Mahmut Hoca’dan 3 eskimeyen yazı. 2 makale: KAŞIKÇI SUİKASTI ÜZERİNDEN İMAJ PAZARLAMAK! ‘İYİ ERMENİ’ İLE ‘TAVŞAN GİBİ ÜREYEN SURİYELİLER’

Mahmut Akpınar hocamız, insana dokunmak, gençlik ruhu ve yaşlanıyoruz diye 3 değerli makale yazmıştı. Ve ruhsuzlaşan binalar ve excel raporları ile ilgili çok doğru ve çarpıcı bir özeleştiriler yazmıştı. Demir tavında dövülür derler. Sizde insana dokunma öykünüzü anlatınız.

İNSANA DOKUNMAK

YORUM | Doç. Dr. MAHMUT AKPINAR

“Eskiden…”, “biz eskiden…” gibi cümleler genellikle nostaljiden ve eskiye duyulan özlemden kaynaklanır. Zira insanoğlu eskiye dair günlerin güzel taraflarını hatırlar. Olumsuzlukları, kendi hatalarını, başarısızlıklarını akla getirmek istemez. Bazen de güne dair gelişmelerden, olaylardan kopuktur, habersizdir o nedenle hep geçmişe övgüler düzer. Zanneder ki kendisi şahit olmayınca bazı gelişmeler olmuyor, güzellikler yaşanmıyor. O nedenle bu tür cümleler yaşlılarca dile getirilse, eleştirel yaklaşanların hoşuna gitse de sorumlularca hoş karşılanmaz.

Yazdıklarım yaşlanmış olmaktan, hariçten gazel okumaktan kaynaklanıyor da olabilir. Ancak daha ziyade profesyonelleşme ve amatör ruhu yitirmeyle ilgili. Profesyonelleşme, kurallara, takvime bağlama pek çok işte verimi artırır; işlerin daha düzenli yürümesini sağlar. Ama eğer hedef insan yetiştirmek, eğitmek, insan kazanmak ise amatör ruhu korumak, safiyeti, samimiyeti sürdürmek önemlidir. Muhataplarınızla duygusal bağ kurmak, dertleşmek, problemlerine çözüm aramak, anlamaya çalışmak, insana dokunmak işin vazgeçilmez parçasıdır. İnsanla ilgili işlerde katı kurallarla kurumsal yapıyı düzene sokabilirsiniz, kalabalıkları topluca yönlendirebilirsiniz, binaların temizliğini, işleyişini, personelin çalışmasını takip edebilirsiniz. Ama her biri bir âlem olan âdemlerin, insanların gönlüne katı kurallarla, soğuk ve rutin davranışlarla, robotik yaklaşımlarla giremezsiniz; kendinizi sevdiremezsiniz. Kendinizi sevdiremezseniz sevdiklerinizi de sevdiremez, anlatmakta yarar gördüğünüz güzellikleri onların yüreğine akıtamaz, aklına, zihnine nakşedemezsiniz. Öğrettikleriniz kalıcı olmaz; etkileşim olmaz veya sınırlı kalır. İlişkiler formel olanın ötesine geçemez.

İNSAN HİKÂYELERİ

Hizmet’le bağı olan hemen herkes kendisini çarpıcı şekilde etkileyen bir olayla, davranışla karşılaştıktan sonra Hizmet’e gönül vermiştir. Bizim gibi aklı duygularının önünde olanlar öncelikle meselenin makuliyetine, tutarlı ve mantıklı olmasına, insanlığa vadettiklerine  odaklanmış olsa da pek çok insanı Hizmet’e bağlayan şey yaşadığı bazı özel anlar, müstesna zaman dilimleri ve içten davranışlar olmuştur. Sonrasında elbette herkes meselenin makuliyetini, dinin özüne, aklın gereklerine uygunluğunu test etmiştir. Ama genelde yıldırım aşkına benzer yoğun etkilenme dönemleri vardır. Bazılarını, sınırları ve sinirleri zorlamasına rağmen kendisine tahammül edilmesi çarpmıştır. Bazıları, gönül ehli derin bir abinin etkisinde kalmıştır. Kimimiz vaazlardaki atmosferden, ambianstan etkilenmiştir. Kimimizi Hocaefendi’nin derin ilmi yanında olağanüstü tevazuu, nezaketi büyülemiştir. Önde gelen abilerimizin sahabe misal yaşantısından ve toprak gibi tavırlarından etkilenen çoktur. Ama genelde Hizmet’le tanışma ve Hizmet’e meftun olmalarda bireysel insan hikayeleri vardır. İnsana dokunan, ona değer veren, onun hatalarına katlanan, sınırsız tolerans gösteren davranışlar etkili olmuştur.

Bir ev abisinin aylarca kimseye bir şey demeyip yemek, bulaşık, temizlik gibi her işi yapması o evdeki gençleri eritmiştir. Beraber kaldığı gençlerin iç çamaşırına kadar yıkayan abilerin varlığı hikaye değildir. Bir arkadaşın bir sıkıntısı için ondan daha fazla dertlenen ve çözüm arayan arkadaşı/abisi onda derin iz bırakmıştır. Kendi çamaşırını yıkarken bizimkilere de el atıp hallediveren çok arkadaşımız olmuştur. En basitinden evdeki umumi temizlik vaktinde tuvalet-banyo gibi en zor yerleri abinin alması ve yapması hepimizi etkilemiştir. Evini-barkını talebelere açan ve imkanlarının çok üstünde ikramlarda bulunup, kazancını öğrencilerle paylaşan esnafların hayatımızda ayrı yeri vardır. Ablaların evlere gönderdikleri yolu gözlenen leziz yemekler unutulur gibi değildir. Bir talebeyi kazanabilmek için aylarca onu okul kapısında bekleyen, sabahlara kadar onun için dua eden arkadaşlar bilirim. İlgilendiği öğrenciler için için gözyaşı döküp dertlenen az değildir. Daha kendisi ana kuzusu iken talebeleri için memleketine sadece bayramda ve bir kaç gün giderdi insanlar. Hizmet halkası, elindeki dar imkanları ilgilendiği çocuklara harcayan, yaz boyunca yumurta ekmekle yetinen fedakarlarla genişledi.

Hizmet’te her insanın onu çarpan, şoklayan bir hikayesi, model aldığı Hizmet kahramanı vardır. Yalpa yapınca o anları hatırlar. Düşerse kahramanı yanında biter ve elinden tutar; kaldırır. Herkesin bir hayırhahı vardır, zor zamanlarda, sıkıntılarda, efkarlı dönemlerde gölgesi olur.

İnsan kazanmanın en etkili yolu o insana dokunmak, onun ruhuna nüfuz etmek, gönlüne girmektir. Para, imkan, lüks, şaşa kısa süreli etkilese de kalıcı olmuyor. Sunduğunuz harika şartlardan, dayalı-döşeli binalardan, kaliteli yemeklerden, imkanlardan yararlanılıyor; ama insana yüreğinizi açmadıysanız, onun kalbine giremediyseniz daha iyisi bulununca terkediliyorsunuz.

ODAK İNSAN OLMAKTAN ÇIKARSA

Hizmet doğrudan insanı hedeflediği ve onu gaye edindiği, ona bir şey vermeye çalıştığı için hüsnü kabul gördü, desteklendi, büyüdü. Hazırlanan tüm imkanlar insan içindi. Hedef her insana dokunmak, yeryüzünde gidilmeyen yer, kapısı çalınmayan ev, dokunulmayan insan bırakmamaktı. Nitekim Dünyada çok yere gidildi; Türkiye’de çalınmadık kapı, girilmedik ev kalmadı. Esnafından öğrencisine her insana dokunuldu. Işık evlerde yemek yemeyen, bir kurumda yakını okumayan, çayımızı içmeyen kalmadı.

Bir zaman sonra binalar çoğaldı, büyüdü ve lüksleşti ama ihtişamın içinde bir miktar işin ruhunu yitirdik. Sayımız arttı, statlara sığmaz hale geldik ama kişileri/insanları rakamlardan ibaret görmeye başladık. İnsanlara nüfuz etme yolları, gönülleri kazanma yöntemleri aramak yerine Excel tablolarına odaklandık, istatistiki verilerle avunmaya başladık. Bürokrasiler, makamlar, konumlar ürettik ama bu konumların ne ürettiğini, Hizmete/insanlara neler kattığını yeterince sorgulamadık. Herkes konum sahibi, herkes komutan oldu ama alanda koşturacak er, hizmet üretecek eleman kalmadı. Binalara doluştuk, konumlara alıştık, toplantılarla coştuk ama birebir insana dokunmaya zaman bulamadık.  Devlet dairesine alınan çaycı misali üreten bir kişinin etrafında pek çok amir zuhur etti.

Çok yöneticimiz oldu, üst düzey yöneticiler yetiştirdik ama rehberliği ihmal ettik. “Rehber”liği bir unvan haline getirip içini boşalttık. Zaman içinde insan kazanmanın kağıtlar, rakamlar, oranlar üzerinden yapıldığını sandık. İnsanların gönlüne girme becerisi olan kişileri “yönetici” yaparak insandan uzaklaştırdık. Tebliğ-irşad asıl gayeydi, lakin bu işler sayıca ve keyfiyetçe biraz ihmale uğradı. Kurumlara otomatik ve yoğun insan akışı olduğu için gidene, kopana üzülmedik, peşini kovalamadık. Müesseselere her yıl yığınla insan giriyor ve çıkıyordu ama sel gibi bazen elimizde bir avuç kum kalıyordu. Sorumlular rakamlarla “az” oynayarak, verileri “iyimser” sunarak ruhunu yitirmiş hesap sormalardan kurtulmaya çalıştı. Bu uzun yıllar devam edip etkili-sağlıklı otokontrol-denetim mekanizmaları da kurulamayınca kralın süt havuzuna su döken köylülere döndü halimiz. Olanla sunulan arasında uçurumlar oluştu ve kendimizi kandırdık.

Bunları insanların moralini bozmak, üzmek için yazmıyorum. Zulmün, baskının en ağır şekilde devam ettiği böyle bir zamanda niyetim ümit kırmak ve kuru eleştiri değil. Benzer hataları yapmamak, kaldıysa devam etmemek için bu tür konuları gündeme almayı vicdani bir sorumluluk, Hizmet insanlarına karşı görev biliyorum. Zira Hizmet’te az sayıdaki kötü alışkanlıktan birisi: Yanlışı söylemekten çekinmek, kötüyü söyleyen olmamak için özel itina göstermek. Herkes iyi haberi sunmak, başarılı şeyleri anlatmak için yarışıyor ama başarısızlığı, olumsuzu ne sahiplenen, ne de söyleyen çıkıyor. Oysa hepimiz biliyoruz ki sağlıklı teşhisin-tespitin olmadığı yerde derde deva tedavi olmaz; olamaz.

AMATÖR RUHU KAYBETMEME

Hemen bütün organizasyonlarda başlarda amatör ruh önde olur. Ama zamanla işler büyür, organizasyonlar genişler, kurumsallaşmalar olur ve amatör ruh, fedakarlık, hasbilik yerini memur davranışlarına bırakır. Bundan kaçışın mümkün olduğu organizasyon yoktur. Son olaylarla kader Hizmet insanlarından bütün makamları, kurumları, konumları, yıldızları aldı. Yaşananlar adeta sadece insana odaklanmaya, insanla meşgul olmaya ve yeniden insana dokunmaya zorluyor bizi. Eski durumları anıp ahı-vah etmek yerine herkes yeni çevreye uyum sağlamalı, temaslar kurmalı, dostluklar geliştirmeli. Yeniden nefer olma, alana inme, koşturma ve terlemenin tadına varma zamanı.

Türkiye’de kalanlar çok ağır şartlar altındalar ve ama dik ve onurlu duruyorlar. Yurt dışında ise insanların çevresiyle, komşularıyla yeni yeni hizmetler başlattığına ve güzel şeyler yaptığına şahit oluyoruz. Bu zor dönemden çıkmanın yolu insan potansiyelini verimli ve etkili kullanmaktan, insana önem vermekten ve çevremizdeki insanlara dokunmaktan geçiyor.

***

“Hizmet insanı, gönül verdiği dâvâ uğrunda kandan-irinden deryaları geçip gitmeye azimli ve kararlı; varıp hedefine ulaştığında da her şeyi sahibine verecek kadar olgun ve Yüce Yaratıcı’ya karşı edepli ve saygılı.. hizmet adına her ses ve soluğu zikir ve tespih, her ferdi mübeccel ve aziz bilip, muvaffakiyetlerinden ötürü alkışlayacağı kimseleri de, putlaştırmayacak kadar Rabb’in iradesine inanmış ve dengeli.. ortada kalmış herhangi bir iş için herkesten evvel kendini mes’ûl ve vazifeli addedip, hakkı tutup kaldırmada, yardıma koşan herkese karşı hürmetkâr ve insaflı.. müesseseleri yıkılıp plânları bozulduğu ve birliği dağılıp kuvvetleri târumâr olduğunda fevkalâde inançlı ve ümitli; yeniden kanatlanıp zirvelerde pervaz ettiği zaman da mütevâzi ve müsamahalı.. bu yolun sarp ve yokuş olduğunu baştan kabul edecek kadar rasyonel ve bsasiretli; önünü kesen cehennemden çukurlar dahi olsa, geçilebileceğine inanmış ve himmetli.. uğruna baş koyduğu dâvânın kara sevdalısı olarak, cânı-cânânı feda edecek kadar vefalı ve geçtiği bu şeylerin hiçbirini bir daha hatırına getirmeyecek kadar da gönül eri ve hasbî olmalıdır.”

–Sızıntı, Ağustos 1983

GENÇLİK RUHU VE GENÇLERDEN KOPMAMAK

YORUM | MAHMUT AKPINAR

“Yaşlanıyoruz!” yazısından sonra yaşı ileri, ama geleceğe dönük hayalleri, umutları ve enerjisi olan arkadaşlarımız biraz alınmış olabilir. Elbette gençlik ruhu sadece yaşla ilgili değil. Genç yaşında yaşlananlar olabileceği gibi ileri yaşlarında 18’lik delikanlıların enerjisini, umudunu, heyecanını taşıyanlar da oluyor. İlginçtir Hizmet’te hemen her beldede bedeni yaşlı olsa da ruhu genç ve dinamik böyle ihtiyar delikanlılar olageldi. Ortada kalan her işe koşan, varlığını öğrencilere adayan, müesseslerin ve beldenin yükünü omuzlayan, yaşlı ama enerjik, mütevazi ama hikmet dolu, sade duruşunun arkasında müthiş kalbi, ruhi derinliği, heyecanı olan bu abilerden Allah hemen bütün beldelere bahşetmiştir. Şu sıralar ölüm yıldönümünü andığımız, 70’lerinde bile hayatı canlı-dinamik yaşayan merhum Hacı Ata bu abilerimizin piridir. Bunlar genç değildir ama gençlik ruhunu tekmil temsil ederler. Gençlerle aralarına mesafe koymazlar, aksine gençlerle beraber olmaktan büyük haz duyar, onlarla arkadaş gibi yaşarlar.

“Yaşlanıyoruz” yazısından amaç ruhu genç, zihni diri, idealleri canlı bu abilerimizin herşeyden el etek çekmesi, hayatın dışına çıkması değildi. Maksadımız tecrübeyle-birikimle gençlerin dinamizminin birlikte yürümesine, iç içe olmasına dikkati çekmekti. Jenerasyonlar arasında olması muhtemel kopukluğa vurgu yapmaktı. Gençlik ruhunu sürdürmekle, gençlerden kopmak farklı mevzular. Yaşlandığı halde kendini genç hissetmek önemlidir. Ama kuşak çatışması, kuşaklar arası kopukluk, yeni nesilleri anlayamama, onlara yeterince güvenmeme ve insiyatif vermeme gibi problemler ayrıdır. Orta ve ileri yaştakiler gençlik ruhunu korusa dahi genç jenerasyonlarla kopukluk varsa. Hareket misyonunu ileriye taşıyacak, gelecekte omuzlayacak kadro sıkıntısı çeker.

KUŞAK ÇATIŞMASINI SADECE HİZMET YAŞAMIYOR

Kuşak çatışması ve gençlere yol açma problemi insanlık tarihi boyunca hep yaşanmış. babalar oğullarıyla, yaşlılar gençlerle kuşak çatışmaları yaşamış, birbirlerini anlamakta zorlanmışlar. Ailelerimize baktığımızda da bunu görürüz. Anne-kız baba-oğul arasında yaştan ve anlayıştan, olaylara bakıştaki farklıktan dolayı çatışmalar, gerilimler yaşarız. Farklı yaş grubundaki insanlar birbirinin davranışlarını kabullenmekte zorlanırlar. Büyükler küçükleri “uçarı”, “sorumsuz”, “toy”, “dik başlı”, “saygısız” gibi kavramlarla eleştirirken; küçükler büyükleri “geri kafalı” olmakla, “zamanı okuyamakla”, “gençleri anlamamakla” itham eder.

Teknoloji ve iletişimdeki gelişmeler, hızlı akan zaman kuşak çatışmalarını çok daha sert ve keskin hale getirmiştir. On yıllık yaş dilimi olan insanlar arasında ciddi anlayış farkları oluşabilmekte, uyum sorunları yaşanmakta ve aynı dili konuşmaları zorlaşmaktadır. Yakın zamanda terminolojiye X,Y,Z nesilleri diye kavramlar katılmıştır. 1979 ve öncesi doğumlu olanlara X nesli, 1980-2000 arası doğanlara Y nesli, 2000’lerden sonra doğanlara ise Z nesli denmektedir. X nesli genellike kurallara uyan, otoriteye saygılı, aidiyet duygusu güçlü, sabırlı ve işe odaklı, yaşamak için çalışan kişilerdir. Y nesli kendi görüşlerinden taviz vermeyen, bağımsız olmayı seven, özgürlüğüne düşkün, örgüt ve iş bağımlılığı az, yönetmeyi, kendi işini kurmayı ve para harcamayı seven, farklı düşüneni acımasızca eleştiren, bireyci nesil olarak anılıyor. 2000’lerden sonra doğan Z nesli ise hepten başkadır. Bunlar interneti ve mobil uygulamaları yoğun kullanırlar, internet üzerinden sosyalleşirler, aynı anda birden fazla işi yaparlar. Diğer nesiller Z neslini “ukala”, “başkasını dikkate almayan”, “saygısız” olarak tanımlayabilmektedir.

Bu kavramların kesinliği, doğruluğu tartışılabilir ancak bir hakikat tarafının olduğu da aşikar. Şu anda Hizmet içindeki gençliği ağırlıklı olarak Y nesli denilen, 1980-2000 arası doğumlular temsil ediyor. Bunlar kurallar konulmasından hoşlanmayan, saate ve kurallara göre çalışmayı sevmeyen, ama kendi başına harika işler çıkaran, direnişi seven bir nesil. Dolayısıyla hayatta önemli noktalarda ve etkin olan X nesli ile aralarında ciddi bir anlayış ve mentalite farkı var. Davranış kalıpları, saygı anlayışı bir önceki nesille çok da örtüşmüyor. Çalışma anlayışları da çok faklı. Bu nesilleri eğer anlamaya çalışmaz, kendi kalıplarımıza, kriterlerimize göre değerlendirirsek yanılırız ve onların enerjilerinden yararlanamayız. Zira bu nesil kabul etmediği bir durumla karşılaştığında karşısında kimin olduğunu çok da dikkate almıyor, doğru bildiğine devam ediyor.

YÖNTEMLERDEKİ FARKLILIĞI ANLAMAK

Kuşak çatışması nesillerin amaçlarından, beklentilerinden ve uygulamada kullandıkları yöntemlerdeki farklılıklardan kaynaklanır. Yaşlılar zorluklarda, değişim süreçlerinde geleneklere, kurallara, değerlere tutunurken, gençler yeniliklere açık olmayı, çatışmanın, yüzleşmenin gerektiğini savunur. Kuşaklararası kopuşu engelleme gençleri dinlemekle, anlamaya çalışmakla, onların tavırlarına hoşgörü göstermekle ve aynı ortamda-zeminde beraber çalışmakla mümkün olabilir. Gençler yetişkinlerin arasına katılmak ister ama kendileri olarak ve değer verilerek katılmak ister. Kendi görüşlerinin sorulmasından, insiyatif ve sorumluluk verilmesinden hoşlanırlar. Kararlara ortak etmek, yetki/sorumluluk vermek, aynı masa etrafında beraber çalışmak gençleri anlamayı kolaylaştıracağı gibi onların enerjisini denkleme katmaya yardımcı olacaktır. Onları sorumlu davranmaya hazırlayacaktır. Çağın getirdiği farklı anlayış ve yaklaşımlar nedeniyle gençleri “yetersiz” “idealsiz” vb. olarak itham etmek, kılık kıyafetine, konuşma tarzına vb. takılmak onları uzaklaştıracak, kenara itecektir. Elbette tüm karar mercilerini ve yetkileri bir hamlede gençlere devretmeyi kastetmiyoruz. Büyük yapıları hızlıca ve tamamıyla gençleştirmek kolay olmayabilir ancak belirli oranda gencin karar mercilerinde bulunması hayatın içinde daha aktif olmalarını sağlayacaktır.

Gençlere insiyatif vermede, alan açmada bir tenakuz yaşanıyor. Bazıları “yetki ve sorumluluk verecek genç yok ki, nerde öyle gençler! Olsalar da versek” diyorlar. Oysa bu, tam da gençlerin önünü tıkayan yaklaşım. Gençlere deneme-yanılma, tecrübe kazanma imkanı vermezseniz, yol açmazsanız onların kabiliyetlerini, potansiyellerini nasıl keşfedeceksiniz? Nasıl ortaya çıkaracaksınız? “Görev vereceğiz, ama yeni nesil farklı” diyerek kendi davranış kalıplarına, beklentilerine göre gençliği kritik eden ve güvenmeyen yaklaşımlar bunun aslında jenerasyon farkı olduğunu bilmiyorlar. İstiyorlar ki gençler de onlar gibi düşünsün, davransın, onlara benzer tepkiler versin. Bu yaklaşım gençleri anlamak değil, gençleri kendinize benzemeye zorlamak, onların farklılıklarını kabullenememektir. Nesiller arası kopuş tam da bundan kaynaklanıyor zaten.

Pek çok büyük şirket gençlerden kopmamak için yönetim kurullarına ve idari görevlere gençleri getiriyorlar. Fransa devlet başkanlığına 40’lı yaşlarda Macron seçildi. Avusturya başbakanı 30’lu yaşların başında bir genç. Gençlere yönelik ürün üreten veya gençleri hedef kitle kabul eden şirketler, yapılar onların hayata nasıl baktığını, tercihlerini, zevklerini, reflekslerini anlamak için özel bütçeler ayırıyorlar, çalışmalar yapıyorlar, danışmanlık hizmeti alıyorlar.

YENİ DÜNYAYLA ENTEGRE NESİLLER

Gençlerin donanım olarak, dünya ile entegrasyon adına dil, ufuk gibi avantajları var. Fakat bazılarımıza göre gençler yeterince “idealist değiller”, “rahatlar”, “dikkatleri çok dağınık”. O halde gençlerde var olan o avantajları ve potansiyeli müsbete kanalize etme ve sorumluluk şuuru kazandırmak ayrı bir proje olarak ele alınmalı. Eğer bu basarilabilirse gençler dünyaya Hizmeti çok daha hızlı ve etkili şekilde anlatabilirler. Büyüklerin aklına gelmeyecek yeni ve kısa yollar, yöntemler geliştirebilirler.

“Ama keyfiyet problemi de var!” diyenler çıkabiliyor. Hizmet öteden bu tarafa eylem ve aksiyon tarafı fikrin önünde olmuş bir harekettir. Yurt dışına ilk çıkan 20-21 yaşındaki gençler hangi keyfiyete, hangi bilgi birikimine, hangi takvaya sahipti? Hepsi toy delikanlılardı ama hayatın içinde pişti, olgunlaştı ve kendilerini geliştirdiler. Hizmet hep ilim-amel-aksiyon sacayakları üzerinde gelişti. Sorumluluk ve yetki verilmeyen, çalışan çarkların içine alınmayan gençler nasıl olgunlaşacak? Nasıl keyfiyet kazanacak? Nasıl dertli insanlar haline gelecek? Hizmet kuru teorilerle yürüyen bir hareket değil, yaşayan canlı bir organizmadır.

Hizmetin dünyada ve İslam dünyasında en takdir gören yönü teorilerde konuşulanları hayata geçirmesi, gençleri bu ideallerin arkasından sürüklemesi oldu. Dünyadaki Müslüman alimler Hocaefendi ve Hizmetin bu yönüne meftun oldular. “Biz Kur’an ve Sünneti biliyoruz ama Fethullah Gülen bu asırda bunu hayata geçirdi” diye takdirlerini ifade ettiler.

Öte yandan gençlerin tekliflerini, projelerini çağı ve gençliği anlayan kişilerle değerlendirmek lazım. Kafa yapısı geçen asırda kalmış insanlarla bu gençleri muhatap ettiğimizde sadece gençlerin umudu kırılmaktadır. Bu çerçevede rehberlik yöntemlerini güncellemek, gençlere ulaşmak ve Hareket içinde tutmak için yeni yollar bulmak gerekmektedir. Sosyal medyayı kulanma, ortamları, tarzları, mekanları değiştirme, yeni faaliyetler icat etme, gezilerin formunu değiştirme gibi yollar denenebilir. Ama bütün bunları yapabilmek için o yaş grubundaki insanları istişare ortamlarına almak gerekir.

BİLHASSA AVRUPA

Son dönemlerde Hizmetin merkezi Avrupa haline geliyor. Özellikle kıta Avrupasında ciddi bir nüfus oluştu. Eski göçmenlerin ve zorunlu muhacirlerin çocukları Hizmeti yeni ufuklara taşımak ve globalleştirmek için önemli fırsatlar sunuyor.

Tecrübeli insanların kenara çekilmesine, işlerden el etek çekmesine değil, gençleri işlerin içine çekmesine, onlarla omuz omuza olmasına, onlara cesaret vermesine, hayatı paylaşmasına ihtiyaç var! Gençlere model olacak özellik ve birikimlerde 30’lu yaşlardaki insanların öne çıkarılmasına ihtiyaç var.

YAŞLANIYORUZ!

YORUM | MAHMUT AKPINAR

Bireysel olarak yaşlanıyoruz, saçımızdaki aklar artıyor, enerjimiz azalıyor, ağrılar artıyor. Çocukların büyümesi en bariz yaşlanma göstergesi. Ama yaşlandıkça “çocuk” muamelemesi yapılanların da yaşı yükseliyor. Yetmişlerinde olanlar 50’li yaşlardakilere “yeni yetme”, “toy” diyebiliyor.

İnsanlar gibi cemaatler, tarikatler, organizasyonlar da yaşlanır. Özellikle lider odaklı yapılarda başlıca görevlerde liderin güvendiği, yakın bulduğu insanlar etkili olur. Cemaat, tarikat zaman geçtikçe gelişir, genişler, büyür ama aynı zamanda yaşlanır!

GENÇLER OMUZ VERDİ

1989 yılında başlayan vaazlar sanırım 1993’e kadar devam etti. İstanbul’un selatin camilerinde, Ankara’da, İzmir’de Hocaefendi’nin verdiği bu vaazlarda kalabalık ve coşku kadar katılımcıların yaş grubu dikkati çekiyordu. Vaazlardaki dinleyici kitlenin yaş ortalaması ancak 18-20 idi. Kullanılan dilin ağır olmasına, konuların ciddiyetine rağmen vaazların dinleyicileri ortaokul-lise öğrencilerinden ve üniversite gençliğinden oluşuyordu. Esnaf kesimini de gençler oluşturuyordu.

1980’lerde Hizmeti Ege bölgesinde lokal bir hareket olmaktan çıkaran ve ülkenin dört bir yanına dağılan gönül erleri 20-30 yaş grubundaydı. Bir eğitim hareketi olan Hizmet’in telkinleriyle 16-17 yaşındaki gençler hayallerindeki bölümleri yazmaktan vazgeçiyor ve çok yüksek puanlarla eğitim fakültelerini tercih ediyorlardı. Öyle ki bir dönem eğitim fakültelerinin puanları patlama yapmıştı. Anadolu çocukları okusun, hayatın içine eğitimli olarak katılsın diye ülkenin her yerine açılan dershanelerde ilk görev yapanlar gencecik, taze öğretmenlerdi hep. Stajı kalkmış 2-3 yıllık öğretmenden müdür yapılıyor, eğitim kadrosunu 1-2 yıllık yeni öğretmenler oluşturuyordu. Kadronun yetişmediği yerlerde eğitim fakültesi öğrencileri devreye giriyordu. 1990’ların başında hafta içinde okuluna gidip, hafta sonunda İzmir’den Afyon’a, Uşak’a Aydın’a, Isparta’ya, Eşkişehir’e giden yığınla eğitim fakültesi öğrencisi bilirim. O dönemin şartlarında geceleri otobüslerde uyuyarak yolculuk eder, ertesi gün de gün boyu ders anlatırlardı. Okullarda ve dershanelerde yıllarca yaş ortalaması 25 üzerinde olmadı. Uzun seneler pek çok işleri üniversite öğrencileri, okullarıyla birlikte omuzladılar. Maaş, makam, konum kaygıları olmadı.

DÜNYAYA DAĞILANLAR GENÇLERDİ

Yurt dışına ilk açılmalar yine üniversiteyi bitiren 21-22 yaşındaki gençler eliyle oldu. SSCB dağıldıktan sonra haritada yerini bilmediği, yolu, izi olmayan yerlere gözünü kırpmadan, korkmadan, “neler yaşarım”ı düşünmeden ve heyecanla gittiler. Mahrumiyetine, zorluklarına rağmen o dönemin yurt dışı olan Orta Asya’ya gitmek için mezunlarda yarış vardı, akın vardı. Gidemeyenler, Türkiye’de kalanlar hüzünle ağlardı, hasretle arkadaşlarının ardından bakardı. Rahmetli Özal’ın, daha sonra Demirel’in himayesiyle öyle bir açılım oldu ki mezun gençler atalar diyarına yetmedi. Talep çoktu ve yetişilemiyordu. Her yerden okul isteniyordu ama öğretmenler yetersizdi. Bu açığı doldurabilmek ve açılmış kolları boş bırakmamak için yüzlerce üniversite öğrencisi okulunu dondurdu ve Hizmet aşkıyla Hicrete koştu. Nasıl bir Hicret? Yokluklar içinde, karşılayanın olmadığı, en temel ihtiyaçları dahi temin etmenin zor olduğu, camilerde kalarak, ağır şartlarda seyahat ederek, güvensiz, tehlikeli yerlerden geçerek yapılan Hicret!

Bu dönemde üniversiteyi yeni bitirmiş, hayat tecrübesi olmayan gençler tohum gibi her biri bir ülkeye/şehre atıldılar. Yirmili yaşların başındaki bu gençler Allah’ın izniyle oralarda en üst devlet adamlarıyla muhatap oldular. Okul açmak gibi çok ciddi birikim, sermaye, tecrübe isteyen konularda devlet adamlarını ikna ettiler ve o okulları açtılar. İlk gidenlerin etrafında ne esnaf vardı, ne tecrübesinden yararlanacağı kimseler! Ulubatlı Hasan gibi kapıları açmak için atıldılar ve açtılar. Esnaflar, aileler, abiler hep arkadan geldiler. Onlar gittiğinde hemen hiçbir ülkede Türkiye Cumhuriyetinin diplomatik temsilcisi dahi yoktu

GENÇLERİN FEDAKÂRLIĞI, SAMİMİYETİ

Ege bölgesinde yeni açılan bir dershanede müdür 3 yıllık, müdür yardımcısı 2 yıllık, geri kalan diğer bütün öğretmenler yeni mezundu. Birkaç tane de dersi kalmış, okulu bitirmemiş arkadaş vardı. Coğrafya branşından mezun yeterli değildi. O sebeple yerelden temin etme yoluna gidildi. Eğitime önem veren, dershaneciliğin, özel dersin yaygın olduğu bu şehirde genç-tecrübesiz arkadaşlarla bu iş nasıl olur acaba diye tereddüt oluştu. Bu nedenle en azından bulunacak coğrafyacı tecrübeli ve iddialı olmalıydı. O şehrin en iyi coğrafyacısı bulundu. İyi de bir ücret takdir edildi. Aylar günler geçti, dershane emsallerine karşı ciddi başarı gösterdi ve öğretmenlerin fedakarlığı, yoğun özverisiyle memnuniyet oluşturdu. O genç arkadaşların hiçbiriyle ilgili bir şikayet gelmedi. Şikayet edilen tek hoca vardı: Coğrafyacı! Öğrenciler müdür beye: “Hocam keşke coğrafyacımız da diğer hocalarımız gibi genç olsaydı!” diyordu. Gençlerin fedakarlığı, samimiyeti tecrübe ve bilgi eksikliğini kapatıyor; hatta avantaja dönüştürüyordu. Kendine yakın yaştaki öğrencilerle çok iyi diyalog kuruyor, onların halinden, problemlerinden, beklentilerinden anlıyor ve onları rahatlıkla yönlendirebiliyorlardı.

Zamanla amatör ruh yerini profesyonelliğe, kurumlara, makamlara, konumlara bıraktı. Hizmet kadrolarında yaş ortalaması artmaya başladı. Alttan yeni nesiller geldikçe sorumlu konumundaki insanlar daha yukarıya, daha yukarıya çıkıyordu ve kadrolar yaşlanıyordu. Bir zaman geldi yirmili yaşlarda gençlerin yaptığı pek çok işi kerli-ferli kırklı, ellili yaşlarda adamlar yapmaya başladı. Yaş arttıkça konumların önemi arttı, hareket kabiliyeti azaldı; bağlar, bukağılar arttı. Otuzlu yaşlardaki insanlar çoluk çocuk görülmeye ve kendilerine güven duyulmamaya başlandı. Yaşlar arttı ama değişen zamana, nesillere göre yenilenme, güncelleme yapılamadı. Dijital çağda zaman çok hızlı akıyor, gençlerin alışkanlıkları, algıları hızlı değişiyordu. Zamanla yaşlanmış yönetici kitle ile yeni nesil arasında mesafeler oluştu. Gençler koca koca adamların arasında kendilerine alan da açamadılar. Kurumsallaşma, bürokratik direnç, hantallık gibi problemler arızaları tespit etmeyi ve çözüm üretmeyi engelledi. Çoğu zaman anlaşılmadığından veya o fazda olunmadığında gençlerin söyledikleri, istekleri “saçma”, “gereksiz” görüldü. Binlerce kurum, okul, dershane vb. açıldı. Ama bu kurumlardan yetişen gençler jenerasyonlar arasındaki kopukluk ve boşluk nedeniyle, zamanın gerektirdiği dönüşümleri yapamama sebebiyle elde tutulamadı. Özellikle son dönemlerde bu gençlerin pek çoğu Hizmeti sevmekle birlikte kendisine farklı yollar çizmeye başlamıştı.

GENÇLERDEN BİR KOPUŞ MU VAR?

Hep gençlerle, gençlikle anılmış Hareket’te gençlerden bir kopuş mu var diye endişeliyim. Zira etrafıma baktığımda hep 40 yaş üstü insanları görüyorum. Gençlere hitap etme, onları memnun etme noktasında problemler görüyorum. Kendi çocuklarıma ve çevremdeki insanların çocuklarına bakıyorum pek çoğu meselenin içinde olmak istemiyor. Kenarda durmayı, en iyimser haliyle sempatizan olmayı tercih ediyor. Türkiye dışında bu problemin daha ağır olduğu görüyorum. Zira zihinleri alaturka kültürle şekillenmiş, klasik Ortadoğulu mentalitesine sahip insanlar buraların dilini, kültürünü bilen gençlere güvenemiyor; onlara yol açmaktan korkuyorlar. Pek çok genç bohemliğin ağında eriyip gidiyor. Kafası çalışan, iyi eğitimli gençler ise sorumluluk almak için ya cesaret veya alan bulamıyor. İşler hala Türkçeden başka dil kullanamayan, Türkiye mantığıyla hareket eden, Türkleri hedef kitle kabul eden 40’lı yaşlardaki arkadaşların omzunda gidiyor. Buralarda yetişen gençlerle ilgilenecek kimseler dahi dil bilmiyor ve muhatap kitlesiyle ciddi yaş farkına sahip. Sanırım bu insanlar batı kültürüyle yetişmiş bu çocuklarla nasıl diyalog kuracak, nasıl empati yapacak, onlarla hangi ortak yönü olacak, onlara ne sunabilecek diye düşünülmüyor. Elbette yurt dışında da zıpkın gibi çocuklar var. Ama bazen onların kıyafetine, bazen küpesine takılıyor ve önlerini açmıyoruz. Türkiye’den gelen ailelerin çocukları ise ayrı ve zengin bir kaynak. Ailelerinden dolayı hepsi başarılı çocuklar. Kısa sürede dillerini hallediyorlar; buralara da uyum sağlayacaklar. Ama benzer sebeplerle bu çocukların da kenara itilmesi, Hizmet denklemine katılamaması ihtimali var.

Hazreti Ali: “Çocuklarınızı içinde bulunduğunuz çağa göre değil, gelecek çağa göre yetiştirin” diyor. Bediüzzaman gençleri özel olarak muhatap almış ve sağlığında onlara yönelik “Gençlik Rehberi” hazırlatıp ulaştırılmasına itina göstermiş. Etrafında daima gençler bulunmuş. Hala hayatta olan talebeleri Üstad’ın son dönemlerinde en fazla 20’li yaşlardaydı ve seksen küsur yaşında bir adamın peşindeydiler. Hoca Efendi 1986 tarihli “Gençlik Ruhu” başlıklı yazıda: “Toplumlar gençlik ruhuyla canlılıklarını korur, onunla gelişir ve onunla ihtişama ulaşırlar. Bu ruhu kaybedince de, kılcalları kesilmiş çiçekler gibi pörsür, dökülür ve ayaklar altında kalırlar. ..Gençlerin pek çoğu, bir makam kapıp bir memuriyete geçtikten sonra, içlerindeki bu kıvılcımlar yavaş yavaş sönmeye yüz tutar; ruhlarında bir külleşme, gönüllerinde de bir çölleşme baş gösterir.” diyor.

Genç Adam şiirinde ise:

Genç adam; bu bâdirenin bahâdırı sensin!

Yıllardır, hayâllerde, düşlerde beklenensin…

..Sensin asırlardan beri beklenen kahraman,

Gel ki, artık dizlerimizde kalmadı derman..!

diyerek umudunu gençlere bağladığını söylüyor.

Allah için Hocaefendi kocaman bir ömrü bu işe harcayarak bir gençlik inşa etti. Şiirde, yazılarda bahsedilen bu gençlik geldi; çok da güzel işler yaptı. Ama sanki dünün bu civanmert, yiğit, fedakar, idealist gençleri yaşlanınca gençlere yol açmayı başaramadı. Yeni nesillere yükü devretmeyi, onlara kol kanat germeyi olması gerektiği kadar yapamadı. Kendilerinin 20’li yaşlarda altına girip Allah’ın inayetiyle yaptıkları işleri şimdilerde 40’lı yaşlardaki insanlara bile emanet etmekten çekiniyorlar. Koca koca eğitimli, donanımlı adamları/hanımları “çoluk çocuk” görüp kenara itenler olabiliyor.

Son yaşananlar yaş ve kıdem gibi gençlerin önünü tıkayan, Hizmete takos olan anlayışları da bitirdi; bitirmiş olması lazım. Bu yönüyle yaşanılan süreç Hizmet’e tekrar gençleşme, global anlamda gençlere yeni misyonlar yükleme, onların enerjisinden yararlanma fırsatları sunuyor.

Keşke bizim gibi 50 ve üstü yaşlardaki arkadaşlar kenara çekilip gençlere mentörlük yapsak, onların sırtını sıvazlayıp arkasından dua etsek, tecrübelerimizi onların emrine versek!

KAŞIKÇI SUİKASTI ÜZERİNDEN İMAJ PAZARLAMAK!

YORUM | ERHAN BAŞYURT

Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın, Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda planlı bir tuzak ile öldürülmesinin üzerinden 4 hafta geçti. “Kaşıkçı’nın cansız bedeni nerede?” ve “Bu vahşet cinayetin emrini kim verdi?” sorularının cevabı halen bulunabilmiş değil.

Görünen o ki, bu sorulara cevap bulacak bir soruşturma ihtimali de her geçen gün azalıyor.

Türkiye ile Suudi Arabistan ilişkileri son dönemde gergin bir dönem yaşıyor.

Türkiye, Suriye ve Mısır’da ters düştüğü Suudi Arabistan’ın adeta ‘Soğuk Savaş’ yürüttüğü Katar ile de çok güçlü ilişkilere sahip.

Kaşıkçı suikastı, Suudi Arabistan’ı suçüstü yapan Türkiye’ye diplomatik hamle imkanı verdi.

Olayın ilk anından itibaren Suudi Arabistan’ı tüm dünyada köşeye sıkıştıran bilgileri yabancı basına sızdırdı ve Kraliyet’in suikastı itiraf etmesini sağladı.

Ankara, Kaşıkçı olayında elde ettiği yüksek ilgiyi ve fırsatı, başarılı bir şekilde bir nevi imaj pazarlamaya dönüştürdü.

Türkiye, sürekli eleştirilerle manşet olduğu Batı basınında bu kez, kanlı bir infazı aydınlatmaya çalışan popüler ‘dedektif’ rolünde yer aldı.

Türkiye son olarak, sorumluların Türkiye’de yargılanmasını talep edecek kadar elini yükseltti, Kaşıkçı suikastında…

TÜRKİYE, SUİKAST TİMİNİN KAÇMASINA GÖZ YUMDU!

Gelelim gerçeklere…

Türkiye, Kaşıkçı’nın can güvenliğini sağlamakta yetersiz kaldı. Kaşıkçı’nın öldürülmesi anına ait ‘dinleme kayıtları’ elinde olduğu ve nişanlısının da durumu bildirmesine rağmen şu an iadesini istediği 15 kişilik suikast timinin elini kolunu sallayıp gitmesine göz yumdu.

Tüm bu süreçlerde, Kaşıkçı’nın bedeninin yok edilmesine neden olan temizliğin Konsolosluk içinde yapılmasına müsaade etti.

AK Parti’nin ilk Dışişleri Bakanı Emekli Büyükelçi Yaşar Yakış’ın, bu ihmallere ışık tutan harika bir değerlendirmesi “Türkiye’nin yaptıkları ve yapmadıkları” başlığıyla Ahval’de yayınlandı.

Yakış, ilgili BM Sözleşmeleri’ne atıfta bulunarak “Türk güvenlik makamlarının yapmaları gereken şey, Başkonsolosluk binasına girip oradakileri tutuklayıp en kısa zamanda Ankara’daki Suudi Büyükelçiliği’ni durumdan haberdar etmekti” diyor.

“Türk güvenlik makamlarının Başkonsolosluk personelini Suudi makamlarından izin almaksızın tutuklama yetkisi vardı” diyen Yakış şunları ekliyor: “Başkonsolosluk binasının ve Başkonsolosun ikametgâhının kuşatma altına alınıp kimsenin girip çıkmasına izin verilmemesi mümkündü. Başkonsolosluğa o gün girip çıkan tüm otomobillerin, İstanbul sokaklarındaki kameralarla izlenmesi ve gerektiğinde durdurulup kontrol edilmesi uygun olurdu…”

Yakış’ın işaret ettiği ihmaller, aslında Türkiye’nin de başlangıçta olayı uzaktan izlemeyi ve müdahil olmamayı tercih ettiğini gösteriyor. Sonrasında yaşanan strateji değişikliği bu kusurları yok etmez…

DÜNYANIN EN BÜYÜK GAZETECİ HAPİSHANESİNDEN…

Çok daha önemlisi, Türkiye’de yurt dışında gazeteci ve eğitimci kaçırıp, onları elçilik binasında elleri kelepçeli fotoğraflayıp, bunu bir başarılı bir istihbarat çalışması gibi duyuran bir ülke.

Yurtdışında suikast çağrılarının canlı yayında ekranda yapıldığı, bırakın cezalandırmayı soruşturma bile açılmayan bir ülke…

Türkiye, basın özgürlüğüne, ifade ve fikir hürriyetine büyük kısıtlamalar getiren, dünyada en fazla gazeteciyi halen hapiste bulunduran bir ülke…

Türkiye, sadece 15 Temmuz sonrası 200 medya kuruluşuna  el konulan, 350’den fazla gazetecinin gözaltına alınıp tutuklandığı, 150 gazeteci hakkında gıyabi tutuklama kararı verilen ve yüzlerce gazetecinin halen yargılandığı bir ülke…

Türkiye, yargı bağımsızlığının ve şeffaflığın olmadığı, MİT’e işlediği suçlar nedeniyle hesap sorulamayan bir ülke…

Türkiye ve Suudi Arabistan’ın diplomatik ilişkileri bu şekilde gerilimli bir döneme denk gelmemiş olsaydı, iddia ediyorum Türkiye bu olayı köpürtmek yerine soğutmayı yeğlerdi.

Türkiye’de, Rus istihbaratı tarafından gerçekleştirildiği sonradan ortaya çıkan Çeçen suikastlarına, yine İranlı muhalif bir medya patronunun İstanbul’da öldürülmesi olayları karşısında gösterilen ‘suskunluk’ bunu teyit ediyor…

BM, TÜRKİYE’DEN BAŞVURU BEKLİYOR!

Tüm bu bilgiler, Kaşıkçı suikastının aydınlatılması için faillerin Suudi Arabistan yerine Türkiye’de yargılanmasının da adaletin yerini bulması anlamına gelmeyeceğini gösteriyor.

Şayet ‘suikast emri’ iddia edildiği gibi Veliaht Prens’ten ise, Suudi Arabistan’da da hiçbir yargı mercii ‘emri veren’i ortaya çıkaracak cesareti gösteremez ve orada da tüm devlet yetkilerini elinde bulunduran bir Veliaht’ı yargılayabilecek özgür yargı olmadığı ortadır.

O halde gerçeklerin tam olarak ortaya çıkarılması için tek seçenek kalıyor: Uluslararası bir soruşturma…

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres sözcüsü aracılığıyla açıkladı, “Bağımsız bir soruşturma başlatabilmesi için ülkelerden talep gelmesi gerekiyor, Türkiye’den resmi bir talep gelirse değerlendireceğiz ve bir karar vereceğiz.”

Kaşıkçı suikastının aydınlatılması, sorumluların tespiti ve adaletin tecellisi konusunda Türkiye gerçekçi ve samimiyse, iki yüzlü bir diplomasi gütmüyor ve kanlı bir infazı imaj pazarlama fırsatına dönüştürme ve Suudi Yönetimi’nin kolunu bükmek için kullanmıyorsa, BM’ye bağımsız bir soruşturma için başvuru yapsın.

Hem gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlar hem de ortaya dökülecek bilgiler ve üst düzey isimlere uzanan suçlamalar nedeniyle siyasi bir baş ağrısı da yaşamaz.

‘İYİ ERMENİ’ İLE ‘TAVŞAN GİBİ ÜREYEN SURİYELİLER’

YORUM | PROF. DR. MEHMET EFE ÇAMAN

“Tavşan gibi üreyen 5 milyon Suriyeliyi ısıttıkta 2 vatan evladını ısıtamadık” diyor Natali Avazyan. Tabi, bu cümlenin yanlışı, sadece dahi anlamındaki –de ve –da ekinin ayrı yazılmaması değil. Majör bir yanlış var, etik bir yanlış bu cümlede.

İki dramdan, kolayına kaçıp bir iktidar devşirme, bir diskura uyum gayreti söz konusu olan. Adı ve soyadı ile bile tek başına veya beraberce Türkiye’de birilerinin nefretini çekmeye aday, dahası soykırıma uğramış bir etnik grubun üçüncü veya dördüncü nesli, her zaman büyük saygıyla yorumlarını okuduğum bir insan kurdu bu cümleyi. Böylesi bir cümleyi, milyonlarcası yollarda, bir yerlere göç ettirilirken zorla, ama hastalıktan, ama kötü muameleden, ama da kasten katledilerek, bir coğrafyadan varlığı silinmeye çalışılan bir toplumun kızı söylüyorsa, ben durup resmi diskurun gücü üzerine düşünürüm.

Duyunca, sarsılmamak elde mi? Dudaklarını kıpırdatırken arkadan seslendirme yapılan yabancı filmlerde hissettiğim yadırgama ve yabancılama gibi, sanki birileri o klavyede tuşlamış o elim cümleyi. Tavşan gibi üreyen Suriyeliler, içinizde kimler yok ki! Üzerinde cicili bicili tişörtü ve tokası olan, saçları kirli ama yine de misler gibi kokan anasına, mini minnacık kızlar. Saçları sıfıra yakın kazıtılmış, gözlerinde 70 yaşındaki yaşlı adamların hayal kırıklığı izlerini gördüğüm selpak satan beş yaşındaki emer oğlan. Konuşurken sizinle gözünüze bakamayan ve yerde bir yerlerde dolaştıran bakışlarını, o sürme gözlü ama sürmesiz genç anne. İnşaatta ya da ne bileyim helâ temizliğinde, öğrendiği üç beş kelime Türkçeyle sizinle muhabbet etmek isteyen, gülerken ağladığını düşündüğüm genç adam. Sağken yaşadığına sevinmediğini gülerken bile görebildiğim canlar. Geride babasının anasının mezarını bıraktığında çektiği acısını ancak benim de başıma gelince anladığım garibanlar. Tavşan gibi üremeyin, nüfusunuz 3,5 milyon civarı olsa da Anadolu’da, Anadolu sizi dört beş milyon diye algılar durur. Ortak olmayın müthiş refahına bu cumhuriyetin der, sizin yüzünüze sizin uğradığınız dramı vurur. Okula giden çocuklarınız az da olsa huzur bulmuşken, siz, ben ve diğerleri gibi, olan her türlü olumsuzluğun, kötülüğün, doğal ve yapay belanın, başarısızlık ve kifayetsizliklerin, hatta ve hatta katılaşan kalplerin bedelini ödemeye mecbur bırakılacaksınız!

Hani güvenilen dağlara yağan kar vardır ya! Ağrı’ya mı Ararat’a mı yağdı o kar, bu sorudaki kadar o kadar içerik ve anlam farklılığı aklımı kurcalayan Avazyan’ın ifadesinde. Ermeni olmanın anti-faşizm ve kirli milliyetçilik karşıtlığıyla aynı anlama geldiğini sanan ben ve benim gibiler, sanırım hâkim diskurun ve onun dayattığı kimliğin bulduğu geniş karşılığın şokunu uzun süre üzerinden atamayacak. Evet, Ayşe Hür’ün dediği gibi, bütün faşistler aynı analojiyi kullanıyorlar. Naziler Yahudiler için, Türk faşistleri de Kürtler ve Ermeniler için. Hatta Kürdün “en kötü Kürt olduğunu” da onun “sünnetsiz” oluşuyla ve bunun da “Ermeni olması anlamına gelmesiyle” ele güne “ispat ediyor, edemese de propaganda ediyor. Benim de aklıma Schindler’in Listesi (Schindler’s List) filmindeki bir sahneyi getirdi bu tweet. “Özel muamele” (Sondernehandlung) terimini kullanan Schindler’e, Stern bu terimin ölüm kampına gönderilme anlamına geldiğini ima edince, Yahudileri kurtarmak için gayret eden Schindler sitem ederek, “ayrı bir dil mi yaratmamız gerek!” diyor. Stern, “sanırım öyle!” diye yanıtlıyor bu sitemi. Galiba bizim de yeni bir yaratmamız gerekecek. Suriyelilerin tavşanlar gibi çoğaldığı, senin çocuğun olurken Kürtlerin “çoğaldığı”, Ermenilerin çocuklarına da kendi soylarından gelenlerin “dölü” dendiği bir dil yerine, insanın insan olmaktan dolayı değerli ve dokunulmaz olduğu, insanın hakkını ve hukukunu korumanın salt (o da uyulmayan) yasal prosedüre indirgenmediği, farklılığın doğal ve güzel kabul edildiği bir toplum rüyası kurmak!

Sığınmacılara aktarılan sosyal ve finansal kaynaklardan memnun olmak durumunda değilsiniz. Ama sığınmacıların da sizin gibi insan olduğunu, tavşan gibi çoğalmadığını yani, kabul etmek zorundasınız! Zorundasınız! Suriyelilerin sizinle eşit vatandaş olmamasına karşın, sizinle eşit insan olduklarını, eşit insan olduklarını kabul etmek zorundasınız, zorundasınız! Analoji yaparken, kinaye yaparken, kelime oyunu yaparken, benzetme yaparken, espri ve şaka yaparken, düşünürken, evet hatta düşünürken bile, insanlarla muhatap olduğunuzu, insanlarla muhatap olduğunuzu unutmamak, hatırlamak, hatırlamak zorundasınız, zorundasınız! Geometrik artış yapanlara ne diyelim türünden ırkçılığın bile daniskası olan yorum altı yorumları, dikkate almak, hangi kitlenin size destek olduğunu, sizden medet umduğunu, sizden medet umduğunu düşünmek, düşünmek zorundasınız, zorundasınız! Ve Ermeni’ye bile kabul ettirttik, söylettik işte türünden düşüncelerin, düşünce kanalizasyonlarının sizin destekçiniz olduğunu, sizi desteklediklerini görmek, görmek zorundasınız!

Sığınmacıların Türkiye’deki varlığından rahatsız olduğunuz anlaşılıyor. “Çok veciz şekilde” – gurur duyulacak şekilde olmasa da – ifade etmişsiniz zaten, akılda kalıcı ve unutulması olanaksızca. O zaman, bu sığınmacıları Türkiye’ye kabul edenleri eleştirsenize! Hatta bunu yapmadan önce, isterseniz bu göç dalgasına neden olan, Şam Emevi Camisi’nde Cuma namazı kılmak üzere Ortadoğu’da neo-Osmanlıcı politika izleyen “reis ve reisçilere” dil uzatsanıza? Kendini savunmayı bırak, sizi anlayacak veya takip edebilecek imkânları olmayan, zaten hayatın darbesini yemiş, savaş görmüş, iç savaş görmüş, ölüm ve tecavüz görmüş, anasını babasını kaybetmiş, kolunu ayağını kaybetmiş, en kötüsü de canım ülkesini kaybetmiş zavallı insanları malzeme yapmak mı doğru tutum? Aynı koşullarda sizin anneanne-babaanne-dedeleriniz yalın ayak, acılı, ağrılı, kalbi kırık, süngü ucunda öz vatanlarını terke zorlanırken, soyları kırılır, anne karnındaki bebeklerine kadar katledilirken, Suriye topraklarına göçtüklerinden de mi ders çıkarmaz, ibret almazsınız? İnsan olmamız için insan doğmamız yeterli olmuyor, Natali Hanım. Ermeni olmadan önce insan olmak lazım diyecektim, ama aklıma bir önceki cümle gelip onu kurmuş bulununca vazgeçtim!

Sizin bu yorumu yapmanız, Türkiye’de hâkim diskurun, egemen dilin, ceberut devletin, faşizan rejimin, derinlerin galibiyetidir. İyi bir Ermeni olan ve iyi de solcu olduğuna inanan Hrant Dink’in o cümlesini profilinizden silin atın, çünkü onu hak etmiyorsunuz. Onu öldürenle aynı retoriği kullanan biri, isterse “en iyi Ermeni olsun”, soykırımın acılarına ortak olmayı hak etmiyordur, soykırımcısıyla aynı dili üçüncü bir zavallı halk için kullanıyorsa Natali Hanım! Ben babamdan annemden insanların tavşan gibi çoğaldıklarını öğrenmedim. İnsan olanın dünyalar güzeli insan çocuklarını bu dünyayı zenginleştirdiğini, bu dünyanın çiçekleri olduğunu öğrendim. Bu öğrendiğim romantik dünyanın gerçeklerimize tekabül etmediğimi görsem de, kendi okuluma ve yazı-çizime yoğunlaştım, gerçekte var olmayan acımasız dünyanın o masalsı hülyaya dönüşmesi için kendimi ve kalemimi sakındım özenle. Hata yapınca ki çok hata yaptım, özür diledim, insanım, hata yaparım affedin be beni demekten imtina etmedim. Şimdi siz bunu okur musunuz, okumaz mısınız bunu bilmiyorum, ama okursanız eğer, bilin ki size yakıştıramadığım için yazıyorum bunu, tarihe not düşerek.

Donarak ölen iki gariban askerin ahı, Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan Suriyeli garibanlarda değil. Askeri donduranla Suriyelilerin dramına yol açanların aynı rejim olduğunu anladığınızda, belki günün birinde demokratik bir Cumhuriyetin bayramını da Türkiye’deki herkese nasip olur. O gün gelecekse eğer, gelişi kullandığımız dilden anlaşılacak. Umarım askerler donmaz. Umarım insanlar ölmez. Umarım insan olma ümidi sönmez. Umarım. Umarım.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *