, ekonomik olarak da ülkeyi yere serdi. İtalya, toplam ölü sayısının 4 bin 32’ye ulaşmasının ardından en fazla ölümün yaşandığı Çin’i geride bıraktı. İspanya’da 1.000’i aşan ölü sayısı, Fransa’da ise 400’e dayandı. Bir çok ülkede ‘OHAL’  ilan edildi. Virüsün yayılmasını önlemek içni sokağa çıkma yasağı getirildi.

ACİL OLMAYAN AMELİYATLAR DURDURULDU

Uzmanlara göre Türkiye, krizi en az zararla atlatan Singapur ya da Güney Kore olma şansını çoktan kaybetti. Yeni temenni ‘İtalya’ olmamak ancak veriler Türkiye’nin hızla ‘yeni bir İtalya’ olma yolunda ilerlediğini gösteriyor. Vaka sayısı (resmi rakamlara göre) sadece 8 günde 1’den 359’a yükseldi. Resmi olmayan rakamlara göre ise binlerce vaka var. Sağlık Bakanlığı’nın dün yayınladığı genelge dikkat çekiciydi. Zira genelgeye göre ‘acil olmayan ameliyatların durdurulması’ isteniyordu. Söz konusu genelge, ‘gelmesi beklenen felakete hazırlık’ olarak yorumlandı.

TÜRKİYE OHAL İLAN ETMEMEK İÇİN İNAT EDİYOR

Virüsle mücadele eden ülkelerin en temel özelliği, krizin başında sert tedbirler almış olması. Singapur, Hong Kong, Güney Kore… Bu ülkelerde acilen OHAL ilan edildi ve bölgesel olarak sokağa çıkma yasakları getirildi. Sadece bu ülkelerde değil, Almanya, İspanya, Yunanistan, Fransa, İtalya, Bosna Hersek… ‘Önce sağlık’ diyen bu ülkeler OHAL ilan etti, yasağı delenlere yönelik sert tedbirler aldı. Uzmanlar da virüsle mücadelede en etkili yöntemin OHAL ve virüsün yayılmasını engellemek için ‘seyahat kısıtlaması’ olduğunu söylüyor. Ancak AKP rejimi tıpkı cezaevleri konusunda olduğu gibi bu konuda da direniyor.

EKONOMİ YERLE BİR OLUR ENDİŞESİ

AKP’nin OHAL, sokağa çıkma yasağı ilan etmemek için direnmesinin temel sebebi ekonomik darboğaz. İktidar temsilcileri de ekonominin çıkmazda olduğunu biliyor. Kasada para kalmadı. İhtiyat akçesi bile kullanıldı. Rejim, zaten yerlerde olan ülke ekonomisinin muhtemel bir OHAL’de dibi göreceğini düşünüyor. Haksız da sayılmaz. Zira küçük esnaf zaten zar zor ayakta duruyor. Muhtemel bir ‘OHAL’ bugün resmi olarak 4 milyon 469 bin kişi olarak açıklanan işsiz sayısının sadece bir kaç hafta içinde 6 milyona dayanması anlamına geliyor. Bu krizin üzerinin ‘algı operasyonlarıyla’ örtülmesi, onlarca tv kanalı ve gazetesi olan AKP için bile zor. Ancak krizin, ‘sokağa çıkma yasağı’ ilan edilmeden aşılması da mümkün değil. AKP rejiminin işi zor…

PAKETTE ÇALIŞANLAR YOK!

AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın bir kaç gün önce açıkladığı ‘İstikrar Kalkanı’ paketi, sadece büyük çaplı işvereni mutlu etmeye yetti. Müteahhitlerin de unutulmadığı pakette, çalışan ve küçük esnaf için hiç bir şey yoktu. Pakete göre, işsizler için kurulan işçi fonu istihdamı geliştirme adına işverene veriliyor. ABD’de, Kanada’da, Fransa’da ve Almanya’da vatandaşlara doğrudan para akışı sağlanıyor. Ancak AKP’nin ‘kalkan’ paketinde, somut olarak vatandaşın hayatına yansıyacak hiç bir düzenleme yok!


Ciddiyetten uzak ‘İstikrar Kalkanı’ paketi

‘İstikrar Kalkanı’ paketine göre en düşük emekli aylığı bin 500 liraya çıkartılacak. Türkiye’de bugünkü ekonomik şartlarda bu parayla geçinmek mümkün mü? İktidar bunu ‘önlem’ olarak sunuyor. Ertelemelerin tamamının da ‘sermaye’ kesimine yönelik olması dikkat çekici. Sokaktaki, işsiz vatandaşı, hane halkını doğrudan ilgilendiren tek bir madde yok! Hava yollarının iç hatlardaki KDV’si yüzde 18’den yüzde 1’e indirilmiş pakette. İnsanlar evinden çıkamıyor ki, seyahet etsin… Bu arada elektrikteki, doğalgazdaki, sudaki ve en önemlisi gıda maddelerindeki yüzde 18 KDV olduğu gibi duruyor! Paketin 10. maddesi en ilginç olanı; 500 bin liranın altındaki konutlarda kredilendirilebilir miktarı yüzde 80’den yüzde 90’a çıkartılıyor. Asgari peşinat yüzde 10’a çekiliyor. Eskiden yüzde 20 idi. Bu maddenin korona virüsle mücadele ile nasıl bir ilişkisi olduğunu kimse çözemedi! Ücretsiz izne çıkarılan, yevmiye ile çalışan ya da işsiz kalan binlerce insan var. Ancak iktidar, bu insanların kredi kartı, tüketici ve ihtiyaç kredi ödemelerini 3 ay ertelemeyi ya da yeniden yapılandırmayı da düşünememiş…

Zindanda biyolojik silah olarak Kovid-19

Mehmet Efe Çaman -21 Mart 2020 PAYLAŞAA

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Hayır, bu yazıda Türkiye’de bazı İslamofaşist veya Kemalofaşist çevrelerin ciddi olarak inandığı Kovid-19 virüsünün biyolojik silah olduğuna dair safsataları işlemeyeceğim. Zaten bu tür komplo kuramlarının dışında da yeterince geniş ölçekli bir kâbus yaşıyor gezegen. Yaşanan diğer bir kâbussa, bu tür bir korku filmi senaryosu gerçek olmuşken, Türkiye’de faşizan bir yönetim olması! Otoriterleşen Türkiye’de sadece devletten sağlıklı bilgi almamak değil problem. Ya da yalnızca Kovid-19 önlemleri almayıp vatandaşını büyük bir trajediye sürükleyen basiretsizlik ve alçaklık da değil esas konu. Bunlardan çok daha vahim olmak üzere, devletin eline telsi olmuş yüz binlerce tutuklu ve mahkûm, son derece gayri insani koşullarda, Türkiye sathına yayılmış yüzlerce cezaevinde ölümle yüzyüze. Baskılar, işkenceler, insan hakları ihlalleri, hukuksuzluk, sistematik olarak yapılmakta ve almış başını gidiyor. Fakat özellikle bu küresel salgında, içeride balık istifi gibi, kapasitelerinin iki-üç katı mahkûmla dolu hapishaneler, Kovid-19 salgınında içeride çok ciddi bir tehlikeye neden oluyor. Dünyada birçok ülke bu salgında hapishanelerde büyük bir facia meydana gelmesin diye ceza ertelemesi yaparak mahkûmları kriz sona erene dek serbest bırakırken, Türkiye rejimi bilakis bu epidemi esnasında “krizi fırsat olarak” algılıyor. Canice, sosyal soykırıma tabi tutulmuş siyasi mahkûmları ve tutukluları içeride tutmaya devam ederek, Kovid-19’u bir biyolojik silah olarak kullanmayı planladıklarını düşünüyorum.

Türkiye 1980’lerin sonundan itibaren ölüm cezalarını infaz etmedi. 2000’lerin başlarında Avrupa Birliği süreciyle birlikte, ölüm cezası Avrupa müktesebatıyla uyumlu bir hale getirilerek kaldırıldı. Bugünkü mevzuatta ölüm cezası mevcut değil. Ancak bu ilerici hamle, toplumsal ve kültürel kodlara sanıyorum çok dar geliyor. Siyasetçiler ve vatandaşlar arasında ölüm cezasına ilgi muazzam. Başta Erdoğan olmak üzere, özellikle 15 Temmuz kontrollü darbe kalkışması sonrasında, siyasi muhalifleri toptan “temizlemek” düşüncesi, gerek Erdoğan’ın İslamcılarını, gerekse de Avrasyacı maceracıları meşgul etti. Nedim Şener gibi rejim aparatlarının diskurları üzerinden, Nasyonal Sosyalist ve faşist “ötekinin temizlenmesi” konusu gündemde tutuldu. 2016’dan bu yana birtakım grupların esasında “insan olmadıkları” ve “insani muameleyi hak etmedikleri” retoriği kullanılıyor. Kovid19’la birlikte, insanların virüs olarak nitelendiğini sıklıkla gözlemliyoruz. Bu çok basit bir soykırıma hazırlık aşamasıdır. Kendilerine bu diskurla saldırılanların bazıları da sosyal medyada benzer bir diskura başvurarak, Erdoğan rejimine onay ve destek verenleri “virüs” olmakla suçluyor.

Bakın, bunu açıkça yazayım: birilerinin size virüs demesi ne kadar yanlışsa, “esas virüs onlar” şeklinde karşılık vermek de o kadar yanlış! Böyle bir savunma olmaz. En olumsuz koşullarda bile ahlaken doğru pozisyonlar terk edilmemeli. Etik olarak doğru bir pozisyonda olmak en büyük moral üstünlüktür. Davaları haklı kılan budur.

Şimdi asıl konuya girelim. Türkiye, 15 Temmuz 2016 sonrası süreçte, bilindiği üzere kendisini anayasal bağlardan kopartan ve güçler birliğini sağlayarak yargı erkini tümden yürütmeye bağlayan bir rejimle karşı karşıyadır. Bu rejim, 2016’dan bu yana yüz binlerce insanı siyasal gerekçelerle ve fabrikasyon deliller ve ifadeler temelinde tutukladı ve mahkûm etti. Bugün Türkiye içeride en fazla gazeteci ve akademisyen olan ülke konumundadır. Bunlar niceliksel ve nesnel gerçekler. Ayrıntısına girmiyorum; çünkü en basit şekilde bir arama motorundan internette yapılacak otuz saniyelik bir araştırma bile durumun ne kadar feci olduğunu size gösterecektir. Bu gerçeklik, bugün çok ciddi olarak yakın Türkiye tarihinin en büyük soykırımlarından birine yaklaştığımız endişesini dillendirmemizi zorunlu kılıyor. Hapishanede savunmasız konumda, devlete kendilerini bedensel olarak teslim etmiş olan siyasal tutuklular (özellikle Gülen Cemaati ile bağlantılı olarak veya Kürt siyaseti ile bağlantılı olarak hapsedilen insanlar), çok büyük bir tehlike ile yüzyüzedir. Kovid19, birkaç hapishaneye girdi bile. Bu hapishaneler yukarıda da değindiğim gibi kapasitelerinin çok ama çok üzerinde mahkûmla dolu! Nezle ve grip enfeksiyonlarında bile kolayca tüm bir hapishane nüfusunun kolaylıkla enfekte olduğu bir ortamdan bahsediyorum. Bu ortamda Kovid19 gibi ölüm yüzdesi çok tehlikeli oranlarda olan, tedavisi olmayan, küresel olarak tüm dünyayı felce uğratan bir hastalık, hapishanelerde mahkûmların topluca ölümüne yol açacak. Bu bir insanlık suçudur. Çünkü politik tutuklu ve mahkûmların bu ortamda içeriden çıkartılmamalarının nedeni, devleti yönetenlerin bu insanların insan olma durumunu kabul etmemesi, onları ortadan kaldırmayı meşru görmeleridir.

Hapishanelerde ortam çok kötü! Özellikle hijyen koşulları tam bir felaket! Fakat bunlardan daha da önemlisi, bir epidemi (salgın) durumunda, üst ve alt solunum yolu enfeksiyonlarında gerekecek yoğun bakım ortamının bu hapishanelerde bulunmamasıdır. Oysa Kovid19 tam da bu nedenle İtalya ve İran gibi örneklerde can alıyor. Son derece büyük bir kapasite üstü yoğunluk olan hapishanelerde bu salgının yüzlerce, hatta binlerce mahkûmun hayatına mal olması kaçınılmaz!

Bundan daha da vahimi, rejimin adi suçluları serbest bırakması, politik tutuklu ve mahkûmları ise serbest bırakmamasıdır. Burada kasıt ortada! Adi suçluların çıkartılmasını eleştirmiyorum. Fakat siyasi nedenlerle içeride olanların bu acil önlemden yararlanmıyor olmaları konusunu eleştiriyorum. Bu siyasal karar, rejimin bilerek, isteyerek ve plan dâhilinde bir soykırım, bir toplu infaz gerçekleştirmek istediğine işaret ediyor.

Bugüne dek ağır sağlık sorunları olan tutuklu ve mahkûmların dramlarını gözlemliyorduk. Rejim ustalıkla bu konuları Türkiye toplumuna meşru göstermeyi başardı. Bu stratejileri haklı çıkarmak adına 100 yıllık Cumhuriyet’in “vatan-millet-Sakarya” stratejilerini kullandı. Kemalo-İslamofaşist bir dille, “FETÖ’cülerin insan olmadığı” veya “bölücülerin Türkiye’ye ihanet eden teröristler olduğu” retoriği üzerinden, yalnızca Cemaat’le ilintili insanları değil, bu rejimi eleştiren veya ona potansiyel bir tehlike arz eden herkesi ötekileştirdi. Aynı şekilde, “bölücü” olarak niteledikleri, esasında meşru siyasi yolları terk etmemiş HDP-Demirtaş çizgisindeki mülayimlerdi. Bu iki grup, hapishanelerde bugün en önemli iki politik tutuklu gruptur. Her ikisi de Kovid19’un biyolojik bir silah olarak hapishanelerde kullanıldığı ve kırıldığı bir plan kapsamında, bir varoluş mücadelesi verecektir. Toplumda bu iki siyaseten “vebalı” grubun topluca ortandan kaldırılması, sorun olarak algılanmıyor. Soykırımcı dil, toplumu duyarsızlaştırdı ve nobranlaştırdı. Bu toplum bugün “hastalıktan telef olanlar” olarak bakmakta çekince görmeyeceği bir grup insanın dramına kolaylıkla gözlerini kapayacaktır! Dahası, dünya da kendi Kovid19 mücadelelerinde kendi sorunlarına odaklanmış durumda ve kimse Türkiye’de yapılacak bir katliama doğrudan tepki verecek değil. Anlaşılan, rejim bu koşulları bir fırsat olarak algılıyor.

Tüm hapishanelerin derhal boşaltılması gerekiyor. İçeride tutulan siyasi tutukluların da en az adi suçlular kadar yaşama hakkı vardır! Bunu savunmak insanlık gereğidir! Ağır insan hakları ihlalleri yaşadık. Fakat bu, bugüne kadar yaşanan hak ihlallerinin en ciddisidir. Bu bir toplu katliam girişimidir! Türkiye, Kovid-19 salgınında en başarısız ülkelerden biri. Bu ortamda, hastalığın pik yapmaya başlayacağı önümüzdeki 14 günlük süre içerisinde eğer hapishaneler tümüyle boşaltılmazsa, kitlesel ölümlerle karşılaşılacak! Kobaylara bile reva görülemeyecek bir ortamdır bu! Kalbi olan, insan kalabilen herkesin, mahalle-ideoloji-klan farkı gözetmeksizin, haklı-haksız ayrımı yapmadan, ilkesel olarak hapishanelerde olan tutuklu ve mahkûmların derhal serbest bırakılmasını talep etmeli! Bu bir insanlık sınavı! Soyut bir insan hakları probleminden çok başka, bizi biz yapan insani değerlerden bahsediyorum! Hapishanelerdeki insanları yaşatmak, insanlık ailesine dahil olup olmamakla ilgili en temel yol ayrımıdır!

Zor zamanlarda itidali korumak!

Mahmut Akpınar -21 Mart 2020 PAYLAŞAA

YORUM | Doç. Dr. MAHMUT AKPINAR

Sınanmayınca insanoğlunun kumaşı, madeni ortaya çıkmıyor. O nedenle insanları iyi tanımak için onları zor zamanlarda görmek, başı dara girdiğinde müşahede etmek gerekir derler. Normal zamanlarda mangalda kül bırakmayan, çevresine vaazlar veren insanlar başı dara girince savunduğu inançları, ilkeleri yok sayabiliyor. Herşey yolundayken “dengeli”, “mutedil” olan insanlar kriz dönemlerinde, felaket anlarında paniğe kapılabiliyor. O nedenle Hz. Peygamber: “Sabır darbenin ilk geldiği anda gösterilen tavırdır” buyurmaktadır. Kriz, travma dönemlerinde savrulmadan durabilmek, müstakim ve dengeli kalabilmek her yiğidin harcı değil.

Yaşanan travmatik durumlar insanların yerleşik düşüncelerini sarsabiliyor. İtikadi, fikri ve ameli savrulmalar yaşamalarına neden olabiliyor. İnsanlık tarihindeki uç/ekstrem düşünceler genelde sarsıcı-travmatik olaylardan sonra çıkmıştır. Müslümanlar arasında yaşanan köklü itikadi, fikri ayrışmalar Sıffin Savaşı, Kerbela vakası gibi olayları müteakip doğmuştur. İslam tarihindeki ifrat hareketlerinden birisi olan, belki bugünkü radikal akımlara ilham veren Hariciler, önceleri Hz Ali’nin yanında yer alırken Hakem Olayı’ndan sonra “günah işleyenin dinden çıkacağını, dinden çıkan birisiyle de mücadele edilmesi gerektiğini” ifade ederek Hz Ali’ye karşı çıkmış ve O’nu şehid etmişlerdir. Bütün Müslümanların ciğerini kavuran Kerbela Vakası Müslümanlar arasındaki yarılmaların başladığı hadisedir. Ehli Beyt’in katliama maruz kalması, ardından Haccac eliyle Hicaz’ın kan ve zulüm denizine çevrilmesi Mezhebi ayrılıkları doğurmuş, Müslümanlarda büyük inkisar oluşturmuştur.

Moğolların Asya steplerinden çıkıp, o dönem en ileri medeniyete sahip Müslümanlara galip gelmesi, Buhara Semerkant’tan Bağdat’a, Konya’ya kadar bütün kentleri, kütüphaneleri, eserleri yakıp yıkması, büyük katliamlar yapması, buna maruz kalan insanların itikadını sarsmıştır. “Allah bedevi ve baldırı çıplak insanların böyle medeni topluluklara galebe etmesine neden fırsat veriyor?” diyenler çıkmıştır. Pek çok insan Allah’a inancını, İslam’a güvenini sorgulamaya başlamıştır.

Ortaçağda ortaya çıkan Kara Veba salgını o dönem Avrupa nüfusunun yüzde 60’ını öldürünce, insanlar Tanrı inancını, kiliseye güveni, dini metinleri sorgulamaya başlamıştır. Sorgulamalar Hristiyanlıktaki reform hareketlerini doğurmuştur. Kilise büyük oranda gücünü yitirmiş, seküler yaşam, rasyonel düşünce ve pozitivizm yükselişe geçmiştir.

MAkif Ersoy inancını, itikadını ve yaşantısını sorgulamaktan haya edeceğimiz, hepimizin hayran olup sevdiği, saf ve duru bir mümindir. Ama Akif Osmanlı Devleti’nin gözü önünde gümbür gümbür yıkılması, Müslüman toplumların onur kırıcı işgaller yaşaması ve izzetini, topraklarını yitirmesi üzerine “Ağzım kurusun, yok musun ey Adl-i İlahi!” diyebilmiştir.

Son 6-7 yılda bir kesime uygulanan insafsız ve vicdansız infazlar, zulümler, ailelerin parçalanması, insanların onurunun, izzetinin ayaklar altına alınması.. buna maruz kalanlarda ciddi travmalar oluşturdu. Zulme maruz kalan pek çok kimse ameli ve itikadı savrulmalar yaşadı. Başlarda bir miktar baskın olan, esbaba riayet etmeksizin inayeti İlahi bekleme, analitik düşünceden/sorgulamadan uzak mucizevi çıkış umudu, ezoterik-mistik yaklaşımların etkin olduğu bakış açısı, zulmün acı ve ağır şekilde devam etmesi üzerine pek çok insanda yerini itikatta sarsılmalara, ibadette ihmallere bıraktı. Moğol işgalinde Müslümanların, Kara Veba’da Hristiyanlarının yaşadığına benzer şekilde dini-inancı sorgulayanlar, güvendiği ilkeleri-değerleri mercek altına alanlar arttı. Münhasıran batı formasyonuna sahip ve eleştirel bakan bazı arkadaşlar dini bir hareketi materyalist ve pozitivist kriterlerle eleştirmeye başladılar.

Son dönemde ortaya çıkan Koronavirüs, insanoğlunun varlığa hükmetme noktasında aczini bir defa daha ortaya koydu, ifrat ve tefrit yaklaşımları açık etti. Tıbbi gerçekleri değil hurafeleri kabul eden yobazlar yanında, duayı hiçe sayan, yaşadığı acılar nedeniyle tamamen pozitivist yorumlar yapan bazı (eski) dindarlara şahit olduk. Oysa sebeplere riayet etmek bizde hep takvanın bir buudu olarak anılageldi. Hz. Peygamber: “Önce deveni bağla sonra tevekkül et!” demişti. Sebeplere riayet ile dua etmenin, Kudreti sonsuzdan inayet istemenin çelişen bir tarafı yoktu. Fakat son süreçte fazlaca rasyonel takılan, her vak’aya sadece sebep-sonuç ilişkileri açısından yaklaşan ve kanaatimce itikadi kayma yaşayan bazı arkadaşlar Müsebbibül Esbaba da yönelmenin Müslüman olmanın bir gereği olduğunu unuttular. Cenab-ı Hakk’ın: “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” “Dua edin icabet edeyim” ifadelerini biraz geri plana ittiler.

Yaşadığımız travma nedeniyle bir miktar güven krizi yaşansa da kaynaklarımız bize: “sebeplere riayet ile tevekkülün birbirini nakzetmediği ve birbiriyle çelişmediğini” ifade etmektedir. “Evet, sebeplere riayetle tevekkül, bir vahidin iki yüzünden, birbirini tamamlayan iki unsurdan ibarettir. Çünkü tevekkül, hiçbir boşluk bırakmayacak şekilde esbaba riayet edip sonra da Kudreti Sonsuz’un üzerimizdeki tasarruf ve hükmünü beklemek demektir. Bir işe teşebbüs ederken, sebepleri, mukaddimeleri, emr-i ilâhî olarak kemâl-i dikkatle yerine getirecek, diğer taraftan sebeplere tesir-i hakiki vermeden, her şeyin Cenâb-ı Hakk’ın meşîet ve iradesine bağlı olduğu şuuru içerisinde, O’nun lütuf ve inayetine sığınıp neticeyi sadece ve sadece O’ndan bekleyeceğiz.” (Herkul | 19/04/2010. | KIRIK TESTI) demekteydi.

Zorluklar karşısında “Müstakim durmayı” “savrulmamayı” beşer olarak işlediğimiz bazı hatalarda ısrarcı olmak, yanlış tutum ve davranışlara devam etmek, kendini yenilemekten, muhasebeye çekmekten ve revize etmekten kaçınmak olarak da anlamamak lazım diye düşünüyorum. Kur’an’ın bize öğrettiğine göre doğru yol üzere olmak çok önemli. O nedenle günde 40 defa her rekatta Allah’tan sıratı müstakim üzere olmayı, dalalet üzere gitmemeyi diliyoruz. İstikamet üzere olmak ifrat ve tefrit tepkilerden, uç davranışlardan kaçınmıştır. Konjonktürel ve arızi etkilerden kendimizi koruyarak hakikatler üzerinde sabit kalabilmektir. Değişen şartlara göre subjektif doğrularımızı, indi mülahazalarımızı gözden geçirip revize edebilmektir. Sık muhasebe yaparak çizgimizi istikamet üzere güncellemektir.

Hadislerde: “Ahir zamanda inancı-imanı korumanın elde kor ateş tutmaktan daha zor” olduğu ifade ediliyor. Biz bu hadisi genelde ahir zamanda günahların çokluğuna ve kolay erişilirliğine yorduk. Ama son dönemde görüyoruz ki fikri sarsıntılar, travmatik olaylar, çaresizlik hissi, mücadele gücünü yitirmek gibi konular günahlara karşı dayanmaktan daha zor ve daha şiddetli sarsıyor insanları. Bu nedenle sadece maddi muavenete değil, bu konularda da birbirimize destek vermeye, halil, yoldaş olmaya ve zor zamanları en az hasarla atlatmaya ihtiyacımız var diye düşünüyorum.

Eminağaoğlu’na saldıran araç Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na ait çıktı

Tr724 Haber Merkezi -20 Mart 2020 PAYLAŞAA

Ankara’da 24 Ekim 2019’da YARSAV’nın eski Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun aracına bir başka araçtan çıkan kişi yumruk atıp kaçmıştı. Saldırıyı gerçekleştiren kişinin bir koruma aracından çıktığını söyleyen Ömer Faruk Eminağaoğlu “Yönetim tepeden tırnağa kin ve nefret saçıyor” diyerek suç duyurusunda bulunmuştu.

Saldırıda bulunduğu iddia edilen araç Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Destek Kıtaları Grup Komutanlığı’na ait çıktı. Kırmızı plakalı bir makam aracının arkasından gelen söz konusu araçtakilerden birinin, eşinin de bulunduğu aracına yumruk atıp kaçtığını söyleyen Eminağaoğlu’nun suç duyurusu sonuçsuz kaldı. Savcılık, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nca soruşturma izni verilmediği gerekçesiyle dosyayı takipsizlikle kapattı.

Yakın koruma çağrılı korumaya çevrildi

Ankara Valiliği’nin de bir süre önce 2008’den bu yana yakın koruması bulunan, her sene yakın koruma kararı yenilenen Eminağaoğlu için, “Çağrılı koruma” kullanılması kararı verdiği ortaya çıktı.

İmam, ‘Cumaya cemaat gelmesin’ diye camiyi kilitledi, kapının arkasına dolap yerleştirdi

Tr724 Haber Merkezi -20 Mart 2020 PAYLAŞAA

Bursa’nın İznik ilçesinde bir imam, cemaatin namaz kılmak için içeri gitmesini engellemek amacıyla kapıyı kilitledi, arkasına dolap yerleştirdi.

Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye genelinde tüm camilerde yeni tip koronavirüse (Kovid-19) karşı alınan tedbirler kapsamında cemaatle namaz kılınmasına ara verdi. Bu kararın ardından Bursa’daki camiler de boş kaldı.

Cuma namazı için İznik ilçesindeki Çakırca Camii’ne gelenler olması nedeniyle imam da farklı bir önlem aldı. İmam, cemaatin namaz kılmak için içeri girmesini engellemek amacıyla kapıyı kilitleyip, arkasına da dolap yerleştirdi. Camiye gelenler ise dönmek zorunda kaldı.

Kavala’ya darbe suçlamasından tahliye: Cezaevinden çıkamayacak

Tr724 Haber Merkezi -20 Mart 2020 PAYLAŞAA

Gezi davasından beraat ettikten hemen sonra, 15 Temmuz soruşturması dosyasından tutuklanan iş insanı Osman Kavala’yla ‘darbe suçlaması’ndan tahliye kararı çıktı. Fakat 15 Temmuz darbe girişimi dosyasındaki suçlamalar gerekçe gösterilerek casusluk suçundan da tutuklanan Kavala, cezaevinde tutuklu kalmaya devam edecek.

Mahkemenin bu kararının, AİHM’de Türkiye aleyhine çıkacak mahkumiyet kararına karşı önlem olarak yorumlandı.

Kavala, Gezi davasıyla birlikte 15 Temmuz darbe girişimine katıldığı gerekçesiyle de tutuklanmıştı. Bu dosyadan Kasım 2019’da tahliyesine karar verilmişti. Aynı dönemde AİHM, hem darbe girişimine ilişkin 309. madde tutukluluğu hem de Gezi davasındaki ‘anayasayı ihlal’ suçlaması nedeniyle Kavala’yı mahkum etmişti.

Kavala, Gezi davasında beraatine karar verilmesinden sonra tahliyesi beklenirken, daha önce tahliye edildiği 15 Temmuz dosyası açıldı ve hakkında yeniden gözaltı kararı verildi. Kavala, bu suçtan yeniden tutuklandı.

10 gün önce tutuklama

15 Temmuz soruşturmasında ABD’li Henri Jak Barkey ile irtibatı, “darbe girişimine destek” olarak nitelenen Kavala, 10 gün önce bu kez de yine Barkey ile irtibatı nedeniyle “Devletin gizli kalması gereken belgelerini siyasal ve askeri casusluk nedeniyle temin etme” ile suçlandı. İstanbul 10. Sulh Ceza Hâkimliği, HTS kayıtlarında Barkey ile görüşmesine rastlanmayan Kavala’yı buna rağmen tutukladı. Kavala, aynı eylem nedeniyle iki ayrı suçtan tutuklanmış oldu.

Ardından tahliye

AİHM’nin mahkumiyet kararında Kavala’nın darbe suçundan tutuklanması da vardı. AİHM, iki yılı geçen sürede tutukluluğu mahkumiyet gerekçesi saymıştı. AİHM kararının etkisiyle Kavala, bugün darbe suçundan tahliye edildi. Ancak AİHM kararı kapsamında olmayan TCK’nın 328. maddesindeki casusluk suçundan 10 gün önce yeniden tutuklandığı için tahliye olamayacak.

Virüs bulaştırdığı kişinin ölümüne yol açana 15 yıla kadar hapis

Necdet Çelik -20 Mart 2020 PAYLAŞAA

NECDET ÇELİK, ROMANYA Tr724

Romanya hükümeti, covid-19 salgınıyla mücadele kapsamında, yalan beyanda bulunanlara 7 yıla kadar, virüs bulaştırdığı kişilerin ölümüne yol açanlar için 15 yıla kadar hapis cezası öngören acil kararnameyi imzaladı.

Perşembe günü imzalanan kararnameyle salgın hastalıkla mücadeleyi akamete uğratanlara uygulanacak cezalar artırıldı. Ağır müeyyidelerin, virüsün yayılmasını önlemek için getirildiğini anlatan Başbakan Ludovic Orban, ‘’Evde ya da karantinada tecrit halinde olması gereken kişilerin toplumda özgürce dolaşabilmelerini ve vatandaşımızı riske atmalarını kabul edemeyiz. Hükümetin birincil görevi vatandaşların sağlığını korumaktır. Bunun için mümkün olduğunca sert önlemler alacağız ”dedi.

EKSİK YA DA YANLIŞ BİLGİ VEREN YANDI

Acil kararnameye göre, salgın hastalık dönemlerinde riskli bölgeden geldiği halde bunu gizleyen, aktarmalı yolculuk yaparak seyahat geçmişini saklayan, eksik ya da yanlış bilgi veren kişilere uygulanacak hapis cezasının üst sınırı 2 yıldan 7 yıla çıkarıldı.

HASTALIK BULAŞTIRANA AĞIR YAPTIRIMLAR

Hükümet evde tecrit veya karantina kurallarını çiğneyenlere de sert yaptırımlar getirdi. Kuralı çiğnediği polis tarafından tespit edilen kişiye 3 yıla kadar hapis cezası öngörülürken, bilinçli ya da bilinçsizce virüsü bir başkasına bulaştıranlara verilecek hapis cezası en az 5 yıldan başlıyor.

Virüsü taşıdığını bildiği halde, başkasına bulaştırma yoluyla 1 kişinin ölümüne yol açan kişiye 12 yıla kadar hapis cezasının yanı sıra, bazı kamusal haklardan men cezası uygulanacak. Kişinin virüs bulaştırdıkları arasından 3 hastanın ölmesi durumunda, ceza 15 yıla kadar yükseliyor.

Basına yansıtan bilgilere göre, 41 kişi hakkında soruşturma başlatılmış durumda. Bu kişilere aynı zamanda 20 bin ley (4 bin euro) idari para cezası uygulanıyor.

52 KİŞİYE VİRÜS BULAŞTIRAN SORUMSUZ

Hükümetin bu kararı almasında, İsrail’den dönüşte izolasyona uymayıp toplum içine karışarak 52 kişiye virüs bulaştıran, yatırıldığı hastanede biri başhekim olmak üzere 22 hastane çalışanını enfekte eden emekli polis vakası etkili oldu.

20 Mart itibarıyla covid-19 salgınında 308 vakanın görüldüğü Romanya’da 45 bin 432 kişi ev izolasyonunda, 4 bin 44 kişi ise karantinada tutuluyor. Ölüm vakasının yaşanmadığı ülkede, 11 hasta yoğun bakımda tutuluyor. İlk vakanın görüldüğü günden bu yana 31 kişi sağlığına kavuştu.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *