Misafir Yazar İskender Sezek: Göç sonrası Cemaat ve Lobicilik! Bir de şöyle ülkede seçim varmış, sayım varmış, demokrasi varmış gibi yapmıyorlar mı… off offf… Oyu millet kullanıyor, Hırsız saray sayıyor, Havuz medyası açıklıyor! Sonuç REİS ne isterse O!

Bir de şöyle ülkede seçim varmış, sayım varmış, demokrasi varmış gibi yapmıyorlar mı… off offf… Oyu millet kullanıyor, Hırsız saray sayıyor, Havuz medyası açıklıyor! Sonuç REİS ne isterse O!

Gençler ders almalı. Popülerken ekonomik özgürlüğünüzü kazanın ki, elden ayaktan düştüğünüzde üç kuruş için yalakalık yapmak zorunda kalmayın.

CUMHURİYET; Anayasal Hak olan Yasalara uygun Faaliyet gösteren Bakanlık emri ile Kuruluş duyurusu yapılan Bir sendikanın üyelerine: “Neden üye oldun?!..” diyerek iki buçuk yıldır hapse attıranların rejmi değildir!..

Hakkini tam helal edecek yuzde 5-10 arasi insan belki cikar. Hocamiz Mutlak travmadan kurtulmada fully forgiveness diyor; dogrudur. Ancak yuzde 90 kabul etmez. Herkes cemaatten degildi; yuzde 10 cemaata hitap ediyor sanirim. Geri kalani mutlaka intikamlarini er veya gec alacaktir

 

İskender Sezek, The Circle

17 – 25 Aralık sürecinde, Türk yargısı ve polisinin yaptığı operasyonlar sonucunda yolsuzluk dosyaları ortaya saçılmış, “Yasaklar, yolsuzluk ve yoksulluğa son” mottosuyla iktidara gelen AKP hükümetinin karizması ağır yara almıştı. Bu operasyonlar aynı zamanda 2002’de başlayan AKP – Cemaat ittifakının da artık bittiğinin resmi ilanıydı. Mart 2014 Yerel Seçimlerine daha 3.5 ay vardı. Türkiye’de kendini merkez ya da ana akım medyası olarak tanımlayan basın, yolsuzluk operasyonlarını; okuyucusu, izleyicisi ve dinleyicisine AKP – Fethullah Gülen Cemaati kavgası olarak yansıtmıştı. Akşam, TV’lerin en çok izlendiği saatlerde, haber kanallarındaki tartışmalar bu minval üzere devam etmişti. Ekranda boy gösteren tartışmacıların yarısı cemaatin AKP’ye ihanet ettiğini, diğer yarısı ise yapılan yolsuzlukların boyutunun ileride ülkeyi esir alacağı noktaya geldiğini ve cemaatin doğru bir iş yaptığını dile getiriyordu. Toplumda genel kanı, AKP’nin yerel yönetim seçimlerinden ağır yenilgiyle çıkacağıydı.

Türkiye bu tartışmalar ışığında yerel seçimlere girdi. AKP; Ankara, Adana, Mersin, Manisa gibi büyükşehirlerde ağır yara alsa ve kaybetse de diğer büyükşehirlerde değişen bir şey olmadı. CHP; İzmir, Aydın, Muğla ve Eskişehir’i korurken, Antalya’yı kaybetti. HDP beklendiği gibi Diyarbakır, Van ve Mardin’i kazanırken, Urfa’da oyunu arttırdı. MHP Adana, Mersin, Manisa’yı kazanırken, Balıkesir’i kaybetti. AKP; İstanbul, Konya, Kayseri, Bursa, Kocaeli, Maraş, Antep, Trabzon, Samsun, Erzurum, Sakarya gibi kalelerini korurken, bu şehirlere CHP’den Antalya’yı, MHP’den Balıkesir’i hanesine ekledi.

 AKP – Cemaat kavgası aslında en çokta Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP’ye yaradı. MHP, 2011 Genel Seçimlerinde aldığı yüzde 13 oyu 2014 Yerel Seçimlerinde yüzde 16.6’ya çıkardı. 3 büyükşehir ve 5 ili (Osmaniye, Isparta, Karabük, Bartın, Kars) kazanmakla birlikte Erzurum, Afyon, Kütahya gibi kent merkezlerinde oyunu yüzde yüz arttırdı. Örneğin 2011 Genel Seçimlerinde Afyon Kent Merkezinde yüzde 17 oy alan MHP, 2014 Yerel seçimlerinde aynı kent merkezinde dönemin Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’na rağmen yüzde 42.6 oy aldı. Afyon Kent Merkezinde seçimi yüzde 49 ile AKP kazandı. AKP’nin 2011’de aynı kent merkezinde aldığı oy yüzde 66 idi.

Seçim sonuçlarından sonra cemaat tabanında ciddi bir hayal kırıklığı yaşandı.Zira cemaat tabanına göre Anadolu insanına hizmet edilmiş, öğrenci yetiştirilmiş, insanlar eğitim, iş insanları yurtdışıyla tanıştırılmıştı. Taban bu insanların kendilerine vefasızlık edeceğini düşünmedi. Düne kadar cemaate övgüde sınır tanımayan birçok gazeteci, yazar, çizer tayfası da kavgada AKP saflarında yer aldı. Cemaat tabanının yakından bildiği ve yazılarına aşina olduğu Hüseyin Gülerce, Etyen Mahçupyan, İskender Pala, Beşir Ayvazoğlu gibi Zaman Yazarları ve Ahmet Taşgetiren, Gülay Göktürk gibi Bugün Gazetesi Yazarları bile AKP’den yana tavır koydu. Cemaat tabanını bu yazarlar arasında hiç kuşkusuz en çok Hüseyin Gülerce şaşırttı. Zira düne kadar çeşitli mahfillerde cemaat sözcüsü olarak lanse edilen Gülerce, onlar için tam bir hayal kırıklığı olmuştu.

Gözlerinde büyüttükleri, kimini cemaat içinde, kimini cemaat dostu sandıkları nice insanın tavrı karşısında tam bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı içindeydiler. Ama yine de umutlarını kaybetmemişlerdi. En azından hukukun bu kadar çiğneneceğini hiç düşünmemişlerdi.

2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri olmadı, 2015 yılında yapılacak genel seçimlerde durumun değişeceğine inançları tamdı. Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk turda yüzde 52’ye yakın oy alarak Cumhurbaşkanı seçildiği, 2014 şokunu çabuk atlatarak, 7 Haziran 2015 Seçimlerini beklediler. 2015 seçim sonuçları tam da istedikleri gibi oldu. Oyu yüzde 40’a düşen AKP ilk kez mecliste milletvekilliği çoğunluğunu kaybetti. Fakat seçim gecesi MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin erken seçim talebi, sanki ülkede olacakların habercisi gibiydi.

Milletvekili çoğunluğu muhalefette olmasına rağmen meclis başkanlığı seçimini AKP kazandı. Suruç’ta ve Ankara’da bombalar patladı, 135 kişi öldü. Hakkari – Dağlıca’da çatışma çıktı, 16 asker yaşamını yitirdi. Cemaate yakınlığıyla bilinen Bugün TV ve Bugün Gazetesi’ne kapılar kırılarak girildi ve bu medya kuruluşlarına el kondu.

Bu olan biten içinde Türkiye, 1 Kasım 2015’te yeniden seçimlere gitti. AK Parti 5 ay sonra yenilenen seçimde yüzde 50’ye yakın oy alarak mecliste milletvekilli çoğunluğunu ele geçirdi. Muhalefet partileri CHP, MHP ve HDP, 7 Haziran 2015’te aldığı başarılı sonuçlara rağmen koalisyon kurma ve meclis başkanını belirleme konusunda kendi aralarında uzlaşamamışlardı. Bunun faturası 1 Kasım 2015 seçimlerinde muhalefet için ağır olurken, iktidar, altın tepsi içinde AKP’ye sunuldu.

Türkiye en son demokratik seçimini 7 Haziran 2015’te yaptı. Ondan sonra yapılan halk oylaması, başkanlık ve milletvekilliği seçim sonuçları seçmenin büyük bölümünde şaibeli olarak görüldü.

Tabi cemaat tabanı içinde tüm bu seçim sonuçlarına rağmen asıl büyük kırılma 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminde oldu. AKP İktidarı mensuplarının daha ilk anda ekranlara çıkarak, bu işten cemaati sorumlu tutması “Cemaat darbe yapıyor” algısını pekiştirdi. Bu algı kısmen  Cemaatin tabanında da tuttu.

 Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre Allah’ın bir lütfu olan darbe girişimi batıda ve bazı aydınlarda tiyatro olarak görülse de, sonuçları itibarıyla cemaat için çok ağır oldu. Cemaat bir anda insanların gözünde “hain” ilan edildi. Bazı ebeveynler, cemaat kurumlarında çalışan çocuklarının tutuklanmasını alkışladı. Kimi çocuklarını güvenlik birimlerine ihbar etti, kimi evinden attı. On binlerce insan cemaate yakın oldukları gerekçesiyle işinden oldu, gözaltına alındı, tutuklandı ve işkence gördü. Yine cemaate yakın oldukları gerekçesiyle binlerce iş insanının para, işyeri, mal ve mülküne el konuldu. Tutuklu hamile kadınların doğumu için hastane kapılarında polis bekletildi. 700’ün üzerinde bebek hapisle tanıştı. 50’in üzerinde insan intihar etti. Baskı ve şiddetten bunalarak, kurtuluşu yurtdışına göç etmede bulan onlarca insan Ege ve Meriç’in soğuk sularında boğularak, can verdi.

Tüm bu olumsuzluklarla birlikte Avrupa’nın bazı ülkelerinde hatırı sayılır bir cemaat nüfusu oluştu. Avrupa olsun, ABD olsun, Kanada olsun, gelen kişilerin çoğu nitelikli insanlar. Birçoğunun mesleği var. Meslek sahibi oldukları alanlarda gayet iyiler.

Fakat bu görüşüm hoşlarına gitmese de, bazı olumsuz gördüğüm alışkanlıkları hala terk etmiş değiller. İlk önce yapmaları gereken , yönetim anlayışını değiştirmek olmalı. Tepeden gelen direktiflerle yönetilen klasik dini bir cemaat olmak yerine, tabanın karar alma süreçlerinde aktif yer aldığı, şeffaf, sorgulanabilir, hesap verebilir , tüm programı kamuya açık ,ne yapmak istediğini açık ve net bir şekilde ifade eden , yaygın bir sivil toplum hareketine dönüşmeliler. Evleri, yurtları, dil kursları, okulları dernekleri ve benzeri sahip oldukları tüm kurumları gerçek kişilerden oluşmalı, yönetim taban tarafından belirlenmeli ,  program ve işleyişi şeffaf olmalı. Farklı kesimlerle diyalogda çok zayıflar. Büyük bir çoğunluğu itibariyle, yaşadıkları zulmün “ilk ve tek” kendilerine uygulandığına inanıyorlar. Oysaki ülke tarihi bu zulme benzer bireysel ve kitlesel  pek çok zulümle dolu. Bunu farketmeli ve kendi acılarını dünyaya duyururken ,tüm zulme uğramışların sesi olmalılar.  “Biz farklıyız, biz iyiyiz, biz nitelikliyiz,biz diğer mazlum ve mağdurlardan farklıyız” söylemleri antipatik karşılanıyor. Farklı kesimlerle diyalog kurma yerine, hala birbirlerine propaganda yapmaya çalışmaları onlar açısından sağlıksız bir durum. Seçilmiş insanlar olmadıklarını, diğer insanlardan farklı görünmeye çalışmalarının beraberinde gurur, kibir ve bencilliği getireceğini bilmeleri lazım. Temelde “Bizler de sizler gibi insanlarız, baskı ve şiddetten dolayı göç etmek zorunda kaldık” anlayışında olmaları gerekir. Diğer göç eden Suriyeli, İranlı, Iraklı, Afrikalı gibi kesimlerin sıkıntılarını da kendi sıkıntıları gibi hissetmeli ve ona göre çözümler geliştirmeliler.

Bulundukları ülke ve kente adapte olmalılar. Nasıl Ermeniler ve Yahudiler baskı ve şiddetten dolayı yer değiştirmek zorunda kaldı ve gittikleri yerlerde değer ürettilerse, cemaatin de gittiği ülke ve kentlerde adına değer üretmeleri lazım. Bu ürettikleri değerleri göçe maruz kalmış diğer ülke insanlarıyla da paylaşmalılar. Köln’de, Berlin’de, Kopenhag’da, Stokolhm’de; İstanbul, İzmir, Ankara, Adana için proje düşüneceklerine, “Artık bu kentlerin insanlarıyız, bu kentler için ne yapabiliriz, ne üretebiliriz” bunu düşünmeliler.

Türkiye’de sık sık kullanılan deyimle sen, ben bizim oğlan anlayışını bırakmalı, kol kırılır yen içinde kalır sözünü unutmalı, yaptıkları işlerde yaşadıkları yerlerin hukukuna uymalı. Avrupa değerlerine göre hareket etmeli, Şeffaf ve hesap verebilir olmalılar.

Özellikle bilim ve sanat alanında yetenekli insanlara sahip çıkmalılar. Bulundukları ülkeyi öyle benimsemeliler ki, nasıl tüm Fransa, Ermeni asıllı şarkıcı, söz yazarı ve diplomat Charles Aznavour’a sahip çıktıysa, yarın cemaat içinden çıkacak bir sanatçı ya da bir bilim insanına da, bulunduğu ülke ve kent öyle sahip çıksın. Söylemleri ile değil, yaşantı ve davranışlarıyla örnek olmalılar.

Cemaat medyası ve kendini cemaate yakın hisseden gazeteciler ,bulundukları ülkelerde siyasi partilerle ve iktidarla sınırlarını belirlemeli, işlerini kolay halledebilmek gibi günübirlik çıkarlar için, herhangi bir siyasi partinin arka bahçesi haline gelmemeliler. Zulme uğrayan , mağdur edilen her insanın, grubun ve halkların yanında olmalı, bu durumun kendilerine ne kazandıracağını veya kaybettireceğini önemsememeliler.

En önemlisi cemaat ne olduğunu, ne yapmak istediğini net ve anlaşılabilir bir şekilde ortaya koymalı,   yuvarlak tanımlamaları ve söylemleri terketmeli , kafalardaki soru işaretlerinden kendisini uzaklaştırmalıdır..

Geçenlerde bir sosyal medya hesabında  şöyle bir paylaşım vardı ; “cemaate yakın bir insan bulunduğumuz ülke yetkilisine kendilerini övünce, yetkili aynen “Suriye’den gelen o kadar çok nitelikli insan var ki, ama bunlar sizler gibi kendilerini övme gereği duymuyorlar” dedi. Aynı yetkili “Biz sadece sizlere, yaşadığınız sıkıntıları bildiğimiz ve insan olduğunuz için anlayış gösteriyoruz, yoksa bahsettiğiniz nitelikte insan çok” demeyi de ihmal etmedi.”  O yüzden cemaate yakın insanların Türkiye’deki eski alışkanlıklarını yurtdışına taşımaları, kendilerini antipatik kıldığı gibi zarar da verir.

Özetle, Göç etmek zorunda kalan bu kitle doğru işlenirse, evrensel değerlere sadık kalınırsa Cemaat lobisi dünyada çok etkin ve etkili olacaktır.

 Bu bağlamda , cemaate mensup akademisyenlerin Ermeni ve Yahudi lobisini araştırmalarını ve üzerinde çalıştaylar düzenlemelerinde ciddi fayda olacağını düşünüyorum.

Gülen Cemaati’nin Kürtlerle İlişkileri

74
Share on Facebook
Tweet on Twitter

 

İskender Sezek, The Circle

Gülen Cemaati’nin Kürt meselesinde yanlışları doğruları götürünce…

Türkiye’de devlet kurumları için yapılan sınavlarda öğrencilerin bol keseden atmamaları için bir formül geliştirilmiştir. O da dört yanlış bir doğruyu götürür formülüdür. Bununla öğrencilerin soruları cevaplandırırken her soru üzerinde titizlikle düşünmeleri, doğru yaptıkları soruları tehlikeye atmamaları, emeklerini zayi etmemeleri amaçlanmıştır. Böylece öğrenciler uzun bir çalışma ve büyük bir fedakarlığın ürünü olan doğrularını riske etmemek için her soruyu yoğun bir muhasebenin sonrasında cevaplarlar. Gerçi bu daha çok sınavı kesin kazanmayı isteyen, çalışmış, emek vermiş sorumlu öğrencilerin davranış tarzıdır yoksa kaybetmeyi göze almış ve kabullenmiş hatta bundan dolayı da herhangi bir korku ve endişesi olmayan sorumsuz öğrenciler çoğu zaman soruları bile okumadan cevaplayabiliyorlar.

Gülen Cemaati de ‘biz sırtımızda yumurta küfesi taşıyoruz’ şiarıyla bir işe başlamadan önce çok iyi fizibilite çalışmaları yapar, her adımını kazanımlarını riske etmeden, tehlikeye atmadan uzun muhasebe ve istişarelerin sonucunda büyük bir sorumluluk bilinciyle atardı. Yani kılı kırk yararcasına hareket ederdi. Bu cümleleri geçmiş zaman kipiyle kuruyorum zira Cemaat’in bu hassasiyetleri maalesef Kürt meselesinde böyle olmadı. Böyle olmayınca da yanlışları doğrularından çok fazla olan Cemaat’in bütün doğruları buharlaşıp kayboldu.

Aslında genel olarak bütün Türk İslami çevreleri Kürt meselesinde iliklerine kadar günahkardırlar da, biz Gülen cemaatinin ulaştığı güç, insan kaynağı açısından sahip olduğu potansiyel ve coğrafya olarak eriştiği hinterlandı itibariyle söz konusu soruna olan duyarsızlığının diğer cemaat, tarikat ve yapıların duyarsızlığından daha fazla göze battığını düşünerek projektörü Gülen cemaati üzerine çevirdik. Yapacağımız eleştiri diğer bütün İslami çevreler için de geçerlidir.

Yumurta küfesi taşıma hassasiyetinin Kürt meselesinde göz ardı edildiğini, bu hassasiyetin neden ve nasıl göz ardı edildiğini ve bunun neticesinde yanlışların doğruları nasıl yok edip buharlaştırdığını birkaç müşahhas örnek üzerinden izah edebiliriz.

Gülen Cemaati’nin Kürtlerle ilgili açılım diyebileceğimiz adımları devletin çözüm süreci açılımıyla paralel olarak başladıEn büyük adımını da Türkiye’nin ilk özel Kürtçe TV kanalı olan Dünya TV ile attı. Bu hem Cemaat üyeleri için hem de Cemaat’e mesafeli yaklaşan Kürtler açısından büyük bir devrimdi zira o güne kadar Cemaat’in evlerinde ve yurtlarında kalan Kürtlerin kendi aralarında bile Kürtçe konuşmalarına müsamaha gösterilmiyor, Kürtçe bir kitap okuyanlara veya Kürtler adına herhangi bir talepte bulunanlara Kürtçü veya PKK’lı nazarıyla bakılıyordu.

Bu noktadan Kürtçe bir televizyon kanalının açılmasına gelmek ancak devrim kelimesiyle tarif edilebilir. Ancak bu açılım ile ilgili bütün iyi kanaatler kısa sürede yerini kuşkulara bıraktı çünkü gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenmişti.  Kürt dilini, kültürünü, gelenek ve göreneklerini bilmeyen Kürtlerin hassasiyetlerine yabancı bir yönetici getirildi. Bu yetmezmiş gibi, Milliyetçi ve ülkücü kodlarla donatılmış yöneticilerin olduğu  Samanyolu tv’nin bünyesinde tutuldu. Bu durum başta Cemaat içerisindeki Kürtlerin ve sonra da bütün Kürtlerin aklına şu soruyu getirdi; yıllardır insan yetiştiren bir harekette hem medyayı bilen hem de Kürtçe’ye ve Kürtlerin hassasiyetlerine vakıf kimse yok muydu? Aslında vardı var olmasına ama öyle stratejik bir konuma sahip bir kurum kendilerinden olsa bile Kürtlere güvenilip teslim edilemezdi. Aslında bu tavır devletin ‘bu ülkeye kominizm gelecekse onu da biz getiririz’ anlayışının bir dışa vurma şekliydi. Cemaatin her kurumunun en tepe noktalarında Kürtleri görmek mümkündü ama Kürtçe bir kurum bir Kürd’e teslim edilemedi, edilemezdi de çünkü “ola ki o kişi milli duygularının tesirinde kalabilir ve yanlış şeyler” yapabilirdi.

Tabi burada Dünya TV’nin açılmasıyla yapılan doğru hem bu ve buna benzer tercihler hem de Samanyolu TV’nin yayın politikasıyla buhar olup yok oldu. Fakat sadece Samanyolu TV değil Zaman Gazetesi ve diğer yazılı ve görsel medya kurumları da Kürtlere yönelik haber ve programlarında fazlasıyla kırıcı, yaralayıcı, rencide edici ve ötekileştirici bir üslup ile Kürt meselesinde atılan bu büyük adımı gölgelediler ( Burada sözünü ettiğim medya kuruluşlarında çalışan basın emekçisi arkadaşları tenzih ederim, zira bir çoğu Dünyan’ın en iyi medya kuruluşlarında meslek faaliyeti yapabilecek arkadaşlar) . Tabi Cemaat medyası deyince aslında belki de Cemaat’in Kürt meselesi ile ilgili en büyük yanlışı olarak bu kurumların haber ve programları üzerinde durmak gerekir. Çünkü Cemaat medyası sadece Dünya TV doğrusunu buharlaştırmadı ayrıca Cemaatle ilgili devletçi, milliyetçi ve Kürt düşmanı algısının oluşmasında da büyük bir rol oynadı.

Cemaat medyasının bu yayın politikasını belki tek başına şahıslara bağlamak doğru olmasa da en büyük pay bu kurumların başındaki şahıslara ait. Cemaatin amiral gemisi diyebileceğimiz iki medya kurumundan birinin başında Hidayet Karaca diğerinin başında ise Ekrem Dumanlı vardı. Her ikisi de ülkücü kökenli milliyetçi refleksleri ağır basan kişilerdi. Tabi bu kişiler bu kurumların iskelet kadrosunu da kendi duygu ve düşüncelerine göre şekillendirdiler. Bazıları diyebilir ki hem STV de hem de Zaman gazetesinde çok farklı ideolojide, çok farklı kesimlerden insanlar program yapıyor, yazılar yazıyordu ancak bilinmeli ki o insanlar sadece bu kurumların vitrininde yer alan ama yayın politikası üzerinde herhangi bir rolleri olmayan kişilerdi. Ayrıca dünyanın herhangi bir yerinde STV’yi izleyen cemaat üyeleri bu farklı ideolojideki insanların söylediklerini değil Cemaat kökenli kişilerin konuşmalarını doğru kabul eder ve bu konuşmaları Cemaat’in konuşulan konu ile ilgili genel politikası olarak görürlerdi yani bu konuşmalara göre konumlanır ve tavır alırlardı. Bu yönüyle Cemaat medyasının politikalarını belirleyen bu ekip sadece Kürtlere değil, hatalı bilgilendirdikleri ve yönlendirdikleri başta kendi kitlelerine sonra da tüm halka bir özür borçlular. Çünkü yıllarca bu kurumların başında, o koltuklara yapışmışçasına oturan bu ekip emanet olarak aldıkları o kurumları gazeteciliğin evrensel ilkelerine göre değil Türklüğün ve devletçiliğin ilkelerine göre yönetmiş ve yönlendirmişlerdir O devasa medya gücü milliyetçi hezeyanlarla, ırkçı figürlerin patolojik tutumları sonucu yerle yeksan oldu. Aslında daha açık bir ifadeyle, şu anda AKP’yi çürüten ve tasfiyeye mahkum eden şey milliyetçi refleks ve sığındıkları milliyetçiliğin karanlık dehlizleridir ama ilk önce cemaati tüketti bu dehlizler.

Bu ifadeler mesnetsiz değildir. Bunları doğrulayacak onlarca belki yüzlerce örnek verilebilir. Ama en başta verilecek örnek tabi ki STV’nin dizi ve haber programlarıdır. Ölümsüz Kahramanlar ve Tek Türkiye gibi diziler ile kendilerince PKK zihniyetiyle mücadele ettiklerini düşünen STV yöneticileri bu diziler ile halka PKK’nın gerçek yüzünü gösterdiklerini düşünüyor ve halkı PKK’dan uzaklaştırdıklarına inanıyorlardı ancak kazın ayağı hiç de öyle değildi. Çünkü PKK’ya vuracağım diye, bölge gerçeklerini bilmeyen hatta bölgeye hiç gitmeyen bütün bilgileri yazılı ve görsel medyadan ibaret olan senaristlerin elinden çıkan senaryolar ile bölge halkı rencide ediliyordu. Bu rahatsızlık yüzlerce belki binlerce defa halk ve bölgede bulunan Cemaat üyeleri tarafından değişik yollarla STV yöneticilerine iletilmesine rağmen Kürt meselesinde yumurta küfesi hassasiyetini unutan bu ekip hiçbir şekilde geri adım atmamış hatada ısrar etmiş ve Cemaate çok büyük bir zarar vermiştir. Cemaatin itibar ve güvenilirliğine tamir ve telafi edilemez bir halel getirmiştir. Ama inanıyorum ki şayet cemaat medyası şuan iktidarın ortağı olmuş olsaydı aynı tavrını sürdürür ve Afrin yolunda kendi kitlesine daha bir hevesle Fetih suresi okuturdu. Çünkü aynı şartlar altında aynı sebepler hep aynı sonuçları doğurur. Eleştiri ve özeleştiri kültürünün olmadığı hareketlerde aynı şartlar altında aynı sebeplerin farklı sonuçlar ortaya çıkarması da beklenemez zaten.

Yukarıda ifade ettiğim gibi bunlara benzer çok fazla örnek sıralanabilir ancak yazının sıkıcı olmaması adına haber içerikleriyle ilgili de birkaç şey söyleyip bu bahsi kapatacağım.

KCK operasyonlarında belki de devlet televizyonu olan TRT’den daha aktif ve agresif yayın yapan, eline geçen her türlü bilgi ve belgeyi mutlak doğru kabul edip yayınlayan bunu da vatanseverlik olarak sunan Cemaat medyası bu konuda da büyük bir yanılgıya düşmüş ve hata yapmıştır. Çünkü bu davalar ve operasyonlar o kadar çok sahiplenildi ki sonrasında toplumda, bunların arkasında ‘Cemaat var operasyonlar Cemaat eliyle yapılıyor’ algısı oluştu. Bunda tabi ki AKP’nin de etkisi büyüktü. Uzun lafın kısası bu tür olayların tabi ki haber değeri vardır ve işlenmelidir ancak Cemaat medyasını yöneten kişilerin, yapacakları yanlışlarla bütün bir Cemaate zarar vereceklerini bilmeleri gerekiyordu. Öte yandan hak, hukuk, dürüstlük ve adalet adına toplumun farklı kesimlerine AKP hükümetleri eliyle yapılan hak ihlalleri önceleri AKP ile olan ittifaka halel gelmemesi için hep sümen altı edildi, görmezden gelindi. Ne zaman ki anlaşmazlık başladı sümen altı edilen bütün dosyalar ortaya çıkarıldı. Bu tür tutarsızlık ve çelişkiler halkın Cemaat medyası üzerinden Cemaat’e olan güvenini ciddi manada sarstı. Bu hataların faturası daha sonra çok ağır olmuştur ancak buna rağmen bu kişilerden şuana kadar bir iki kişi dışında özeleştiri veya pişmanlık ifadesi duyan olmamıştır. Hatta hala Cemaat adına değişik platformlarda konuşmaya devam edip halkı aldatmaya ve yanlış yönlendirmeye devam etmekteler.

Cemaatin Kürt meselesinde yaptığı en büyük hatalardan biri de bu sorunu iyi okuyamaması, Kürtleri anlayamaması ya da anlamak istememesidir. Bunu şu şekilde açabiliriz. Gülen Cemaat’i dünyaya açılıp farklı ülkelerde okullar açmaya başladığında kendisini o bölgenin halkına kabul ettirebilmek için götürdükleri mesajların o halklar tarafından benimsenip içselleştirilmesi için onlar gibi olmaktan hiç kaçınmadı. Yani kısa sürede dillerini, gelenek ve göreneklerini, hassasiyetlerini, tarihlerini, önemli şahsiyetlerini öğrenip o halktan biri gibi davranıyorlardı. Bunu, Allah kelamını o insanlara kabul ettirmek için gidilen bölgenin rengine boyanmak olarak izah eden Cemaat, Kürt illerinde bu prensibini hiçbir zaman pratikleştirmedi. Mesela Kürt illerinde görev yapanların özellikle Kürtlerden seçilmesi yerine Kürtleri tanımayan ve bilmeyen hatta belki bölgeye gelinceye kadar Kürt denince aklına PKK’dan başka bir şey gelmeyen, bütün Kürtleri terörist hatta kuyruklu sanan kişilerden seçilmesi anlaşılabilir bir durum değil. Oysaki Kürtler de Müslüman olmakla birlikte farklı bir dil, kültür, gelenek ve tarihe sahiplerdi. Üstelik Allah’ın ayetlerinden olan dilleri de devlet tarafından uzun süre yasaklanmış ve büyük bir kültürel kıyımla karşı karşıya kalmış mazlum ve mağdur bir halk.

Dilleri yıllarca yasaklandığı ve artık kendi çocuklarına bile öğretemedikleri için Kürtlerde büyük bir dil yarası var. Bu nedenle iki kelime Kürtçe konuşan bir Türk gördüklerinde ona büyük bir sevgi ve hayranlık duyan Kürtler onu baş tacı ediyorlar. Buna rağmen bölgede faaliyet yürüten Cemaat üyelerinin hepsi onlarca yıl kalıp tek bir Kürtçe kelime öğrenmeden bölgeden ayrılıyor ve bu bir marifetmiş gibi şöyle diyebiliyorlardı, “Ben on yıl kaldım hiç Kürtçe öğrenemedim”

Kürt illerinde insanların büyük çoğunluğu fakirlikten dolayı çocuklarını okutamadığı için Cemaat’in bölgedeki eğitim faaliyetleri, özellikle de açtıkları okuma salonları büyük bir takdir ve beğeni kazanmıştı. Okuma salonları ücretsiz olduğu için zeki ama maddi imkansızlıklardan dolayı okuyamayan bir çok öğrenci bu kurumlar sayesinde güzel okullar kazanıp güzel bir geleceğin kapısını araladılar. Bu imkandan dolayı bölge halkı Cemaate karşı büyük bir minnet duyuyordu ama buna rağmen dini bir cemaatten fazlası olan, içtimai hayatın bir çok alanına etki eden, bunlar için de imkanları olan Gülen Cemaat’inden Kürtlerin kendi dil yarasına yönelik beklentileri vardı. Mesela ayda bir de olsa yapılan sohbetlerden birinin Kürtçe olması veya ortaokullarda Kürtçe’nin seçmeli ders olarak yasalaşmasından sonra bölgede faaliyet gösteren Cemaat okullarında Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulması gibi… Ancak bütün dünya halklarına Türkçeyi öğretmekle övünen Cemaat Kürtlerin bu masum taleplerini ne duydu ne de gördü. Bu talepleri hep farklı gerekçelerle geçiştirdi.

Bu tavır ve AKP Hükümetinin dershaneleri kapatması sürecinde okuma salonlarının önemi ve gerekliliği için geliştirilen argüman (Okuma salonları dağın yolunu kapatıyor) Kürtlerdeki okuma salonlarına yönelik sempatiyi bir anda antipatiye dönüştürdü ve Cemaatin faaliyetlerindeki niyeti ve samimiyeti bir kez daha sorgular hale getirdi. Devlet ile problemli bir kitlenin karşısına devletin argümanları veya benzer argümanlarla çıktığınızda o kitle tarafından devlet ile aynı kategoriye konmaktan kurtulamazsınız ve artık onların nazarında inandırıcılığınız kalmaz. Çünkü dağın yolunu kapatmak bir cemaatin değil devletin vazifesiydi.

Dindar bir halk olan Kürtler hem dini faaliyetlerinden dolayı hem de eğitim faaliyetlerinden dolayı Cemaate büyük bir sempati duyuyordu ancak buna rağmen iki şeyi anlamıyor ve sürekli bunu sorguluyorlardı. Birincisi, kendisini bir dini organizasyon olarak tanımlayan milletler üstü ama her milletten insanları barındıran fakat genel iskeletinin Türklerden ve Kürtlerden oluştuğu Cemaat’in yurtdışında açtığı okulları Türk okulları diye adlandırması, ikincisi ise Türkçe olimpiyatları idi. Aslında Türk okulları ifadesi Türkçe olimpiyatları başlayıncaya kadar Kürtler tarafından tolere ediliyordu ancak Türkçe olimpiyatlarının başlamasıyla ve Türkçenin bütün dünya halklarına öğretilmesinin Cemaatin birincil ve milli bir vazifesi gibi lanse edilmesiyle Kürtlerde büyük bir hayal kırıklığı oluşmaya başladı özellikle de Cemaat içerisindeki Kürtlerde. Çünkü Cemaatin ilan edilen en büyük amacı İla-yı Kelimetullah idi, Türk dilini ve kültürünü dünyaya yaymak değildi. Ama şatafatlı Türkçe olimpiyatları Kürtlerin zihninde bu gayenin değiştiği yönünde bir algı oluşturdu. Tabi bu algı yersiz bir algı değildi. Bu kadar ağır bir sorunun yaşandığı bir ülkede Cemaat kendi evi yanarken başkasının bahçesine gül dikmeye çalışıyordu. Ülkesinde milyonlarca insanın anadili yasaklıyken Türkçe Olimpiyatları adı altında Türk milliyetçiliğinin pazarlamacılığını yapıyordu. Kürt illerinde panzerler çocukları biçip geçerken cemaat Bosna diyordu, Çeçenya diyordu, Ortaasya’daki kardeşlerimiz diyordu. 

Okulların Türk okulları diye adlandırılması ve şatafatlı Türkçe olimpiyatları Cemaat dışındaki Kürtlerde de Gülen Cemaat’inin milliyetçi bir yapı olduğu tezini daha da güçlendirdi. Bu Kürtlerin giderek Cemaatten uzaklaşmasına sebep oldu. Aslında Kürtleri rahatsız eden şey insanlara Türkçe öğretilmesi değildi rahatsızlık veren şey Cemaatin Türkçeyi öğretmeyi bu kadar büyük bir gaye haline getirmesine rağmen dil yarası olan Kürtlerin Kürtçe ile ilgili bütün isteklerini kulak ardı etmesi, önemsememesi hatta umursamamasıydı. Küçük bir teşbih yapacak olursak bu durum fakirlikten dolayı yılda bir defa dahi et yiyemeyen birinin yanında zengin birisinin her gün gittiği lüks restorantlarda yediği kebaplardan bahsetmesi gibi bir şey. Cemaat henüz bu konuda bir özeleştiri yapmamıştır ki bu ayrıca dikkate değer bir kafa karışıklığı yaşadığının işaretidir.

Cemaat evrensel ilkeleri yol haritası olarak benimsediğini ve global bir hareket olduğunu iddia ediyor, böylesi bir hareketin herhangi bir devleti kutsal kılmak ,belli bir kitlenin dilini yüceltmek gibi bir önceliği olmamalıydı, olmamalı. Zira bu durum varlık gerekçesine aykırı.

Tekrar edecek olursak Kürt meselesinde yapılan bu tür hatalar az ama önemli diğer bütün adımları buharlaştırdı ve yok etti. Yani yanlışlar doğruları götürünce elde kaldı koca bir sıfır hatta eksi not.

Not; Ama bunu zamanında neden söylemediniz eleştirisi gelecektir. Cevabını hemen vereyim; Cemaat medyasında yetkili olan herkese bu yazdıklarım 10’larca hatta yüzlerce kez söylendi. Hatta ‘Tek Türkiye’ dizi ile alakalı Hidayet Karaca’ya sitem ileten bir gruba ,Karaca’nın ; “PKK ağzıyla konuşuyorsunuz” diye terslediğinin de canlı tanığıyım.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *