Iraklılar gibi Suriyelilerin de ABD’ye “IŞİD ile savaş bitti, artık gidin” diyeceği günler çok uzak değil.TSK neden El Kaida Terörizmine destek veren hale geldi ve 15 Temmuzla Erdoğan bunu perçinledi? BU DALGA BİZİ BOĞAR! İDLİB’TEKİ CİHADİSTLER (El Kaida militanları veya teröristleri) ERDOĞAN’IN NESİ OLUYOR?

ABD Kürtlerden vazgeçti mi?

ABD, Irak’ı tamamen İran ve Rusya’ya kaptırma pahasına Kürdistan’a sonuna kadar kalkan olmayacağını ortaya koydu. Bu durum Suriyeli Kürtler için de ABD ile yolculuğun güvenilirliğine dair önemli bir sinyal.

Irak ve Suriye’yi yakıp kavuran ortak cephede biri beklenen, diğeri beklenmeyen iki kritik gelişme dengeleri yeniden değiştirdi. ABD’nin desteğiyle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) uzun soluklu bir savaşın ardından geçen hafta Rakka’yı IŞİD’den temizledi. Bu zafer Rusya ve İran’ın yardımıyla doğu ve kuzey istikametinde hızla ilerleyen Suriye ordusuyla bayrak yarışına tutuşmuş olan ABD ve yereldeki ortaklarının konumunu güçlendirdi. Yarış Deyr el Zor ve El Bu Kemal istikametinde sürüyor.

Irak’ta ise ABD’yi hayli tuhaf bir pozisyona sokan trajik gelişmeler sahnelendi. Türkiye’nin baskı mekanizmalarını devreye soktuğu, İran’ın fazladan sahada durumu maniple ettiği, ABD’nin de izlemeye çekildiği bir süreçte Irak ordusu ve Haşd el Şaabi güçleri Kürdistan’daki referandumu fırsata çevirip tartışmalı bölgelerin kontrolünü geri aldı. Uluslararası güçlerin, Kerkük’te Irak’ın askeri bir operasyona kalkışmasına izin vermeyeceği hesabıyla risk alan Barzani yönetimi en başta Washington’ın ihanet ettiğini düşünüyor. Kürdistan’ın ABD’deki dostları ise Trump yönetimini İran’ı önleyeceğim derken Irak’ı tamamen Tahran’ın oyun sahasına çevirmekle suçluyor.

***

ABD’nin tutumunu, İran-Irak arasındaki Cezayir Anlaşması’ndan sonra ABD’nin Kürtleri yüzüstü bıraktığı 1975’deki hezimetin tekerrürü olarak görenler var. Paralellikler olsa da olayın boyutları farklı.

Dönemin ABD Başkanı Richard Nixon ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger 31 Mayıs 1972’deki Tahran ziyareti sırasında Şah Muhammed Rıza Pehlevi ile ‘ortak düşman’ Saddam Hüseyin’e karşı isyan eden Kürtlerin silahlandırılması konusunda anlaşmıştı. 16 milyon dolarlık bir yardım paketiyle İsrail’in temin ettiği Sovyet silahları Kürtlere verilmişti. Operasyonu İran gizli servisi Savak’la birlikte CIA yürütüyordu. Araplarla savaşta olan İsrail, Irak’ta Kürtler üzerinden başlatılacak bir çatışmadan medet umuyordu.

Bir yıl sonra Dışişleri koltuğuna geçen Kissinger, Kürtlerin sevgisini kazanmıştı. Öyle ki Mele Mustafa Barzani 1974’teki isyan sırasında silah yardımının sürmesi için Amerikan siyasetini de karıştıracak bir jestte bulunmuştu. Kürt lider, Nancy Sharon’la nikâhlanan Kissinger’a düğün hediyesi olarak üç değerli kilim ve bir inci kolye göndermişti. CIA’in gizli operasyonları ifşa olacak diye hediyeler gizli tutulmuş, bu yüzden de Kongre’de Kissinger aleyhine soruşturma açılmıştı. Bu arada Şatt’ül Arap’la ilgili pazarlıklar sürerken Kürtler, Saddam’a karşı Şah’ın elinde bir karta dönüşmüş ve nihayetinde iki ülke Cezayir’de anlaşma sağlamıştı. Bu anlaşma üzerine Kürtlere yardım kesilmişti. Basitçe Kürtler satılmıştı. Hezimete uğrayan Kürtler İran’a sığınmak zorunda kalmıştı.

CIA’in yaptığı son iyilik kansere yakalanan Mele Mustafa Barzani’nin Minnesota’daki Mayo Clinic’te tedavi görmesini sağlamaktı. Bunun da şartı ABD aleyhine laf etmemesiydi. Devran değişti; İran düşman, Saddam dost; sonra Saddam düşman Kürtler dost oldu vs.

***

Peki, ABD şimdi Irak’ta ne yapıyor? Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Kissinger’ın ayak izlerinden mi gidiyor?

Irak güçleri Kerkük’e girerken “Koordinasyon içinde çekilme var, olan sınırlı çatışma da yanlış anlamadan kaynaklandı” diyen Amerikan yönetimi şimdi ufaktan Bağdat’a fren yaptırmaya çalışıyor.

Barzani’nin referandumda ısrar etmesinden dolayı kızgın olsalar da Amerikalıların Kürtleri tamamen bırakması bölgesel çıkarları açısından mantıklı değil. Yine de ortaya çıkan durum, ABD’ye sırtını dayayarak kendi geleceklerini inşa edebileceklerini düşünen kimi Kürtlerin iyimserliğini yerle yeksan etti.

Elbette bu süreçte en fazla şaşırtan şey Amerikan eylemsizliği oldu. Malum Trump yönetimi hem Suriye hem Irak siyasetini İran’ı bloke etme ve nüfuzunu geriletme hedefine endeksledi. Irak’ta güdülen mantık şuydu:

2018’deki seçimlerde İran’la dirsek teması olan Şii liderlerin iktidara gelmesini önlemek için Başbakan Haydar el Abadi’nin elinin güçlü olması lazım. Kürdistan’daki bağımsızlık referandumu en başta Abadi’yi zayıflatır. Bu yüzden referandum 2 yıl ertelenmeli.

Yine de referandum yapıldı ve Abadi kimsenin beklemediği şekilde Kerkük’e operasyon emrini vererek elini güçlendirdi. İlk etapta belki ABD’nin işine gelen bir hesap. Fakat Abadi güçlenirken İran gerilemedi. Tam tersine kritik bir operasyonda orkestra şefliği yapacak kadar derin nüfuzunu koruduğunu ortaya koydu.

Bu saatten sonra ABD’nin ‘İran’ı geriletme’ siyaseti işe yarar mı? İlk deneme ters tepti. Tillerson büyük bir gafletle, “Artık IŞİD’le mücadelede sona gelinirken, Irak’ta bulunan İranlı milislerin evlerine dönmesi gerekiyor” dedi. Aynı cümleyi Iraklılar ve Suriyelilerin de Amerikalılar için kurabileceğini hesaba katmadı. İranlı milisler dediği Iraklılardan oluşan, meclis kararıyla yasalaşmış, devletten maaş alan Haşd el Şaabi. Tillerson bu saha bilgisiyle bizzat Abadi tarafından terslendi.

“Haşdi Şabi savaşçıları, Iraklı ve ulusaldır. Ülkesini korumak adına bedel ödemiştir. Onlar Irak meclisinin kararı gereği Savunma Bakanlığı’na bağlıdır.”

Dahası Haşd el Şaabi liderlerinden Kais el Hazali çok yaygın olan bir hissiyatı dillendirdi:

“Sizin silahlı güçleriniz, IŞİD varlığının yol açtığı bahane ortadan kalktıktan sonra vatanımızı gecikmeden terk etmek için hazırlıklara hemen şimdi başlamalı.”

Epey zamandan beri Bağdat’ta siyasi partiler ve gruplar arasında artan eğilim bir an önce ABD’nin Irak’tan elini eteğini çekmesi ve Rusya ile ilişkilerin güçlendirilmesi yönünde.

İçinde farklı eğilimler ve ilintiler barındıran Haşd el Şaabi adanmış bir mobilize güç olarak Irak’ta siyasete de yön verebilecek noktaya ulaştı. Şu aşamada ABD istedi diye kimse Haşd el Şaabi’yi dağıtmaya kalkmaz. Bu güç ya paralel ordu gibi kalır (ki İran buna bayılır) ya da ordu ve polise entegre olur. Dağılması siyasi liderlerin değil onun oluşumunu sağlayan dini mercieyyenin güçlü bir çağrısıyla mümkün olabilir. Ki Ayetullah Sistani’nin bunu mevcut koşullarda yapacağını zannetmiyorum.

***

Tartışma Haşd üzerinde yoğunlaşsa da siyasi alanda çok daha önemli bir çaba var: ABD bölgede eksen kaydırma operasyonuyla meşgul. Asıl üzerinde durulması gereken de bu. Tillerson Iraklıları ifrit eden bu çıkışı Suudi Arabistan’da yaptı.

Suud-Irak yakınlaşması ABD’nin İran’a karşı geliştirdiği stratejinin önemli bir ayağını teşkil ediyor. Pragmatist bir yaklaşımla Bağdat’ın da buna ihtiyacı var. İran etkisinden rahatsız olan bazı Şii liderler Tahran’ı dengeleyecek ittifaklar istiyor. Mehdi Hareketi’nin lideri Mukteda Sadr’ın Suudi Arabistan’dan sonra önceki gün Ürdün Kralı Abdullah’ı ziyaret etmesi bu kesimlerdeki eğilimi temsil ediyor.

Bir ara hem Bağdat hem Ankara hem Şam’ı köşeye sıkıştırmak için Suudiler Kürtlere yanaştı. Bu yanaşma hali Suriye’de hala devam ediyor. Irak’ta ise Suudiler Kürtleri desteklerken hem Şii cepheyi köşeye sıkıştırmak hem de Sünni Arapların federal bölge kurmasının yolunu açmak istiyordu. Son zamanlarda Bağdat-Riyad arasında yeni bir diyalog zemini oluşunca Kürtlere ilgi görünür olmaktan çıktı ve Suudiler ikili oynamaya başladı. Ancak 15 Ekim’de bir gecede her şey değişince Irak’ın bütünlüğünü koruduğu gerekçesiyle Abadi’yi ilk tebrik edenlerden biri Suudi Kralı Selman oldu.

***

Irak’ı Sünni Arap dünyasına çekerek İran’dan uzaklaştırma hedefi Amerikan siyasetinin odağındaysa Kürtler ne olacak? Washington’ın bütün yumurtaları Bağdat’ın sepetine koyduğu söylenemese de bundan sonra ne yapacağına dair ciddi belirsizlikler var. Kerkük ve diğer tartışmalı bölgeler Kürdistan’ın kontrolünden çıktıktan sonra kritik bir plan daha gündemde. O da Musul’un kuzeyinden Dicle hattını takip ederek Türkiye’ye çıkan güzergâhın Irak’ın kontrolüne geçirilmesi. Bunu, Kerkük-Ceyhan boru hattını yeniden devreye sokmak ve Habur Sınır Kapısı’na alternatif olarak Ovaköy’den kapı açmak için yapacaklarını söylüyorlar. Kürdistan yönetimine ağır bir darbe anlamına gelen bu hamle ayrıca Kürdistan’ın iki yakasını da hedef alıyor. Yani bu planla Rojava ile Başur (Güney Kürdistan) arasına bir tampon girmiş olacak. Tam da Ankara’nın Irak ve Suriye’ye yönelik müdahaleci politikalarına gerekçe yaptığı “Kürt koridorunu önleme” siyasetine uygun bir hamle. Bu hamleye karşı da ABD’nin tutumu belli değil.

Özetle ABD, Irak’ı tamamen İran ve Rusya’ya kaptırma pahasına Kürdistan’a sonuna kadar kalkan olmayacağını ortaya koydu. Bu durum Suriyeli Kürtler için de ABD ile yolculuğun güvenilirliğine dair önemli bir sinyal. Elbette Kürtlerin tamamen bu ortaklığa bel bağladığı söylenemez. Yarın Şam’la müzakere seçeneğine açık pozisyonda durmalarının bir nedeni de ABD’nin yarın ne yapacağının bilinmemesi. ABD sonsuza kadar Suriye’de kalamaz. Iraklılar gibi Suriyelilerin de ABD’ye “IŞİD ile savaş bitti, artık gidin” diyeceği günler çok uzak değil.

İDLİB’TEKİ CİHADİSTLER ERDOĞAN’IN NESİ OLUYOR?

Yorum | Bülent Keneş

Bu konuda bazı tahmin ve kanaatlerim var tabii ki. Ama kesin şusu ya da busu oluyor diyemem. Sadece tahminlerle yazılabilecek bir konu olmasa da herhalde yine de şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Türkiye’de zulüm, gözyaşı ve haksızlıklar üzerine kurduğu hak/hukuk tanımaz İslamofaşist rejim, herkesten esirgediği toleransı eli kanlı bu yobaz sürülerine en üst düzeyde göstermekten çekinmediğine göre, eli kanlı radikal dinci bu cihadistlerin Erdoğan için özel bir önemi ve anlamı olmalı.

Öyle olmasa Erdoğan, dünyanın dört bir tarafından Suriye’ye akın eden bu katiller için ne Türkiye’yi bir otobana çevirirdi ne de emri altındaki MİT’i kullanarak doğrudan, veya İHH benzeri güya sivil toplum örgütleri üzerinden kamufle bir şekilde, radikal İslamcı bu teröristleri binlerce tır dolusu silah ve mühimmatla donatma ihtiyacı duyardı.

Erdoğan’ın Suriye ve Irak’taki radikal İslamcı terör örgütleri ile olan ilişkilerinin bütün boyutlarını, geçmişini, derinliğini ve genişliğini bilemeyeceğimiz için bunların Erdoğan’ın tam olarak nesi olduklarını da, doğal olarak, tam isabetli bir şekilde kestiremeyebiliriz. Ama, en mümeyyiz vasıfları kör bıçakla kafa kesmek, kafeslerde diri diri insan yakmak, masum insanları bina tepelerinden ya da uçurumlardan atarak katletmek, sırf farklı etniklerden ya da farklı inançlardan oldukları için kitlesel kıyımlarda bulunmak, sıradan insanlara akla hayale gelmeyecek işkenceler yapmak, adım attıkları her yeri yağmalamak, 21 yüzyılda esir ticareti yapmak, tutsak aldıkları kadınları seks kölesi olarak kullanmak olan insanlık artığı bu terör şebekelerinin Erdoğan’ın nesi olduğunu, bu katiller sürüsünün üzerindeki güçlü nüfuzundan hiç şüphesi olmayan Vladimir Putin ve adamları çok iyi biliyor olmalı.

ERDOĞAN’IN ZİHNİYET AKRABALIĞI İÇERİSİNDEKİ ÖRGÜTLERE VEFASI

Ha bir de derin devlet kontenjanından CHP’ye paraşütle indirilen ve hangi tecrübesine binaen olduğu bir türlü anlaşılamamasına rağmen partinin dış ilişkilerinden sorumlu başkan yardımcısı konumuna oturtulan Musul Başkonsolosu Yılmaz Öztürk, bu cihadistlerin Erdoğan’ın tam olarak nesi olduğunu biliyordur herhalde… Azıcık sabır, nedenini anlatacağım.

Aralarında pek bir fark olmadığı için bir gün el-Kaide, ertesi gün el-Nusra, bir başka gün IŞİD, Heyet Tahrir el Şam (HTŞ), Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ya da bir başka örgüt adı altında Suriye ve Irak’ta kan döken, işkence yapan, talan, katliam ve tecavüzlerde bulunan radikal İslamcı teröristlerin Erdoğan için ne kadar değerli ve önemli olduklarını, haklarında yapılan soruşturmaları nasıl canhıraş sümen altı etme çabasından ve uğurlarına görevden alarak zindanlara tıktığı hakim, savcı, asker, polis ve gazetecilerin sayısından anlayabiliriz.

Öte yandan, Erdoğan ve şürekasının, oluşumlarında bile ciddi rol oynadıkları IŞİD ve el-Kaide uzantısı cihadist katil sürüleri ile olan yakınlıklarını, onlara duydukları sonsuz güvenden de çıkarabiliriz. Bu tuhaf güvenin ne kadar kadar köklü olduğunu çıkarabilmek için Erdoğan ve avenelerinin 2014 Eylül ayı sonuna kadar IŞİD’e terör örgütü demekten bile nasıl imtina ettiklerini hatırlamamız yeterli olur sanırım.

Unutmayalım ki, Erdoğan ve çetesi, 11 Haziran 2014’te Musul Konsolosluğu’nu işgal ederek Başkonsolos Yılmaz Öztürk de dahil olmak üzere 49 konsolosluk personelini aylarca rehin aldığı 102 gün boyunca bile IŞİD’e yönelik sempatisini açıktan sürdürmekte herhangi bir beis görmemişti.

IŞİD’e terör örgütü demek ve tepki göstermek şöyle dursun, sadece Erdoğan değil, dönemin dışişleri bakanı, AKP’li diğer bakanlar, milletvekilleri, havuz medyası ve kalemşörleri IŞİD’i açıktan övmekten bile geri durmamışlardı. Bu tuhaf tavırları elbette ki boşuna değildi. Irak işgali sonrasında yaşanan Ebu Gureyb skandalını ortaya çıkaran Amerikalı meşhur gazeteci Seymour Hersh, London Review of Books’un 1-7 Ocak 2016 tarihli sayısında yayınlanan kapsamlı bir makalesinde, ABD istihbaratının elinde Erdoğan’ın yıllarca Nusra Cephesi’ni ve IŞİD’i desteklediğine dair ciddi kanıtlar olduğunu yazmıştı.

DÜN TIR TIR GÖNDERDİĞİN BOMBALAR, BUGÜN HUZURUNU TIRMALAR

Dönemin hem Rus, hem de Batı medyasında bu tür haberlerin birbirini takip etmesinin çok haklı sebepleri vardı. Henüz Ocak 2014’te Adana ve Mersin’de Suriye’ye insani yardım malzemesi taşıdığı iddia edilen MİT tırları durdurulmuştu. Daha sonra benzeri binlercesinin Suriye’deki radikal İslamcı terör gruplarına ulaştığı anlaşılan bu tırlarda tıka basa mühimmat ve silah taşındığı ortaya çıkarılmıştı. Savcılık silahların IŞİD’e gönderildiğini açıklamış, ancak Erdoğan rejimi operasyonu yapan savcıları, hakimleri, askerleri ve uluslararası insanlık suçu niteliğindeki bu skandalı haber yapan gazetecileri gözaltına aldırıp tutuklatmıştı.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2014’te yayınladığı terörizm raporunda da, Erdoğan yönetiminin, Türkiye’yi IŞİD’e katılmak isteyen uluslararası radikal İslamcı militanlar için bir ana geçiş yolu haline getirdiği kayıtlara geçirilmişti.

Uluslararası projektörlerin üzerlerine tutulmasına rağmen, Erdoğan ve adamları Suriye ve Irak başta olmak üzere değişik coğrafyalardaki radikal terör örgütleri ile olan ilişkilerini sürdürmekten vazgeçmemiş, tam tersine bunlar sanki sıradan ve meşru ilişkilermiş gibi devam ettirmenin altyapısını Meclis’teki çoğunluklarına dayanarak oluşturmaya girişmişlerdi. Bu bağlamda, 17 Nisan 2014’te Meclis’te kabul edilen tartışmalı MİT yasasıyla Türkiye’de tutuklu olan IŞİD militanlarının iadesinin ve karşılığında yapılacak takasların yolu açılmıştı.

İşin garip tarafı şu ki, bu tür pis işlerle gırtlağına kadar suça batmış MİT değil sadece, bizzat Erdoğan ve ailesi de uğraşıyordu. Mesela, Erdoğan’ın oğlu Bilal, hangi yetkiye dayalı olduğu hala bilinmese de, IŞİD’in kaçırarak infaz ettiği iki Japon rehine için IŞİD’le müzakereye girerek aracılık faaliyetlerinde bulunmuştu. Hatta bir adım daha ileri gitmiş ve konu hakkında Japonya Başbakanı Şinzo Abe ile bile görüşmüştü.

Bu tür netameli ilişkileri yüzünden, Erdoğan’ın tüm dünyanın gözleri önünde IŞİD, el-Kaide ve benzeri radikal dinci terör örgütleri için korunaklı bir cennete çevirdiği Türkiye’nin ismi Avrupa şehirlerine yaşanan her terör saldırısından sonra gündeme gelir olmuştu. Brüksel’de, Londra’da, St. Petersburg’ta, Stockholm’de giriştiği terör saldırılarıyla katliamlarda bulunan IŞİD militanlarının yolunun mutlaka Türkiye’ye düşmüş olmasının bir tesadüften ibaret olmadığı tartışılır hale gelmişti.

Benzer şekilde, ikisi polis olmak üzere 11 kişinin katledildiği Fransa’daki Charlie Hebdo saldırısını gerçekleştiren Koachi kardeşlerin arkadaşlarının da Türkiye’de oldukları anlaşılmıştı. Dahası çarpık Erdoğan zihniyetinin teşvik ettiği Kayseri Genç Müslümanlar Derneği, katliamcı teröristler için “Müslümanların yüzünü ağarttılar” diyerek övgüde bile bulunmuştu.

TÜRKİYE’Yİ IŞİD, EL-KAİDE VE TÜREVLERİ İÇİN BİR CENNETE ÇEVİRDİ

Bunlarla kalınsa yine iyi. Kasım 2014’te YPG ile IŞİD arasında yaşanan silahlı çatışmalar sırasında Kürtleri hedef alan intihar saldırılarında kullanılan araçların Türkiye’den giriş yaptıkları ortaya çıkmıştı. IŞİD militanlarının Türkiye tarafındaki TMO silolarına saklanarak YPG militanlarına buradan ateş açtıklarına dair iddialar bizzat dönemin Şanlıurfa Valisi İzzettin Küçük tarafından doğrulanmıştı.

IŞİD sadece Suriye ve Irak sınırındaki bölgelerde cirit atmıyordu. Ankara ve İstanbul dahil Türkiye’nin istediği her yerinde istediği şekilde hareket edebiliyor, özgürce propaganda yapabiliyor, etkinlikler düzenleyebiliyor, yardım toplayabiliyor ve eleman devşirebiliyordu. IŞİD’e yakınlığıyla bilinen takvahaber.net, İstanbul’da yüzlerce IŞİD militanın hiçbir engelle karşılaşmadan bayram etkinliklerine ilişkin görüntüler yayımlayabiliyordu.

Bu rahatlık elbette ki boşuna değildi. Erdoğan IŞİD’e terörist dememek için bin dereden su getirirken dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 7 Ağustos 2014’te, yani Musul Konsolosluğu IŞİD işgali altında ve 49 konsolosluk personeli rehin durumdayken bile, IŞİD’e “öfkeli gençler” demekten geri durmuyordu. Davutoğlu, “IŞİD dediğimiz yapı radikal, terörize bir yapı gibi görülebilir. Ama oraya katılanlar arasında Türkler, Araplar, Kürtler vardır. Daha önceki hoşnutsuzluklar, öfkeler büyük bir cephede geniş bir reaksiyon doğurdu… IŞİD öfkeyle büyüyen bir tehdit ama işin özünü unutmamak lazım,” demek suretiyle IŞİD’i yaptıklarında hala mazur gösterme çabası içerisindeydi.

Davutoğlu, ilerleyen günlerde daha da ileri gitmiş ve “Herkesin saygı duyduğu, IŞİD’in de Musul’da üzmek istemeyeceği bir kesim var,” demişti. Böylece, IŞİD sanki muhatap almaya değer meşru bir yapıymış gibi davranmayı sürdürmüştü.

AKP milletvekili Orhan Miroğlu ise, o günlerde katıldığı bir televizyon programında açıktan ‘IŞİD terörist bir örgüt değildir’ demekten çekinmemişti. Eski Başbakan Yardımcısı Emrullah İşler de, 7 Ekim 2014 Kobani eylemleriyle ilgili olarak Twitter’dan yaptığı bir paylaşımda, güya PKK ile IŞİD’i mukayese eder gibi yaparak, “IŞİD öldürüyor ama işkence bari yapmıyor,” güzellemesinde bulunmuştu. AKP’li siyasal İslamcı akademisyen Abdulkadir Şen, sosyal medyada yaptığı paylaşımlarda, IŞİD’i desteklediğini açıktan söylemişti. Erdoğanist köşe yazarı Cemil Barlas da 28 Ekim 2014’te Kobani’ye saldıran IŞİD katillerini destekleyerek “Kobani’de IŞİD’ciyim” diyebilmişti.

IŞİD VE EL-KAİDE’YE YÖNELİK TÜM SORUŞTRUMALARI KAPATTIRDI

Üstelik Erdoğan ve adamlarının zihniyet akrabalığı içerisinde bulunduğu IŞİD’e destekleri sözde kalmamış, IŞİD’in Türkiye’deki faaliyetleri konusunda yapılan tüm soruşturmaları, ancak suçüstü yakalanmışlığın sebep olabileceği bir telaşla kapatmışlardı. IŞİD ve el-Kaide’in Türkiye’deki faaliyetleri konusunda Meclis’te verilen tüm araştırma önergelerini, sahip oldukları çoğunluk oylarına dayanarak, reddetmişlerdi. İlerleyen tarihlerde ise, el-Kaide ve IŞİD’e yönelik soruşturmalarda rol alan tüm hakim ve savcılar ile polis ve jandarma mensupları görevlerinden alınarak hapsedilmişlerdi.

Aynı dönemlerde, Erdoğan’ın her türlü pis işlerini aklamakla görevli siyasal İslamcı militanların yönetimindeki devletin resmi Anadolu Ajansı (AA), açıktan IŞİD propagandası yapmaktan çekinmemişti. Mesela, 25 Haziran 2014’te servis ettiği bir haberde, muhabirlerinin IŞİD’le ilgili ‘olumlu’ izlenimlerini aboneleriyle paylaşmış ve Musul’un IŞİD’in elinde sesiz ve sakin olduğunu yazmıştı. Yine AA’nın 5 Ekim 2014’te abonelerine servis ettiği bir haberde, IŞİD’in merkezi Rakka’dan bayram fotoğrafları paylaşılarak IŞİD güzellemeleri yapılmıştı.

Erdoğan’ın geniş meczup kadrosundan Fatih Tezcan da, IŞİD’in muhaliflerin kafasını keserek infaz etme yöntemini açıktan savunmuş, ‘Sen kafa kesenleri mi savunuyorsun?’ sorusu üzerine de, “Hz. Muhammed Bedir Savaşı’nda kafa kesti. Senin peygamberin kafa kesti. Sen peygamberine terörist mi diyorsun?” iftirasını hiç utanıp sıkılmadan atabilmişti. Tezcan, IŞİD’in yakarak katlettiği iki Türk askeri için de ‘Devlete ihanet ettiler, gerçek Türk askeri değiller’ ifadelerini kullanmıştı.

Erdoğan’a yakınlıkları ile bilinen Özgür-Der Başkanı Rıdvan Kaya ise, İstanbul-Küçükçekmece’de katıldığı bir panelde, IŞİD’in meşru bir direniş örgütü olduğunu savunmuş ve ‘bölgedeki Sünni hareketin lokomotifi’ ifadelerini kullanmıştı.

Tüm bunlardan daha vahimi, Erdoğan rejiminin IŞİD’le kirli ilişkilerinin hem ağır faturalarından biri hem de turnusol kağıdı olan Musul Konsolosluğu işgaliyle ilgili yaşanan gelişmeler olmuştu. IŞİD saldırıları Musul’u kasıp kavurmasına rağmen, IŞİD’le olan köklü hukuklarının verdiği özgüvenle Türk Konsolosluğu’nu tahliye etme ihtiyacı duymayan dönemin Dışişleri Bakanı Davutoğlu, IŞİD saldırısından sadece 22 saat önce, Twitter’dan “Musul Başkonsolosluğu’nda her türlü önlemi aldık,” açıklaması yapmıştı: “Son 48 saattir Irak’ta yaşanan gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Bağdat Büyükelçiliğimiz ve Musul ile Erbil Başkonsolosluklarımızla sürekli irtibat halindeyiz. Musul başkonsolosluğumuzun güvenliği için gerekli önlemler alındı. Musul’da görev yapan tüm konsolosluk çalışanlarımız ve emniyet görevlilerimize de vakur duruşları için teşekkür ediyorum.”

MUSUL KONSOLOSLUĞU İŞGAL EDİLİRKEN DAVUTOĞLU NEYE GÜVENİYORDU?

Davutoğlu, bu açıklamayı yaparken şüphesiz ki bir şeylere güveniyordu. IŞİD, Irak’ın Ninova bölgesini talan edip taş üstünde taş bırakmazken nasıl olmuştu da Davutoğlu’nda Türk Konsolosluğu’a dokunmayacaklarına dair bir güven oluşturmayı başarabilmişti? Bu soru önemli çünkü 102 gün IŞİD’in elinde rehin kalan Başkonsolos Öztürk Yılmaz, olaydan 2 yıl sonra kendisine konsolosluğu tahliye etmeme kararının kendisi tarafından verildiğine dair suçlamalar yönetilmesi üzerine şunları söylemişti: “16 tane kripto yıldırım telgraf yazdım. Bunlardan 2 tanesi tahliye ile ilgili. Uçak istedim, helikopter istedim. Bu şerefsizliği kim dillendiriyorsa benimle yüzleşmeli… Ben orada ölseydim herhalde birileri her şeyi üzerime yıkıp konuyu kapatacaktı… Ben orada teröre eğilmedim ama Ankara’da birileri eğildi… Ben uçak istedim gelmedi, helikopter istedim gelmedi, ne istediysem gelmedi…”

Erdoğan rejiminin 2018’de radikal İslamcı terör gruplarıyla birlikte Afrin’e yönelik işgal girişimi sırasında “Özgür Suriye Ordusu’nun kaynağı El Kaide’dir!” diyecek kadar bölge gerçeklerine ve radikal dinci örgütlerle Erdoğan’ın ilişkilerine aşina olan Yılmaz’ın halen Musul’da gerçekte neler yaşandığını bütün çıplaklığıyla anlatma gibi bir sorumluluğu bulunuyor. Erdoğan rejimi ile IŞİD arasındaki kirli ilişkileri açığa çıkaracak detayları Öztürk’ün saklama gibi bir hakkı ise bulunmuyor. Bizzat IŞİD lideri Bağdadi’nin emriyle salıverilmelerine kadar nelerin yaşandığını bütün detayları ile anlatmadığı müddetçe Öztürk Yılmaz’ın da bu kirli ilişkilerin önemli bir parçası olduğunu düşünmek kaçınılmaz olmaya devam edecektir.

Öte yandan, bir diğer CHP milletvekili olan Dursun Çiçek’in Meclis tutanaklarına geçirdiği anlatımları ise, Erdoğan ile IŞİD arasındaki ilişkilere ışık tutar nitelikte. IŞİD’in Musul Başkonsolosluğu işgali öncesinde dönemin Başbakanı Erdoğan ile dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Özel arasında geçtiğini iddia ettiği bir diyaloğu paylaşan Çiçek, “Konsolosluğu basacaklar, takviye edip engel olalım,” diyen Org. Özel’e Erdoğan’ın “IŞİD bize böyle bir kötülük yapmaz, siz başka işlerle uğraşın” dediğini aktarmıştı. Çiçek, bu bilginin kaynağının doğrudan Özel olduğunu da ifade etmişti.

Şimdi bütün bu kirli ilişkiler geçmişinin ışığında Putin’in neden Erdoğan’ı İdlib’teki radikal İslamcı terör gruplarının bir temsilcisi gibi gördüğünü ve ona göre beklentilerini dile getirdiğini daha iyi anlayabiliriz sanırım.

PUTİN, BU ÖRGÜTLERİN ERDOĞAN’IN NESİ OLDUĞUNU ÇOK İYİ BİLİYOR

Şüphesiz ki, ümüğünden yakaladığı Erdoğan’ın IŞİD, el-Kaide, el-Nusra ve benzeri radikal İslamcı terör örgütleriyle sıkı ilişkisine dair Putin’in kanaatinin yeni yeni netleştiğini söyleyemeyiz. Çünkü, Putin ta 2015 Kasım ayında katıldığı G20 Zirvesi’nde bile “IŞİD petrollerinin Türkiye tarafından satın alındığı,” imasında bulunmuştu. İlerleyen aylarda ise, Erdoğan rejimi ile IŞİD arasındaki kirli ilişkileri belgelendiren kalınca bir dosyayı BM Güvenlik Konseyi’ne sunma aşamasına gelmişti. Bu gelişmeler karşısında pabucun pahalı olduğunu gören Erdoğan, o güne kadar tüm tükürdüklerini afiyetle yalamış ve Putin’in kucağına oturmaya mecbur kalmıştı.

Erdoğan’ın IŞİD’e olan zımni desteği, Türkiye’nin zoraki olarak IŞİD karşıtı koalisyonda yer almasından sonra bile, sıklıkla IŞİD’i PKK ve Hizmet Hareketi ile mukayese edermiş gibi yaparak eli kanlı bu terör örgütünü masum gösterme çabalarıyla devam etmişti. Aynı dönemde IŞİD’e karşı sadece göstermelik operasyonlar yaptırmakla yetinmiş, abuk subuk gerekçelerle 200’den fazla muhalif medya organını kapattığı halde IŞİD ve el-Kaide yanlısı propaganda organlarının faaliyetlerini özgürce sürdürmelerine müsaade etmişti. Aynı şekilde bu örgütlerle ilişkili pek çok radikal İslamcı dernek, IŞİD ve el-Kaide’ye eleman kazandırma faaliyetlerini tüm Türkiye’de sürdürebilmişlerdi. Halen de sürdürüyorlar.

Erdoğan’ın Suriye ve Irak’taki radikal İslamcı terör örgütleri ile olan kirli ilişkilerini ele veren bir başka gelişme ise, 2014 yılında Azez’deki 21 Türkmen köyünün IŞİD tarafından talan edilmesine karşı tek kelime etmeyip de, cihatçı teröristlere yönelik Şam ve Rus saldırılarına karşı Bayırbucak Türkmenleri’ni bahane ederek ortalığı ayağa kaldırması olmuştur.

PUTİN’İN ERDOĞAN’I ÇEKTİĞİ TUZAĞIN FATURASI SONRADAN ÖDENECEK

Erdoğan yardakçıları şimdilerde Suriye’deki radikal islamcı terör gruplarının hamiliğine soyunarak onlar için bir çıkış arayışına giren Erdoğan’ı, büyük bir çatışmayı engellediği iddiasıyla Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermeyi dillendirecek kadar ileri gidedursunlar, Putin’in müthiş bir satranç hamlesiyle Erdoğan’ı içine çektiği oyun planının ceremesinin sonradan ödenmek zorunda kalınacağı bir türlü görülmek istenmiyor.

Erdoğan rejiminin Suriye’deki radikal İslamcı terör unsurlarıyla olan sıkı fıkı ilişkilerinin ve onlar üzerindeki nüfuzunun tescili anlamına gelen Rusya ile varılan Soçi Mutabakatı, şimdilik sadece İdlib’teki sivil kayıpları ve göçmen dalgalarını önleme boyutuyla tartışılıyor. Hiç şüpheniz olmasın ki, bu kirli ilişkilerin içeriği, derinliği ve gerek Suriye ile Irak, gerekse Avrupa şehirlerini tehdit eden radikal İslamcı terör saldırıları ile olan irtibatı da pek yakında gündeme getirilecektir.

Zamanı geldiğinde Erdoğan’ın IŞID ve el-Kaide’nin yanısıra, Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ile el-Nusra gibi radikal dinci terör örgütleri üzerindeki büyük nüfuzunun kaynağı sorgulanırken, bu örgütlerin Erdoğan’ın nesi olduğunu da sanırım daha iyi anlayabilme şansını da yakalamış  olacağız.

BU DALGA BİZİ BOĞAR!

   Pinterest  Google+

YORUM | ADEM YAVUZ ARSLAN

Brezilya’nın yeni başkanı Jair Bolsonaro sadece ülkesinde değil dünyanın birçok yerinde gündem oldu.

‘Radikal fikirleri’ ve ‘pervasızlığı’ ile bilinen, bu yüzden de ‘Latin Trump’ olarak adlandırılan Bolsonaro’nun başkan seçilmesi tam anlamıyla küresel bir endişe kaynağına dönüştü.

Çünkü uzunca bir zamandır, özellikle de akademik çevrelerde devam eden ‘Demokrasi ölüyor mu ?’ tartışması Brezilya seçimleri ile yeni bir aşamaya geçti.

HUNTINGTON HAKLI MI ÇIKIYOR ?

Bilindiği gibi ‘Medeniyetler Çatışması’ tezi ile bilinen Samuel Huntington demokratik süreçleri de ‘dalga’ metaforu ile açıklar. Ona göre demokrasi dalga gibidir, yükselir ve alçalır.

Huntington’un sınıflandırması ise şöyledir ;

1828 ile 1926 arası ilk ve uzun demokrasi dalgasıdır. Bu dönemde demokrasi yükselişe geçmiştir. ‘Karşı dalga’ ise 1926 ile 1942 arasındadır. 1943 ile 1962 arasında ikinci yükseliş dalgası yaşanmıştır.

1958-1974 ise yeni bir karşı dalganın yaşandığı dönemdir. Huntington’a göre üçüncü demokrasi dalgası 1974 Portekiz Karanfil Devrimi ile başlamıştır. İstatistiklere göre bu dönemde dünya genelinde demokrasi ile yönetilen ülke sayısı 46 iken 119’a yükselmiştir.

Freedom House verilerine göre 2006 ile birlikte demokrasi tüm dünyada duraklama ve hatta gerileme dönemine girdi. İstatistiklere göre 2006’den bu yana demokrasilerde bir artış yok. Arap Baharı ile ‘4.yükseliş dalgası mı ?’ tartışmaları başlamış fakat yaşananın bahar olmadığı görülünce tartışma tersine döndü.

Siyaset bilimcilere göre ‘salıncak devlet’ olarak kabul edilen -aralarında Türkiye’nin de bulunduğu- ülkelerde ciddi bir düşüş yaşanıyor. Dahası otoriter eğilimler büyük ve stratejik açıdan önemli ülkelerde derinleşmeye başladı.

Bu tabloyu daha da karamsar hale getiren ise başta ABD olmak üzere ‘köklü demokrasilerin’ giderek daha kötü performans sergilemesi.

‘LATİN TRUMP’ KÜRESEL ENDİŞE KAYNAĞI OLUYOR

Bu aşamada ‘demokrasi ölüyor mu?’ tartışmalarını alevlendiren Brezilya seçimlerine daha yakından bakmakta fayda var.

Bolsonaro son yıllarda ‘seçimlerle iş başına gelip hızla ülkelerini demokrasiden uzaklaştıran, yargı ve ifade özgürlüğünü rafa kaldıran, ‘check and balance’ diye bilinen kontrol mekanizmalarını devre dışı bırakan, devlet imkanlarını sonuna kadar lehine kullanıp şaibeli seçimlerle kendine meşruiyet alanı açan popülist liderler’den.

Hatta ‘onların bir tık üstü’ denebilir.

Diğer popülist liderler gibi Bolsonaro’da ‘vatan-millet-sakarya’muhabbetini seviyor. Halkın korkularına oynamayı tercih ediyor. Mesela seçim kampanyası sırasında ‘Brezilya kimliğinin saldırı altında olduğunu’ savundu.

Azınlıklara, farklı din temsilcilerine ‘sıcak bakmıyor. Açıkça ‘benim gibi düşünmeyen herkes yabancı ve tehlikelidir’ diyor.

Hatta Brezilya’nın siyah kökenli vatandaşlarını ‘hayvanat bahçesine geri gönderilmesi gereken havyanlar’ olarak tanımlıyor. Ortadoğu kökenlileri ise ‘pislik tabakası’ olarak görüyor.

Bolsonaro herhangi bir şekilde muhalefeti kabul etmiyor.

Bunu da açıkça söylüyor. Nitekim kampanya sırasında rakibini ‘seçilince hapse attırmakla’ tehdit bile etti. Bir dönem Türkiye’de popüler olan ‘ya sev ya terk et’e benzer bir slogana sahip.

Doğrudan ‘beğenmiyorsanız ya cezaevine ya da yurt dışına gidin’ diyor.

Laiklikle problemli, ‘gayri Hıristiyan politikacı olamaz, burası bir Hıristiyan ülke’ şeklinde kampanya yürüttü. Azınlıkların da din değiştirmesi gerektiğini savundu.

Batı medyasında çok ses getiren ‘işkenceyi destekleyen açıklamaları’ ise Bolsonaro için rutin sayılıyor. Hatta Nazi Partisi’ne yeşil ışık yakıyor.

Bolsonaro’nun ‘radikal fikirleri’ bunlarla da sınırlı değil. Brezilya tarihinin en karanlık dönemlerinden olan 1964 darbesinin lideri Ustra’yı ‘ulusal kahraman’ olarak tanımlıyor. Hatta işkenceleri ile ünlü Ustra’nın ‘tek hatasının’ o dönemde ‘yeterince işkence etmemesi’ olduğunu savundu.

Diktatör Pinochet’i öven demeçler verirken çocuklarını arayan kayıp yakınları için “sadece köpekler sağda solda kemik arar” bile diyebildi.

Eğer ‘yok artık , bu kadarda olmaz’ diyenlerdenseniz daha bitmedi.

Bolsonaro ‘yargısız infaz’ taraftarı.

‘Suçluların görüldüğü yerde öldürülmesini’ savunuyor. Seçim kampanyası sırasında polisin silahlarını güçlendireceğini açıklamıştı.

Kadınlara karşı söylemleri de ülkedeki kadınların büyük tepkisini çekiyor. Mesela Brezilya İnsan Hakları Bakanından Maria Do Rosario’dan bahsederken ‘tecavüzü hak etmeyecek kadar çirkin’ dedi.

Brezilya’nın yeni başkanının eşcinsellerle ilgili de hayli ilginç değerlendirmeleri var.

Örnekleri uzatmak mümkün. Normal şartlarda bu lafları edebilen , iktidara gelirse bunları yapacağını vaad eden birinin Brezilya gibi bir ülkede yüzde 55 oy almaması gerekirdi.

Fakat oldu.

Tıpkı Trump’ın seçilmesinin beklenmemesi gibi. Bu arada hemen hatırlatalım, Bolsonaro’yu hemen arayıp tebrik eden lider Trump oldu. Trump, Bolsonaro ile ‘çok iyi çalışacağını’ açıkladı.

ALTERNATİF ‘OTORİTER MODERNLİK’ Mİ ?

Peki ama ne oluyor ? Bolsonaro gibi bir siyasetçinin seçimi kazanması ‘demokrasi ölüyor’ tezini teyit mi ediyor ?

Huntington’un ‘dalga’ metaforu doğruysa biz yeniden ‘otoriter bir dalga’ ile karşı karşıya mıyız ?

Bu ve benzeri sorular uzunca bir zamandır siyaset bilimi uzmanlarınca tartışılıyor. ‘Demokrasinin ölümü’ temalı sayısız kitap ve bilimsel makale yayınlandı.

Öne çıkan değerlendirmelerden kısa bir özet yapacak olursak karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor ;

Demokrasi 1930’lardan bu yana en büyük krizini yaşıyor. Popülizm ve otoriterlik yükseliyor, ‘demokrasi ile otoriterlik’ arasında ‘melez bir sistem’ giderek yayılıyor ve demokrasiye inanç her geçen gün azalıyor.

Bazıları bu durumu Huntington gibi ‘tersine dalga’ olarak tanımlarken bazı akademisyenler daha da karamsarlar ve ‘demokrasi çağının sonunun geldiğini’ iddia ediyorlar.

Aslına bakılırsa endişeler yersiz değil. Zira yükselen popülizm düne kadar demokrasinin beşiği sayılan ülkelerde bile populist liderleri iktidara taşıyor.

Kuvvetler ayrılığı dengesi bozulması, yürütmenin ‘başkanlaşması’, yargı ve bürokrasinin siyasallaşması, demokrasiye ‘yatay katılım kanallarının’ kapanması, basın ve ifade özgürlüğünün saldırı altında olması demokrasi tarihindeki en kapsamlı gerilemelerden birinin yaşandığı tezini destekliyor.

Endişeyi büyüten verilerden birisi de ‘demokrasi ile iktisadi gelişme arasındaki ilişki’ tezinin çökmesi. Siyaset teorisyenlerine göre ‘otoriter ülkeler ekonomik büyüme ile demokrasiye evrilir’. Fakat Freedom House kıstaslarına göre ‘özgür olmayan’ ülkelerin dünya gelirinden aldığı pay 1990’da yüzde 12 iken bu rakam 2018 itibariyle yüzde 33’e çıktı.

Projeksiyonlar yakın gelecekte bu rakamın yüzde 50’ye ulaşacağını öngörüyor. Yani ülkeler hem zenginleşip hem otoriter rejimlerle yaşayabiliyorlar.

‘MELEZ DEMOKRASİLER’ YÜKSELİYOR  

Siyaset bilimi teorisyenlerine göre melez bir model olarak ‘rekabetçi otoriter’ rejimler yükseliyor.

Türkiye örneğinde olduğu gibi; bu ülkelerde seçimler var, bir den fazla parti seçime giriyor ve bu yüzden ‘demokrasi’ olarak kabul ediliyorlar.

Ancak özgürlükler, hukukun üstünlüğü, rekabet ve katılım eşitliğinin olmaması, basın ve ifade özgürlüğünün sağlanamaması noktasında ‘otoriter’ rejimlerin özelliklerini gösteriyorlar.

İstatistikler bu yeni ‘melez rejim’in giderek yükseldiğini teyit ediyor.

Ürkütücü olan ise birbirine paralel süreçlerin yaşanıyor olması. Bir yandan otoriter rejimler güç kazanır, saygınlık görürken öbür taraftan ‘demokrasi’nin günümüz sorunlarına yeterince cevap veremediği fikri yaygınlaşıyor.

DALGA TERSİNE DÖNER Mİ ?

Huntington’un dalga teorisiyle toparlayacak olursak.

Veriler hiç parlak değil. Dünyanın her yerinde popülist liderler iktidara geliyor. Otoriter liderler adım adım demokratik değerleri aşındırıyorlar ve demokrasiye olan inanç her geçen gün azalıyor.

Bu trendin doğal sonucu olarak da özgürlük alanları daralıyor.

Dahası, Çin ve Rusya’nın başını çektiği ülkeler çok etkili bir şekilde rejim ihracı yapıyorlar. Bu tredi daha da tehlikeli hale getiren Trump’ın başkanlığı.

Hem siyasi hem ekonomi politikaları ile yükselen otoriter dalgaya gaz veren bir lider Trump.

Trump öyle laflar ediyor, öyle icraatlara imza atıyor ki, ABD’nin çıkıp başka bir ülkeye tavsiye de bulunma imkanı artık yok. Hatta Trump yargı ve basın özgürlüğü gibi demokrasinin olmazsa olmazı kurumları yıpratarak yükselen otoriter dalgaya destek veriyor.

Sonuç itibariyle; tablo pek parlak değil. Dünya da yükselen dalga demokratları, azınlıkları, fikir insanlarını ve dini grupları tehdit eder hale geliyor.

Bu yükselen dalga iktidarlara biat etmeyen herkesi boğacak gibi.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *