Mutlu son yok bu filmde. God tests us… 400 milyar Çöl Çekirgeleri fırtınası kasıp kavuruyor. Afrika ve Asya krizde. Hindistan ve Çin’e ilerliyorlar… Bizim çekirgeler: 15 Temmuz’un ‘asker ayağı’ nerede?

Nuri tuğral·56mEşim cuma günü doğum yapacak. Ceza ertelemesi için mahkemenin istediği heyet raporu ceza ertelemesi ne uygundur kararı geldi fakatmahkeme tahliye etmedi Madem heyet raporunu dikkate almayacaksınız.Neden eşimi günlerce yolda perişan ettiniz @abdulhamitgul HamileElif Tuğral Tahliye

Ayşe Nur Bilgili·11mRabbim Hz.Meryem’i doğum esnasında nasıl muhafaza ettiyse… Hz.Meryem ve oğlu Hz.İsa’yı nasıl koruduysa eşinizi ve evladınızı da öyle korusun. Şeytan ve şeytanlaşmış insanların şerrinden muhafaza eylesin. HamileElifTuğrala Tahliye

Image
Farkındasınız değil mi? Biz şu anda savcılara, hakimlere kanunlara uymaları gerektiğini hatırlatıyoruz! ELİF TUĞRAL, İZMİR ŞAKRAN CEZAEVİNDE DOĞURACAK. BUNDAN DAHA ÖNEMLİ BİR SKANDAL OLAMAZ… BAŞÖRTÜLÜ DİNDAR BİR HANFENDİNİN BU ZULME UĞRAMASINA GÖZYUMAN, SUSAN TÜM DİLSİZ ŞEYTANLARIN ALLAH BELASINI VERSİN. SÜFYAN ERDOĞAN VE ETÖ, ÇİNLİLER KADAR ZALİMCE SOYKIRIM YAPIYOR. BEBE HAPİS. Adı : Vehbi Enes Tuğral Doğum Tarihi : 21 Şubat 2020 Doğum Yeri : Şakran Cezaevi Suçu : Bilinmiyor Bu satırları okuyan vicdanlı güzel insan eğer sen susarsan Vehbi Enes Cezaevinde doğacak…. Haydi Lütfen şimdi amasız fakatsız SESSİZ KALMA!
Açık açık anlıyoruz ki Erdoğan’a Türkiye’deki okumuş aklı başında müslümanların kökünü kazıma görevi verilmiş! Görevini severek isteyerek gönüllü yapıyor… Elif Tuğral sağlık sorunlarına rağmen hâlâ cezaevinden tahliye edilmedi. 5 aylık hamile iken tutuklandı. 6 yıl 10 hüküm verildi.. Riskli bir doğum olacak…
ÇEKİRGELER. İSTİLA EDEN AÇ ÇEKİRGE. 400 milyar Çöl Çekirgeleri fırtınası kasıp kavuruyor. Afrika ve Asya krizde. TÜRKİYE, Hindistan, Çin’e ilerliyorlar… Bizim çekirgeler: 15 Temmuz’un ‘asker ayağı’ nerede? SAKLANIYORLAR. ÇEKİRGE AFETİ KIYAMET ALAMETİ Mİ? ÇEK BİR DARBE ÇEKİRGE… ÇEKİRGELER AFETİ… 400 MİLYAR ÇEKİRGE ALLAH’IN GAZABI. SÜFYAN VE SOYKIRIM ÇEKİRGELERİ HERŞEYİ YİYOR… TABİ AFET TABİDİR.
FENER HERKESİ YENER TARİH OLUYOR. SÜFYAN FENERİ YENER Mİ? İŞ BANKASI DİYANETİN DEĞİL SÜFYANIN OLACAK MI? BATILILARDA JETON DÜŞECEK Mİ? DELİ DELİ SORULAR. Gezi’den neyi hÜpletti? Hizmet cana kıymaz… Hayatı korur. Bu hayat şeytanın hatta Süfyan’ın hayatı bile olsa. Hizmet asla darbe yapmaz. Yapmadığını da herkes biliyor. Darbeciler ülkemizde hep ETÖcüler oldu. İttihat ve terakki geleneği Mason ve Bektaşi. Artık RTEden başka kimsede darbe yapma gücü yok… Soykırım projesini uzatma tripleri var..
Image
God tests us… 400 milyar Çöl Çekirgeleri fırtınası kasıp kavuruyor. Afrika ve Asya krizde. Hindistan ve Çin’e ilerliyorlar… Bizim çekirgeler: 15 Temmuz’un ‘asker ayağı’ nerede? Siyasi çekirgeler nerede? Fetöcü olmasın çekirge? Fatih Çekirge mi Çekirge Fatih mi? SETA çemkiriyor ve Kemalist ulusolcu darbe numarası çekip yeni bir purge wipe out yapıyor. 766 asker yine gözaltında ve hapiste çürütülmeye yollandı… Avrasya Ekseni denen dinsizler ve müttefikleri dinsiz AKP ile Süfyan Erdoğan aldatmaya devam ediyor. Çin büyük bir sınav veriyor. Umarız Coronovirus imtihanı Doğu Türkistan soykırımına son vermesi için China Komunist Parti’de bir aydınlanmaya yol açar. Doğu Afrika’dan gelen 400 milyar çekirge; Hindistan’dan sonra Chine tarım alanlarında istila etmeyi planlıyor. Ah çekirge ah! Çekirgeler kesin Allah’ın emri ile hareket ediyorlar. Çekirgeler angry! Çok kızgın ve öfkeli Çöl çekirgeleri Yemen’de 5 yıldır yaşanan Suudi ve Amerikan soykırımına tepki gösteriyorlar. Zira sadece insanlar değil çekirgelerde yiyecek bir şey bulamayınca örgüt kurdular. Fetöcü çekirgeler dünyayı istila ediyor diye soykırım rejimi trolları haber yaparsa şok olmayınız… 400 milyarlık bir örgüt Çekirgeler. Yemen’den yola çıktılar, Etiyopya’da 4 eyaletde OHAL ilan edildi, Uganda, Tanzanya, Gana, Mozambik ve Doğu Afrika ülkelerinde günde 35 bin kişilik yiyeceği tüketerek ilerliyorlar. Tüm Afrika Dünya sağlık Örgütü’nden yardım istedi.Durum ciddi… Açlık tehlikesi tüm cihanı vurabilir… 2 gram ağırlığındaki her çekirge 2 gram yiyor. Saatte 150 km hızla uçarak Pakistan’a kadar geldiler ve bugün Hindistan’a da geçtiler. Oradaan’da Çin’i istila etmeleri gerektiğini düşünüyor Çekirgeler. Zira insanoğlu heryerde soykırım yapıyor ve doğanın dengesini bozdu zalimler. Çekirge bir sıçrar iki sıçrar, sonuçta yakayı ele verir demiş atalarımız. Ancak 400 milyar çekirge tesanüd oluşturmuş. Allah’ın Kahhar ismi tecelli ediyor. Çok zalim bu insanlar gerçekten… Türkiye’ye de uğrarlar inşallah, soykırım projesi devam ediyor. Çekirge yesin tüm soykırımcı faşizm müsveddelerini, hepsini.
ÇIKMAZ SOKAK… FETÖ İLE Suçlananlar temelden cadılık kavramına itiraz edeceklerine, kendisi dışında herkesin cadı olabileceğini savunuyor. Hatta diğerleri hakkında Erdoğan’ın söylemlerini yüksek sesle tekrar ederek kurtulmayı umuyor. SÜFYAN ATI KAZANIYOR… MASONLAR MUTLULAR… İşin dramatik yanı ise savunma cephesi aynı delikten ısırılmaktan vazgeçmiyor. DOKTORA DELİ DİYEN DELİYE DR. MAZHAR OSMAN: “Senin bana deli demenin bir anlamı yok ama ben sana dersem bu tımarhaneden sittin sene çıkamazsın.” Umarım bu defa jeton düşmüştür. SÜFYAN DELİHANESİ OLDU TÜRKİYE. DOKTOR SÜRGÜN VE HAPİSTE. FETÖCÜ DEDİ HASTALAR. REİZ FÜHRER HİTLER RTE. KABUL EDİNİZ.

Prens ve Prenses olsan boş… UK’ın ötekileştirilen mağdurları Meghan ve Harry; 6 milyon dolar borç batağında. Gofundme de yardım ve bağış kampanyası açmak lazım prens ve prenses için. Zalim kraliçe zırnık koklatmıyor. Kanada’da özgür hayatı seçmenin bir bedeli vardır. Soy sop soylu filan hikaye. Prenses Diana’nın emanetlerine sahip çıkalım bence! Kanada, tüm mazlumlar için sığınak.

Image

Faruk Arslan·45sİBOCUM BENİM ALANYA HALK KÜTÜPHANEM ŞEN MARKETTE 1987’DE SENİN MİLLİ KÜTÜPHANE’DEN DAHA MİLLİ BİR HALK KÜTÜPHANESİ İDİ. BİLİYORSUN. SEN BU KÜTÜPHANENİN ÜRÜNÜSÜN. YANLIŞ KİTAPLARDA OKUMUYORDUK BERABER. FETÖCÜ NEDEN OLAMADIN? HAKSIZ REKABET VE AYRIMCILIK VAR GİBİME GELİYOR.

Ibrahim Kalin · 13mBizim medeniyetimiz, bir kitap medeniyetidir. Okumak, yeryüzündeki varlığımızı anlamlandıran en önemli eylemlerden biridir. Bu ruh ile inşa edilen muhteşem bir eser hayata geçiyor. Herkese 7/24 hizmet verecek olan Millet Kütüphanesi yarın açılıyor. Hayırlı olsun.

ANLAYANA SİVRİSİNEK SAZ, ANLAMAYANA DAVUL ZURNA AZ DEMİŞLER…

AfSV’den darbe iddialarıyla ilgili açıklama

Tr724 Haber Merkezi -18 Şubat 2020 

Hizmet Hareketine yakınlığı ile bilinen Newyork merkezli AfSV (Alliance for Shared Values-Paylaşılan Değerler İttifakı) son dönemde Türkiye’de sıklıkla gündeme gelen darbe iddialarıyla ilgili açıklama yaptı.

AKP iktidarına yakın medyada gündem haline getirilen ‘darbe girişimi söylentileri’ üzerine AfSV, hareketin bu tartışmalarda hedef haline getirilmesi ve dahil edilmesi üzerine bir açıklama yayınladı.

AfSV’nin açıklaması şöyle;

Türkiye’deki Askeri Darbenin Yeni Söylentilerine İlişkin AfSV Duyurusu

“Son günlerde, Türkiye’de çeşitli haber kanalları ve sosyal medya platformlarında iktidar yanlısı bazı çevreler tarafından ‘muhtemel bir askeri darbe söylentisi’ yeniden dile getirilmeye başlanmıştır.

Türkiye’de parlamentonun işlevsizleştirildiği, gücün tek elde toplandığı ve hukukun üstünlüğünün tamamen askıya alındığı fiili bir dikta rejimine kapı aralayan mel’un 15 Temmuz girişimi öncesinde de buna benzer iddialar gündeme getirilerek kamuoyu hazırlanmış ve bir nevi şartlar olgunlaştırılmıştı.

Üzerindeki sır perdesinin aralanmasına ısrarla engel olunan 15 Temmuz girişimi sonrasında Türkiye, ne yazık ki tüm insan hakları uzmanları, Birleşmiş Milletler raportörleri ve Avrupa Birliği gözlemcileri tarafından en üst seviyede kınanan bir keyfilikle milyonlarca insanı mağdur eden geniş çaplı bir cadı avına sahne olmuş, yapılan hukuksuzluklar insanlığa karşı suç boyutuna ulaşmıştır. 16 Temmuz sabahı başlayan toplu cezalandırma süreci, aradan geçen üç buçuk yıla rağmen en ağır şekilde devam etmekte ve doğrudan ya da dolaylı olarak milyonlarca insanın mağduriyetine neden olmaktadır.

Dolayısıyla, yeni bir kumpasla benzer sonuçlar doğurması ihtimaline binaen şu anki tartışmalara azami temkinle yaklaşılması, atılacak adımlarda soğukkanlılık ve basiretle hareket edilmesi ihtiyacı ortadadır.

Bu seferki tartışmalarda Hizmet camiası doğrudan hedef alınmasa ve öncelikli hedef başta anamuhalefet partisi ve tabanı olarak gösterilse de daha önce sayısız hadisede günah keçisi haline getirilmiş bir camia olarak askeri darbeler konusundaki duruşumuzu kamuoyuna yeniden hatırlatma ihtiyacı hissetmekteyiz.

Seçimle iş başına gelen iktidarların seçimle görevinden ayrılması demokrasinin tek olmasa da en temel esasıdır. Ne askeri darbe ne de herhangi başka bir şiddet eyleminin ülkeye kazandıracağı hiçbir şey yoktur.

Bu tartışmaların dönüp dolaşıp tekrar Hizmet Hareketi’ni hedef haline getirmesi ihtimaline binaen yinelemek isteriz ki barışa sadakat ve şiddetin her türlüsünü red, Hizmet Hareketine gönül verenlerin en temel prensiplerindendir.

Bu vesileyle herkesi bir kez daha temkin ve sağ duyuya davet ediyor, son dönemde yaşanan ağır insan hakları ihlallerinin bir an evvel sona erdirilmesini, yeni ihlallerin bir daha asla yaşanmamasını ve Türkiye’nin demokratik bir hukuk devleti olarak bölgesinde imrenilen bir ülke haline gelmesini temenni ediyoruz.”

İNGİLİZCE AÇIKLAMA İÇİN TIKLAYIN

Image
Erdoğan: FETÖ’yü terör örgütü ilan edip ona savaş açan, şahsım ve AK Parti’dir… İşte tam da bu yüzden Dış güçler dediğiniz Demokratik ülkeler Hzmt Hareketini terör örgütü olarak kabul etmiyorlar Çünkü Bu kararı verme yetkisi evrnsel kriterler ve hukuk kuralları çerçevesinde yargılama yapma yükümlülüğüne sahip bağmsız yargı kurumlarına aittir Şahsınıza değil.
Image
Kavala’ nın Beraat etmesinden sonra hakkında yeniden gözaltı kararı verilmesi, Ahmet’in annesine 3.kez Yurtdışı yasağı konulması akıllara şu soruyu ister istemez getirmektedir; ACABA BİR KESİM TÜRKİYE’NİN NORMALLEŞMESİNİ İSTEMİYOR MU.? Yargıda ittifak halinde olan Perinçek ve AKP grupları mı çatışma halinde.? Batı ile ilişkilerin ve AB ile uyumu istemeyen Perinçek kadrolarının bir ayak diremesi mi.? AKP iktidarı ve adalet bakanlığının da hukuka saygısı yok ise de bu ciddi çelişkili karar ve gitgellerin asıl nedenlerini yakında görecez. Bu çok net görünüyor. Siyasal İslam bitti dedi A.Gül. Sadece bitse iyi. Birileri onlara o kadar çok hata ve zulüm yaptırıyor ki.. . Belki 50 yıl arkalarından bela okunacak… İhtimal kader de Nurunu tamamlamak için liyakatı olmayanları tasfiye ediyor.. Her geçen gün her partinin içinde olan demokrasi ve hukuk düşmanlari kim kendini daha da belli edecektir.(İstifa-söylem vs)Türkiye’de tezgah sağlam kurulmuş.Bunlar birbirine söylem ve eylemleri ile gollük paslar atarlar.Pravakatörler de devreye girdi mi şartları olgunlaştırırlar… Sosyalist perinçek irana gidince islamcı bir grubu ordudan tasfiye ettik yerine NATO cu subayları tasfiye ettik diyerek pozisyon kapmaya çalıştı. Ülke normalleştiği zaman bunlar biter bunu biliyorlar tabiki istemiyorlar yalnız tekil kullanmayın perinçeki. Sadece perinçek değil AKP de istemiyor savaşları ise koltuk savaşı…

Bir günde 766 gözaltı kararı: Asker, polis, memur…

15 Temmuz sonrası başlatılan hukuksuz operasyonlar bugün de devam etti. Gün içinde yapılan operasyonlarda toplamda 766 kişiye gözaltı kararı verildi.

Komiser yardımcılığına geçiş sınavına yönelik sözde fetö soruşturmasında 467 kişi hakkında gözaltı kararı verilirken Adalet Bakanlığı ve TSK çalışanlarına yönelik operasyonlar da dahil toplamda 766 kişi hakkında gözaltı kararı çıkarıldı.

Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik operasyon İzmir merkezli 43 ilde gerçekleşti. Soruşturma kapsamında 101’i muvazzaf 157 asker hakkında gözaltı kararı verildi.

Adalet Bakanlığı’na yönelik Ankara merkezli 15 ilde başlatılan operasyonlarda ise 33’ü aktif çalışan 71 kişi hakkında gözaltı kararı alındı.

Bir başka operasyon haberi de Adana ve Balıkesir’den geldi. Adana merkezli 11 ilde 27 polis, Balıkesir merkezli 5 ilde de 6 kişi hakkında yakalama kararı çıkarıldı.

Gözaltına alınanların emniyetteki işlemleri devam ediyor.

81 yaşındaki Pekmezci’ye ağırlaştırılmış müebbet talebi: ‘Hayır faaliyetleri’ delil olarak sunuldu

İzmir’de gözaltına alındıktan sonra tutuklanan İzmir’in tanınmış hayırsever esnaflarından 81 yaşındaki Yusuf Pekmezci hakkında iddianame hazırlandı. Birçok rahatsızlığı bulunan ve alzheimer hastası olan Pekmezci hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis talep edildi.

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, Yusuf Pekmezci hakkında, ‘Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçundan hazırlanan iddianame, İzmir 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Hakkında, ‘ağırlaştırılmış müebbet’ istenen Pekmezci’nin yaptığı hayır faaliyetleri delil olarak sunuldu. İddianamede Pekmezci’nin Fethullah Gülen Hocaefendi ile İzmir’de hayır faaliyetlerinde bulunması ve bunları devam ettirmesi müebbet talebi için gerekçe yapıldı.

Pekmezci, ilk ifadesinde, “Fethullah Gülen Hocaefendi’yi severim. Ona terörist diyemem” dediği öğrenilmişti. Pekmezci’de alzheimer hastalığının yanı sıra  tansiyon, kemik erimesi rahatsızlıkları da  bulunuyor. Damadı halen tutuklu olan Pekmezci’nin kızı da tutuklanmıştı. Pekmezci’nin sahip olduğu mal varlığına ise hukuksuzca el konulmuştu.

Ahmet’in sevinci bir gün sürdü; annesine yeniden yasak geldi!

Kanser hastası Ahmet Burhan’ın annesi Zekiye Ataç’ın yurt dışı yasağının kaldırılmasına ilişkin karar mahkeme tarafından bozuldu. Ahmet Almanya’daki tedaviye yine annesiz gitmek zorunda kalacak. Bir gün önce açıklanan ‘yasağın kaldırıldığı’ yönündeki kararın 24 saat geçmeden başka bir mahkeme tarafından bozulması büyük tepki çekti.

Aylardır kanser hastası Ahmet Burhan için sosyal medyada sürdürülen kampanyada önceki gün önemli bir gelişme yaşanmıştı. Mersin 7. Ağır Ceza Mahkemesi, Anne Zekiye Ataç’ın adli kontrol şartını kaldırarak, yurt dışı yasağını sonlandırmıştı. Karara göre Zekiye Ataç, oğlunun Almanya’daki tedavisinde yanında olacaktı. Ancak bu sevinç 24 saat bile sürmedi.
Mersin 7. Ağır Ceza’nın ‘yasağı kaldırma’ kararı mahkemece bozuldu. Anne Zekiye Ataç, kararın ardından yıkıldı. Babası cezaevinde olan Ahmet’in tedavisi için çırpınan Arlet Natali Avazyan, skandalı sosyal medya hesabı üzerinden duyurdu. Avazyan, “Böyle saçmalık olmaz. Daha önce Mersin Mahkemesi’nin kaldırmış olduğu yurtdışı yasağı, mahkemece bozulmuş. Ahmet annesiyle tedaviye gidemiyor. Kara efemin haberi yok. @Zekiye_Atac kahroldu. Ahmet’i kurtaralım. Lütfen ses verin. @adalet_bakanlik @AdanaBarosu @yurdagul_faruk”

Ömer Faruk Gergerlioğlu@gergerliogluof

Bu nasıl saçmalık ya..!

2 günlük sevinci mi çok gördünüz Ahmet’e, annesine, babasına, hepimize..!?

Ya size çocuk hasta diyoruz, zaman az diyoruz, insaf,vicdan, merhamet diyoruz ..!

Bu yanlıştan dönün, yeter artık! https://twitter.com/NataliAVAZYAN/status/1229723054084960257 …Arlet Natali AVAZYAN@NataliAVAZYANBöyle saçmalık olmaz. Daha önce Mersin mahkemesinin kaldırmış olduğu yurtdışı yasağı mahkemece bozulmuş. Ahmet annesiyle tedaviye gidemiyor. Kara efemin haberi yok. @Zekiye_Atac kahroldu. Ahmet’i kurtaralım. Lütfen ses verin. @adalet_bakanlik @AdanaBarosu@yurdagul_faruk3.70306:09 – 18 Şub 2020

GERGERLİOĞLU: BU YANLIŞTAN DÖNÜN!

İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu da tepkiliydi karara: “Bu nasıl saçmalık ya..! 2 günlük sevinci mi çok gördünüz Ahmet’e, annesine, babasına, hepimize..!? Ya size çocuk hasta diyoruz, zaman az diyoruz, insaf,vicdan, merhamet diyoruz ..! Bu yanlıştan dönün, yeter artık!”

Faruk Arslan·54sETÖ ADALETİ SÜFYAN ADALETİ PERİNÇEK ADALETİ BÖYLE VURAL BEY. ONLARIN AVUKATLIĞINI YAPTINIZ. BİLİRSİNİZ Kİ ADALET ANLAYIŞLARI SİYASİDİR. ÜLKENİN NORMALLEŞMESİNİ İSTEMEZLER, ZİRA OLGUNLAŞACAK DARBE VARDIR. SÜFYAN’A KÜFÜR CAİZ OLUNCA SOYKIRIMCI ŞEBEKE AKLANMIŞ OLMUYOR. AYNI ŞEYTAN.

Vural Ergül · 3m#OsmanKavala 1 Kasım 2017 tarihinde tahliye edildiği aynı soruşturma dosyası üzerinden yine aynı savcı tarafından ve yine aynı iddialarla ve tutuklanma istemiyle doğrudan sulh ceza hakimliğine sevk edilmiş! Bu tutuklanacak demektir! :((( Aksine karar verecek hakim mi?

Faruk Arslan·50sÜLKEMİZDE HER 5 YILDA 10 YILDA VATAN HAİNLERİ İLE VATAN KAHRAMANLARI YER DEĞİŞTİRİYOR. BU KADAR KIVRAK BİR ÜLKEDE DANSÖZLÜK MESLEĞİ EFDAL. AYRICA HIRSIZLIK REVAÇTA. KUTSAL DEVLET TERÖRÜ KAN ŞERBETİ İÇİLEREK YAPILIR. HER DEVLET KATİLİ MASUM OLUR, OLAN ÖLENE OLUR. MERTLER AĞLASIN.

Vural Ergül · Feb 18Bugün bizi “yargı adil işliyor” yanılgısına düşürebilecek ‘adil görünümlü gelişmeler” gerçekten adil ve bağımsız yargı işleyisinden değil yandaş yargı emrine amade siyasal gücün mecburiyetinden ortaya çıkmakta! Siyasi tutukluluk-hükümlülük; siyaset değişince zaten son bulur!

Image
SÜFYAN HADİSLERE GÖRE SURİYE’DE BATAR. DİNSİZ AVRASYA EKSENİ DE BİLİYOR.

SÜFYAN ZAMAN KAZANIYOR. SURİYE YANLIŞI SÜFYAN’IN SONUDUR. BERABERİNDE DEVLETİMİZİ BATAKLIĞA SÜRÜKLEYEN ETÖ, BALYOZ VE PERİNÇEK ÇETELERİ DE BATIYOR. SİYASİ RANT BEKLEYEN SÖZDE MUHALEFET PIRTILARI DA. SİZİN MASON LOCASI DA BATIYOR VURAL BEY. KIVRIKOĞLU’NA SÖYLEYİN HİÇ KIVIRTMASIN.Quote Tweet

Vural Ergül · 40mYani 1 Mart’ta Türkiye, Suriye ve Rusya ile savaşa mı girecek?

EN BÜYÜK TABİ AFET BAŞÇEKİRGE KONUŞTU…

Tayyip Erdoğan’dan ‘Osman Kavala’ yorumu: Beraat ettirmeye kalktılar!

Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan addresses his legislators and supporters at the parliament in Ankara, Turkey, Tuesday, April 22, 2014.(AP Photo)

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Gezi olayları davasında çıkan beraat kararına tepki gösterdi. Gezi eylemcilerine lanet okuyan Erdoğan‘ın Osman Kavala’yla ilgili yorumu dikkat çekiciydi: “Bir manevrayla dün onu beraat ettirmeye kalktılar.”

Partisinin Grup Toplantısı’nda konuşan Erdoğan, sözde ‘f.tö’ örgütü ili ilgili sözlerini tekrarladı. Ancak bu kez merhum başbakanlardan Bülent Ecevit’i de hedef aldı. “Kasım Gülek’ten Ecevit’e kadar, 12 Eylül ve 28 Şubat darbecilerine kadar herkes F.TÖ’ye figüranlık yapmıştır. Bunun son başrolü de Kemal Kılıçdaroğlu’na verilmiştir.” ifadelerini kullandı.
Ardından sözü Gezi olayları davasına getirdi. Şunları söyledi: “Taksim’deki Gezi Parkı’nda güya ağaç ve çevre hassasiyeti bahanesiyle başlayan olaylar millete ve devlete karşı sivil bir darbe halini almıştı. Bay Kemal aydınlık gençler diyor, bunlar aldatılmış gençler. O gençlere çevreci sıfatı verilerek bu ülkede milyonlarca ağaç diken bir iktidara ağaç sökme yaftası yapanlara ben sadece lanet okurum. Çağrıyı yapıyor mu Bay Kemal, yapıyor. Oraya avanesini topluyorlar. 3 ay boyunca kimi büyükşehirlerimizin meydanlarının yakılıp yıkıldığı bu hadisenin en küçük bir masum tarafı yoktur. Kimin ne olduğunu bilmeniz açısından bu çok önemli; bakınız bunlar masum bir ayaklanma hadisesi değildir. Bunlar ciddi manada perde arkasında Saros türü bazı ülkeleri ayaklandırmak suretiyle oraları karıştıran tipler vardır. Onun da Türkiye ayağı malum içerideydi. Bir manevrayla dün onu beraat ettirmeye kalktılar. Onunla beraber başkaları da bun işin içinde.”

İDLİB’İ BIRAKMAYACAĞIZ

İdlib’de yaşananlara da değinen Erdoğan, “Her operasyon gibi bir gece ansızın gelebiliriz diyoruz. İdlib’i bırakmayacağız. İdlib harekatı an meselesidir.” diye konuştu.

Gezi bu filmin mutlu sonu mu?

Mehmet Efe Çaman -19 Şubat 2020 

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Gezi davası sonuçlandı. Başta Osman Kavala olmak üzere sanıkların beraatine karar verildi. Bu şüphesiz sanıkların özgürlüklerine kavuşmaları bakımından son derece olumlu bir gelişme. Ancak Türkiye ve diasporadaki hava, bu sonucu Türkiye iç politikası bağlamında olumlu bir gidiş olarak okumak. Örneğin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu yorumunda yargıya olan güvenin tazelendiğini söyledi. Sosyal medyada birçok akademisyen ve gazeteci, sanki Türkiye’de hala işleyen bir hukuk sistemi varmış gibi yorumlar yapmaya başladı. Derken internete bir anda Osman Kavala hakkında yeniden gözaltı kararı çıktığına ilişkin haberle çalkalandı. Sevinç bir anda hayal kırıklığına dönüştü.

İnsanlar Türkiye’yi bir futbol maçı izler gibi izliyor. Politikayı ve mevcut rejimi her an sürpriz bir son, bir zafer beklentisi içinde, olayların akışının mucizevî şekilde değiştiği bir uzatma, penaltılara kalan ve “iyinin” kazandığı bir arena gibi algılıyor. Oysa çok karmaşık bir ilişkiler bütünüdür söz konusu olan. Mesela anayasanın sistemli bir şekilde ihlal edildiği, yürütmenin yetki aşımı yaparak güçler ayrılığını bitirdiği gibi gerçekleri görmezden gelerek sağlıklı bir çözümleme yapabilmek mümkün değil. Bu karmaşık yapıyı anlamak için birçok ön bilgiye ihtiyaç var. Oysa bu ön bilgiye sahip olmayan birçok kişi siyaset hakkında yalan yanlış analizlerde bulunuyor. Hesap hatasından önce, bilgi eksikliğinden bahsediyorum. Yoksa zaten bilgiye vakıf da olsanız siyaset çok deterministik tahminlerin yapılabildiği bir alan değil. Burada benim eleştirdiğim, örneğin güçler ayrılığının sona ermiş olduğu bir rejimde hala yargıdan bahsedilmesi. Oysa zaten güçler ayrılığının yürütme tarafından sonlandırılması, yargının alanının gasp edilmesini bir sonuç olarak beraberinde getiriyor. Bu çok yalın gerçeği görmezden gelen tüm analizler sadece yanlış çıkmakla kalmıyor, eleştirilmesi gereken ne, bu konuda da ciddi kafa karışıklıklarına neden oluyor.

Bazı tespitlerimle bu konuya açıklık getirmeye çalışayım. Örneğin Gezi davası ile diğer politik davalar arasında bağ kurmadan, salt Gezi davasından bazı sonuçlar çıkartmak bir düşünce hatasıdır. Gezi ne kadar politik bir davaysa, “FETÖ” davaları da, subayların yargılandığı “darbe davaları” da, Barış Akademisyenleri davaları da o kadar politiktir. Bu davaların politik olması kadar, 17 Aralık 2013 yolsuzluk süreci davalarının kapatılması da politiktir. 2013’te yürütmenin görevi başındaki yargıçları ve savcıları görevden uzaklaştırmasını görmezden gelerek bugünkü Gezi davasını anlamak mümkün değildir. Çünkü eğer mesele yargının yürütmeden bağımsız karar verebilmesi ise, nasıl olur da 17 Aralık’ta işlemekte olan hukuki bir sürecin hükümet baskısıyla sonlandırıldığını görmezden gelebiliriz?

Bir diğer argüman, Rahip Andrew Brunson, Deniz Yücel, Meşale Tolu, Max Zirngast gibi örneklerde görüldüğü gibi, bu tür otoriterleşen rejimlerin politik tutsakları bir tür at pazarlığı malzemesi olarak kullanmasıdır. Bu rejimler, bu korsan tutumlarıyla ülkelerine ne kadar zarar verdikleriyle asla ilgilenmezler. Onlar için varsa soksa kendi küçük politik hesaplarıdır önemli olan. En başta gelen amaçları iktidarlarını yitirmemektir. Elbette Batılı ülkelerle ilişkileri belli bir seviyede tutmak, ticari çıkarları gereği her zaman dikkate almaları gereken bir faktördür. Erdoğan rejimi tam da bu parametrelere göre hareket eden bir rejim. Yani ortada bir mahkeme süreci falan yok. Bir fars var. Bir teatral atmosferde devletçilik oynayan bir çete söz konusudur. Bu vodvilde bazen iyi polis bazen kötü polis olmak gerekir. Dolayısıyla rehinelerin serbest bırakılmasını adalet diye pazarlamaya çalışanlara kanmamak gerekiyor. Esasında sirk gösterisi olan mahkemeye değil, o sirkin patronu olan kamçılı rejime yoğunlaşmak gerekiyor.

İşte mesele rejim oldu mu akan sular duruyor. Kimse o sıcak patatese dokunmak istemiyor. Çünkü patates sıcak olduğu kadar Silivri soğuk; bunu herkes biliyor. Dahası, bu rejimin bir koalisyon olduğu da malumunuz. Koalisyon içi güç mücadelesi de olsa, sonuçta rejim devam ediyor, daha uzunca bir süre daha devam edecek gibi de görünüyor.

Gelin adını açıkça koyalım, olmaz mı? Bu bir ara rejimdir. Türkiye’de birçok askeri ara rejim oldu. Örnek isterseniz, 1980 darbesi sonrası, anayasal rejime dönünceye kadar Kenan Evren devlet başkanı diye esasında var olmayan bir unvanla devleti yönetti. Bugün yaşanan bunun sivil versiyonu. Sivil derken lafın gelişi tabi; yoksa herkes bu rejimin sivil ve askeri kanatlarının farkında. İki taraf da birbirine ihtiyaç duyuyor. Birbiriyle güç mücadelesi içerisinde de olsalar, günün sonunda birbirlerine muhtaç oldukları müddetçe işbirliği yapmak durumunda kalıyorlar. Sivil ve askeri güç eksenleri haricinde, sivil kanatta da askeri kanatta da birbirinden farklı güç odakları (hizipler) var. Hiçbir taraf yeknesak değil. Hiçbir güç ülkeyi tek başına kontrol edebilecek kadar güce sahip değil gibi görünüyor. Buna karşın bazı güç odakları diğerlerine oranla daha fazla enstrümana sahip. Diğer analizlerimde belirttiğim üzere, TSK içindeki hiziplerin sivillere göre daha güçlü olduklarını düşünüyorum. Bu aslında eşyanın tabiatında olan bir şeydir. Katı güç, son sözü söyler. Devletleri ordusuz kurmak olanaksızdır. Ve komutanlar, her devletin tarihinde başrol oynar. Askeri olarak neticelenmemiş bir politik oyun, oyun kurallarının değişimiyle sonuçlanmaz. Bu ABD’nin kuruluşunda da, Almanya’nın normalleşmesinde de böyleydi. Türkiye’de ise çok daha yoğun biçimde askeri bir yönetici sınıf mevcuttur. Tarihi şekillendiren, bu askeri sınıf oldu. Bu ara rejimin de son sözü söyleyecek tarafı askerler olacak.

Bakın yargıya bir türlü sıra gelmiyor. Oysa bazıları yargıçları ve savcıları bu rejimin önemli unsurları zannediyor. Liberal demokratik rejimler dışında tüm rejimler için geçerli olan gerçek, yargının siyasete bağımlı oluşudur. Doğu Perinçek bunu yargının siyasetin köpeği olması metaforuyla açıklamıştı. Gerçekten de bugün yargı siyasetin köpeğidir. Osman Kavala’nın yeniden tutuklanması, yargının “biz köpeğiz” demesi bile değildir. Artık yargı havlıyor. İş o kadar ayyuka çıkmış durumda!

Bakın, hayal kırıklığı kaynağınız olmaya devam etmek bana cidden haz vermiyor. Ama yine doğrucu Davut’a ihtiyaç duyacağız. Ve sanırım o yine ben olacağım. Bu rejimin değişmesi, ne Gezi davasından “çıkan” beraatle, ne yeniden Kavala’nın tutuklanmasıyla, ne de liderlik yapısında meydana gelebilecek bir değişimle gerçekleşecek. Bu rejim bu şekilde devam eder. İmamoğlu veya Akşener cumhurbaşkanı olursa, siz zannediyor musunuz ki her şey düzelecek? Bazıları cidden bunu umuyor. Ama bu yukarıda işaret ettiğim bilgi eksikliklerine dayanıyor. Rejim, kişilerden farklı, kendi ruhuna sahip bir varlık halini aldı. Kurumsallaştı. Dahası iç dengeleri, bir kişinin gidişiyle değişmez. Erdoğan belediye başkanıyken hapse girince muhtar bile olamayacağı söyleniyordu. Şunu demek istiyorum. Yeni gelecek lideri size öyle bir şişirirler ki, ne olduğunu anlamadan “karizmasının büyüsüne” kapılırsınız. Şartların olgunlaşması konusunda Türk siyasetinin kirli bir geçmişi var. Bugün şartlar olgunlaşıyor. Ekilen birçok tohumdan biri mutlaka istenilen kıvama gelecek. Bu rejime önemli bir barut sağlayacak. Umutla halkı uyutmak otoriter devletlerin sıkça kullanılan genel geçer bir taktiğidir. Bakın İmamoğlu nasıl da ulusalcı-sol tabana umut veriyor? Akşener veya Babacan gibi biri de sağ tabana benzer can simidi olmaya aday, hazır bekliyorlar.

Mutlu son yok bu filmde.

15 Temmuz’un ‘asker ayağı’ nerede?

Adem Yavuz Arslan -19 Şubat 2020 

HABER-ANALİZ | ADEM YAVUZ ARSLAN

Türkiye gündemi ‘Fetö’nün siyasi ayağı’ ve ‘yeni darbe’ tartışmalarına endekslenmiş iken nereden çıktı bu ’15 Temmuz’un asker ayağı’ diye soranlardansanız fazlasıyla A Haber ya da CNNTürk izliyorsunuz demektir.

Çünkü aradan geçen 3,5 yıla rağmen ‘15 Temmuz’un asker ayağı’ hala meçhul. Ne demek istediğimi uzun bir yazıyla madde madde anlatacağım. Ama önce bu günlerin popüler tartışma konusuna dair not düşmeliyim.

Öncelikle ‘yeni darbe’ tartışması.

Keşke ‘kötü bir şaka’ olsaydı ama Erdoğan ve Havuz medyası tekmili birden yeni darbe tartışması açtı. İddialarına göre TSK içindeki laik-Kemalist-Ulusalcı kadrolar darbe hazırlığında.

Bu söylemlerini ise ABD merkezli RAND’ın son raporuna dayandırıyorlar.

17 Aralık 2013 büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası başlayan Erdoğan-Ergenekon ittifakı bir gün çatışmaya dönecek ama henüz değil. Ergenekoncular’ın ‘Erdoğana olan ihtiyaçları bittiğinde’ darbeye ihtiyaç duymadan hedefe ulaşabileceğini tahmin etmek zor değil. Sonuçta en iyi bildikleri konu psikolojik harp ve Erdoğan’a karşı ellerinde yeterince malzeme var.

Sadece ‘diploma’dan bile giderek Erdoğan’ın sonunu getirebilirler. Sözün özü Ergenekoncular Erdoğan’dan ölümüne nefret etse de bir darbeye yeltenmezler. Kaldı ki başarılı bile olsalar Erdoğan’ı kahramanlaştırmak istemeyeceklerdir.

Peki nerden çıktı bu darbe söylemi?

Tahmin edebileceğiniz gibi bu söylemin ardında da Erdoğan ve AKP var. Erdoğan’ın siyasi söylemi bitti, yeni bir şey ortaya koyamıyor, gündemi domine edemiyor. Partisindeki erime yavaş da olsa istikrarlı bir şekilde sürüyor. Bünyesinden bir parti çıktı, ikincisi yolda. Ekonominin hali tüm makyajlı rakamlara rağmen perişan. Dış politika da durum giderek kötüleşiyor. Anketlere yansıyan tablolar da Erdoğan için hiç parlak değil. MHP ile ittifak bile yetmiyor Erdoğan’a. Özetle Erdoğan’ın seçimle iktidarda kalabilmesi mümkün değil. 15 Temmuz’da olduğu gibi yeni bir sahte darbeye yada en azından söylemine ihtiyacı var ve bu sayede hem Ergenekonculardan kurtulacak hem de toplumsal muhalefeti bastıracak.

Tüm siyasi hayatı çatışma üzerine kurulu Erdoğan, bu planın parçası olarak İlker Başbuğ’a sert daldı ki tabanı ‘askeri vesayet korkusu’ ile domine etsin. Böylece “ey ahali; tamam ben yolsuzum, işler kötü gidiyor ama asker gelirse hepinizin canına okur, başörtüsünü yasaklar, size yine ikinci sınıf adam muamelesi yaparlar, arkamda durun kökünü kazıyayım şu askeri vesayet artıklarının” diyebilecek.

Özetle Erdoğan’ın yeni bir ‘darbe oyunu’ ile karşı karşıyayız.

Gelelim ‘Fetö’nün siyasi ayağı’ tartışmasına. Bence ‘Fetö’ diye bir örgüt yok. Dolayısıyla olmayan bir örgütün siyasi ayağı da olmaz. Ancak ‘Fetö’ diye bir örgüt var diyorsanız bunun siyasi ayağının AKP etrafından tartışılması hayatın akışına uygun.

Sonuçta AKP ve Cemaat birbirine yakın sosyolojik tabandan besleniyor.

Aralarında doku uyuşması var. Üstelik başta Erdoğan olmak üzere -MİT müsteşarı Hakan Fidan dahil- tüm AKP yöneticileri Cemaat ile yakın ilişki içindeydi. Aslında siyasilerin sivil toplum örgütleri ile sıkı ilişki içinde olması demokrasinin gereği ama Türkiye bu konuyu tartışmaktan fersah fersah uzakta şimdi.

Sonuç itibariyle Erdoğan ve AKP cehanı ‘Fetö’nün siyasi ayağı CHP’dir’ diyerek kendi ayaklarına sıkıyor. Çünkü bu tartışma açılırsa, konu yargıya intikal ederse başta Erdoğan olmak üzere -Havuz medyası yazar çizer ve yöneticileri dahil- hiç birinin kaçacak yeri yok.

Nitekim bir takım güç odaklarının “FETÖ’nün finalini Erdoğan’la yapacağız” dediğini duymayan kalmadı.

15 TEMMUZ’UN ‘ASKER AYAĞI’ NEREDE?

Oysa ki asıl tartışılması gereken ’15 Temmuz’un asker ayağı’ydı.

Aradan geçen bunca zamana rağmen 15 Temmuz’da ne olduğunu hala bilmiyoruz. Sözde bir askeri darbe girişimi var ama olay üç günlük er ve askeri öğrencilerin üzerine kaldı.

En temel soru; ‘askeri birlikleri kimin nasıl harekete geçirdiği’ sorusu sorulmadı.

Gerçi iktidar söylemine göre ‘Cemaat’in asker imamı Adil Öksüz’ imamı TSK’yı harekete geçirdi. Ancak buna dair ne bir belge, ne de -bütün işkencelere rağmen- ifade var.

Yani Adil Öksüz ve diğer sivillerin Akıncı Üssü’nde bulunarak 15 Temmuz’da ne yaptığı, kimi yönlendirdiği hala bilinmiyor.

15 Temmuz’un ‘asker ayağı’nı anlamak için iz sürmemiz gerekiyor. Burada bakılacak isimler ise sırasıyla dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, dönemin Genelkurmay 2.Başkanı Yaşar Güler, Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Bostanoğlu, Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal, Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı ve 1.Ordu Komutanı Ümit Dündar.

Oysa ki askeri harekete geçirebilecek bu 5 ana kaynaktan hiçbiri tutuklanmadı, suçlamaya muhatap olmadı hatta mahkemelerde ifade dahi vermediler. Üstelik bir kısmı ‘kahraman’ ilan edilip ödüllendirildi.

Şimdi sırasıyla bu isimlerin ‘15 Temmuz karnesi’ ne bir daha bakalım.

HULUSİ AKAR

Bugünün Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın ‘öncesi ve sonrası’yla 15 Temmuz karnesi kırıklarla dolu. Fakat Erdoğan rejimi tarafından kahraman ilan edilip ödüllendirildi. Ne TBMM tarafından ne de savcı tarafından sorgulandı.

‘Müşteki’ olduğu davalara bile katılmadı.

Oysa ki Hulusi Akar 15 Temmuz’da yaşanan olayların birinci derecede sorumlusu. Çünkü istihbaratı alınmış bir darbeyi önlemek çok kolaydı. Akar’a rağmen darbe yapılamazdı. Yani bir darbe girişimi varsa, istihbaratı dahi alınmışsa yapılacak şeyler bellidir. Bir cümlelik emirle olayları başlamadan bitirirdiniz. Hava sahasını kapatırsınız, kışlalardan çıkışı durdurursunuz, en önemlisi kameraların karşına geçer ‘ben bu işte yokum, darbeye karşıyım’ dersiniz.

Yapılacak başka şeyler de var fakat Hulusi Akar hiç birini yapmıyor.

Kuvvet komutanları ile görüşmüyor. Cumhurbaşkanını, Başbakanı ve İçişleri Bakanını bilgilendirmiyor.  Bir gün önce 3,5 saat görüştüğü MİT müsteşarı Hakan Fidan’ı kabul ettikten sonra odasında oturmaya devam ediyor. Fidan ayrılıyor ve darbe başlıyor. Akar hala odasında ‘evrak okumaya’ devam ediyor. Mehmet Dişli odaya gelip darbeyi haber verdiğinde önce ‘şaka mı bu’ mealli şeyler söylüyor ardından da ‘merak etme gereği yapıldı’ diyor.

Oysa ki ilk yapması gereken kendi güvenliğini sağlamak olmalıydı.

Kendi başına bir şey gelmeyeceğinden nasıl bu kadar emin olabildiği hala sır. NATO’nun en büyük ikinci ordusunun komutanı odasında otururken ‘tere yağından kıl çeker gibi’ göz altına alınıyor! Mahkeme ifadelerine göre rehin alındığında makamında bulunan panik butonuna bile basmıyor. Gerçi kamera görüntülerine göre ortada bir rehin alma olayı yok. Mesela Akar’ı Genelkurmay Karargahı’ndan ayrılırken gösteren video kaydında gayet rahat hatta unuttuğu şapkasını talep ediyor. Akıncı’da da durum farklı değil. Telefonu elinde, önünde çerezleri ve filtre kahvesi ile gelişmeleri izledi.

Akar’ın darbe gecesine dair en kritik hamlesi ‘kaybolması’. Çünkü tüm sanıkların ifadesinde darbe girişiminin ’emir komuta zinciri içinde olduğu’ yönünde bilgiler var.  Farklı şehirlerde ki farklı birliklerdeki askerlerin aynı yönde ifadeleri şu sonucu doğuruyor; darbenin emir komuta içinde olduğuna dair bir algı özellikle yayılmış.

O gece Akar’dan uzun süre haber alınamaması da bu planın devamı olarak görülebilir. Akar baştan çıkıp ‘ben bu işte yokum’ dese durum farklı olacaktı. Fakat Akar’ın ‘kaybolması’ bilinçli bir şekilde darbenin emir komuta içinde devam ettiği algısına katkı yapmak içindi.

Genelkurmay bilgisayarlarında yapılan incelemede çıkan bir belge bu taktiği teyit etti.

15 Temmuz akşamı 22:15’te birliklere yollanan Yurtta Sulh Konseyi imzalı ilk mesajda Genelkurmay Başkanlığı ve kuvvet komutanlıklarında bir değişiklik yapılmadığı görülüyor. (Yazının ilerleyen bölümlerinde diğer kuvvet komutanlarının da tam da bu plana uygun şekilde hareket ettiğini göreceksiniz.)

Hulusi Akar 15 Temmuz günü AKP milletvekili olan Şirin Ünal ile Genelkurmay Karargahı’nda özel bir görüşme yapıyor ancak bu ziyaretin kaydını bizzat takip edip sildiriyor. Akar daha sora dan darbenin 1 numarası olarak gösterilen Akın Öztürk’e dair kritik bir hamle yapıyor. Akın Öztürk’ten Akıncı Üssü’ne gidip ‘duruma göz kulak olması’ isteniyor.

Nitekim 19 Temmuz 2016’da yapılan ilk Genelkurmay açıklamasında Akın Öztürk’ten Akıncı Üssü’ne gitmesi istendiği yazıyordu. 5 gün sonra yapılan bir açıklamada Akın Öztürk ‘rehine’ olarak gösterilmişti.  Ancak bu açıklama daha sonra buharlaştı. Kimse de Hulusi Akar’a bu açıklama neden Genelkurmay’ın sayfasından kaldırıldı diye sormadı. Darbe girişiminden önce Erdoğan ile birlikte Abdullah Gül’e yaptığı gizli ziyaret hala muamma.

Akar’a dair sorulacak çok soru var. Ancak bugüne kadar ne TBMM Araştırma Komisyonu’na gitti ne de mahkemelere. Müşteki olduğu davaya bile gitmedi, ona gizli-özel celse yapıldı. Kendi emrindeki askerleri ile mahkemede bile olsa yüzleştirilmedi.

Erdoğan’ın seyahatlerinde yanından ayrılmayan, AKPlilerin düğünlerinde şahitlik yapan, sık sık medyaya demeçler veren Akar mahkemeye gitmedi, savcının sorularına cevaplamadı. Emrindeki askerler işkence görüp müebbet hapis alırken o terfi etti ve Savunma Bakanı oldu. Bu arada Kayseri’ye dev bir cami yaptırdı.

YAŞAR GÜLER

Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Yaşar Güler o akşamın en kritik isimlerinden birisiydi.  Çünkü Genelkurmay İkinci Başkanı aynı zamanda Karargah’ın ‘patronu’dur. Nitekim 15 Temmuz akşamı donanma gemileri dahil olmak üzere sokağa çıkan askeri birlikler harekat emrini Yaşar Güler’in komutanlığından aldı.

İddiaya göre harekat emri Güler’in yaveri Binbaşı Mehmet Akkurt tarafından verilmişti. Akkurt o gece Karargah’ta öldürüldü. Güler’de emrin bilgisi dışında yayınlandığını iddia etti. Ancak binbaşı rütbesindeki bir askerin Orgeneral adına sahte emir yayınlaması akla mantığa uygun değil.

Dahası Güler ‘yapması gerekenleri’ yapmayarak darbecilere kapıyı açıyor.

Şöyle ki; Güler Genelkurmay Başkanı ve  MİT müsteşarı ile ‘potansiyel darbeye karşı tedbirleri’ konuştuktan sonra kendi odasına dönüp ‘rutin işlerine’ bakıyor. Kendi söylediğine ‘birikmiş evraklarını imzalıyor’. Diğer komutanlar düğüne gitmişken Güler’in evrak imzalaması normal gelebilir ancak unutmamak lazım ki Güler demek karargah demek. Dahası Güler’in o gece yaptığı görüşme trafiği saklanıyor. En önemlisi ise Genelkurmay Karargahı az sayıdaki özel kuvvet personeli tarafından teslim alınıyor ve tam teşhizatlı askerler hiç bir engelleme olmadan Genelkurmay 2.Başkanını rehin alıyorlar.

Tıpkı Hulusi Akar gibi Yaşar Güler’de ne savcılara ne TBMM’ye ne de müşteki olduğu mahkemeye gitti. Silah arkadaşları ile yüzleşmedi. Akar gibi o da ödüllendirildi.

SALİH ZEKİ ÇOLAK 

Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak diğer kuvvet komutanlarına göre ön plana çıkmadı. Ancak yaptığı kritik bir hamle var ki hala şüpheleri üzerine çekiyor.

Malum olduğu üzere ‘resmi söyleme’ göre MİT ‘Akşam, Kara Havacılık Okulu’ndan kalkacak helikopterlerle MİT Müsteşarı’nın kaçırılacağı’ istihbaratını veriyor. Tüm ülkede hava sahası kapatılmış ve Org. Çolak, Kara Havacılık Okulu’na ‘denetime’ gidiyor.

Karargaha vardığında 10-12 Sikorsky helikopteri hangardan çıkarılmış ve uçuşa hazır vaziyette apronda görüyor ama ‘anormalliği’ fark edemeyip (!) ‘burada her şey normal’ diye rapor ediyor. Brifing aldığı kişi ise ihbarda ‘darbeci’ diye söylenen subay.

Çolak ifadesinde ‘bir anormallik göremedim’ diyor ve konu kapanıyor. Çolak emekli oldu.

BÜLENT BOSTANOĞLU 

Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Bostanoğlu’nun ’15 Temmuz hikayesi’ tam film gibi.

Çünkü NATO’nun en büyük ikinci ordusunun deniz kuvvetlerini yöneten isim o akşam telefonunu kapatıp İstanbul’da otoparkta saklanıyor. Kendi anlatımlarına göre Bülent Bostanoğlu ve dönemin Donanma Komutanı Veysel Kösele Heybeliada’daki Deniz Lisesi’nde sürpriz bir toplantı yapıyorlar. Faaliyet programında olmayan bu toplantı öncesi böcek taraması yaptırıyorlar ve görüşmeleri 1.5 saat sürüyor.

Bu toplantının içeriği hala bilinmiyor. İfade için savcılığa dahi gitmeyen, savcının makamına gelerek ifade aldığı Bostanoğlu o güne dair annesine yaptığı ziyareti dahi anlattı ama bu toplantıdan hiç bahsetmedi.

Bostanoğlu yemin töreninin ardından emir subayı ile birlikte 19.30’da Yeşilköy Çınar Otel’deki bir düğüne geçiyor. Emir subayını ise civardaki alışveriş merkezine gönderip ‘orada bekle’ diyor. Daha sonra bu hareketini ‘darbecileri yanıltmak için’ diye açıklıyor ancak o saatte darbeden nasıl haberdar olduğunu izah etmedi.

Dahası bu tedbiri alacak kadar düşünebilen Bostanoğlu karargaha dönüp tedbir almak yerine düğüne katılıyor.

Ardında Florya’daki bir İspark otoparkında saklanıyor. Cep telefonunu kapatıyor ve kimsenin kendisine ulaşmasına izin vermiyor. Gün içerisinde gizli toplantı yaptığı Donanma Komutanı Veysel Kösele ise Fenerbahçe Orduevi’nde. O da Kösele gibi saklanmayı tercih ediyor. Birbirinden habersiz aynı refleksi göstermeleri tamamen tesadüf olabilir tabi ki. Ancak bu tesadüfler ilerleyen saatlerde de devam etti. Mesela gemilerin Marmara denizine ulaşması ile birlikte Bostanoğlu’nun telefonunu açması ve Kösele’nin orduevini terk etmesi bu eş zamanlı reaksiyonlardan biri.

Bostanoğlu, o gece, emir komuta hiyerarşisindeki tüm isimleri yanlızca seçtiği kişilerle iletişime geçmiş ve kendisine bir şekilde ulaşıp direktif isteyen personeline cevap dahi vermemişti. O gece, Donanma muharip gücünün yaklaşık %70’i seyirdeydi ve Bostanoğlu bu donanmayı bir binbaşı üzerinden verdiği direktiflerle yönlendirmeye çalışıyordu. Ancak gelen direktifleri teyit etmeye çalışan gemi komutanları dahil birçok personelin açıklama taleplerini cevapsız bırakıyordu. Bostanoğlu ve Kösele’nin emir komuta hiyerarşisini hiçe sayarak oluşmasına neden olduğu bu kaos hali geride bir çok soru işareti bırakarak sabah saatlerine kadar devam etmişti.

Bostanoğlu tıpkı Hulusi Akar ve ikinci başkan Yaşar Güler ve Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal gibi ‘arada’ mesajı vermek için ‘kayboluyor’. Bu sessizlik ‘komutanlarda işin içinde’ algısını sağlamak içindi ve gerçekten de bir çok askerin ‘emir komuta’ içinde olduğunu sanmasına neden oldu.

O gece 150 adet telefon görüşmesi yapan Bostanoğlu ne Org.Hulusi Akar ne de ikinci başkan Org. Yaşar Güler ile görüşmüyor. Düşünün darbe girişimi var ama Genelkurmay Başkanı ile Deniz Kuvvetleri Komutanı görüşmüyor!

Bostanoğlu’nun o akşam koordineli olduğu tüm isimlerin ortak özelliği ise Ergenekon ve Askeri Casusluk davası sanığı olmaları. Veysel Kösele, Tuğamiral İskenden Yıldırım ve Tuğamiral Yalçın Payal Askeri Casusluk davası sanığıydı. O gecenin en kritik isimlerinden Tuğamiral Aykar Tekin de Balyoz Davası sanıklarındandı ve 3,5 yıl hapis yatmıştı. Tuğamiral Levent Kerim Uça’da Balyoz Davası kapsamında 3,5 hapis yatmış bir isimdi.

Bostanoğlu yargılanmadı, suçlanmadı ve 2017’de emekli oldu.

ZEKAİ AKSAKALLI 

15 Temmuz akşamının en gizemli, en karanlık isimlerinden birisi de dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’ydı. Sokağa çıkan askerlerin bir çoğu emri bizzat Aksakallı’dan aldıklarını söylediler. Gerçekten de Aksakallı  tarafından 11 Temmuz’da verilen ‘alışılmışın dışında tatbikat’ emri 15 Temmuz’a giden yolda önemli bir kilometre taşı oldu.

Aksakallı’nın en kritik hamlelerinden birisi normal şartlarda 15 Temmuz’da yapılacak olan özel kuvvetler eğitim programı diploma töreninin birgün önceye alınması oldu. 14 Temmuz tarihinde de, törenin ardından, özel kuvvetler karargâhında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, MİT müsteşarı Hakan Fidan ve Özel Kuvvetler Komutanı  Korgeneral Aksakallı’nın katıldığı gizli bir toplantı yapılmıştı. Bu toplantının sonunda, Korgeneral Aksakallı ve İstihbarat başkanı Fidan ayrı bir toplantı daha yaptı.

Bu toplantıların içerikleri hiçbir zaman ortaya çıkarılmadı. Ne Aksakallı ne de Fidan açık bir mahkemede herhangi bir sorguya tabi tutulmadı. Aksakallı bir tanık olarak ifade vermeyi dahi reddetti. Aksakallı kendisine karşı yapılan iddiaları reddetti ve hiç bir zaman bunlardan dolayı herhangi şeyle suçlanmadı. Hatta, bunun yerine, Fırat Kalkan Harekat’ında Türk askeri birliklerini komuta etme göreviyle görevlendirildi.

Aksakallı uçuş yasağı olmasına rağmen kendisine bağlı ÖKK 1. Tugay Komutanı Tuğgeneral Semih Terzi’nin Silopi’den Diyarbakır’a oradan Ankara’ya oradan da Özel Kuvvetler Karargahı’na gidişine yol verdi. Bir yandan Terzi’nin önünü açarken bir yandan da Ömer Halisdemir’i 9 kez arayıp ‘Semih Terzi hain, vur’ talimatı veriyordu.

Aksakallı tıpkı Bülent Bostanoğlu gibi saklanmayı tercih etti.

‘Bir arkadaşının evi’nde olduğunu söyleyen Aksakallı telefonla televizyonlara bağlandı ama Genelkurmay Başkanı’nı arama ihtiyacı hissetmedi. MİT’le koordinasyon yürüttü. Semih Terzi daha Ankara’ya gelmeden televizyonlara konuştu ama Terzi’den hiç bahsetmedi. Oysa ki daha Diyarbakır’da iken durdurabilirdi.

Semih Terzi hiçbir engelleme olmadan ÖKK karargahına geldiğinde Ömer Halisdemir tarafından yaralandı. Darbecilerin açtığı ateş ile Halisdemir de ağır yaralandı. Ancak tim içinde gelen üsteğmen Mihrali Atmaca tarafından göğsüne ateş edilerek öldürüldü. Semih Terzi’yi vur diyen Aksakallı Ömer Halisdemir’i de Mihrali Atmaca’ya öldürttü.

Zekai Aksakallı o gece karargahına gitmeyip sabah 10.00’a kadar bilinmeyen bir yerden MİT’le telefon trafiği yürüttü. Ertesi sabah ÖKK’ya gidip işkencelere başlayıncaya kadar sivillerin sokağa çıkarılması dahil ilgililerle birçok konuyu görüştü.

Aradıklarından biri de dönemin Van Asayiş Kolordu Komutanı İsmail Metin Temel’di. Temel, aralarındaki diyalogu şöyle aktarıyor: “Zekai Aksakallı beni aradı, ‘Karargâh işgal edildi, ben evdeyim’ dedi. Ben, ‘Karargâha dön’ deyince de ‘Karımı teskin ediyorum’ cevabını verdi.”

Aksakallı ‘darbenin kahramanı’ olarak lanse ediliyordu ama sokaklar alev topuna dönerken ‘karısını teskin ediyor’muş.

Aksakallı’nın adı işkence iddialarıyla da gündemden düşmedi. Çok sayıda askere bizzat işkence ettiği ifadelere yansıdı. Hatta yine bu köşede yayınlanan bir video kaydında Aksakallı’nın elleri ve gözleri bağlı askere tekme attığı, kafasına baktığı açıkça görülebiliyordu.

Bu arada yargılamalar sırasında ortaya çıkan bir detaya göre 15 Temmuz’dan yaklaşık 2 ay önce Aksakallı’nın talimatı ile TÜRKSAT’a giden bir ekip ‘yayın nasıl kesilir, elektrikler kesilince ne olur’ sorularına cevap aramış.

Diğer sorular gibi bu da Aksakallı’ya sorulamadı çünkü kendisi mahkemelere gitmedi. Sorgulanmadı, suçlanmadı. Halen 2.Kolordu Komutanı.

ABİDİN ÜNAL 

Dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal, 15 Temmuz akşamının en ilginç komutanıydı denebilir.

Öncelikle darbe girişiminin merkezi Akıncı Üssü’ydü ve ağırlıklı olarak havacılar sahadaydı. Darbe ihbarını aldıktan sonra düğüne devam etti, darbecilere karşı tedbir alabilecek komutanları engelledi.

15 Temmez günü Yalova’daki Harp Okulu yaz kampına olağan dışı bir ziyarette bulundu. Yemek arasında kursiyer öğrencilere ‘emir komutanın önemi’ne dair bir konuşma yaptı, ‘çocukları çok yormayın akşam yorulacaklar’ talimatı verip İstanbul’a döndü. Bir gün önce de dönemin Savunma Bakanı Fikri Işık ile görüştü. 15 Temmuz’dan önce de Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’dan habersiz olarak MİT’in gönderdiği araçla Saray’a gidip Erdoğan’la özel bir görüşme yapmıştı.

Erdoğan gibi darbeyi kaçta öğrendiğine dair çelişkili açıklamalar yaptı. İlk olarak 21.30’da eşinin aramasıyla öğrendiğini söyledi. Daha sonra ifade değiştirerek akşam 19.06’da öğrendiğini söyledi.

Türk hava sahası kapatılıyordu ama Ünal düğüne devam etti. Üstelik komutanların büyük bir çoğunluğu salonda olmasına rağmen hiç birine bilgi vermedi. Kalkışmayı önleyecek komutanları da engelledi. Kendi güvenliğini de almayıp adeta ‘darbecilerin’ gelip kendini teslim almalarını bekledi.

Abidin Ünal, daha sonra ‘Cemaatçi olmaktan’ tutuklanacak yakın korumalarıyla birlikte Moda Deniz Kulübü’nden ayrılıyor. Diğer generaller yere yatırılıp kelepçelenir, gözleri bağlanırken Ünal’a kelepçe takılmıyor, derdest edilmiş bir hali yok.

Abidin Ünal, gece 01.00 sularında Sabiha Gökçen’den bir CASA uçağıyla Akıncı Üssü’ne götürülüyor. Elinde kelepçe olmadığı gibi telefonuna da el konmuyor. Uçakta giderken Eskişehir’deki BHHM’yi arayıp bazı konuşmalar yapıyor. Hiç kimse kendisine müdahale etmiyor.

Uçak, saat 02.00 sıralarında üsse iniyor. Yine elleri serbest ve gayet neşeli bir şekilde yürüyor. O zaman Diyarbakır 8. Ana Jet Üs Komutanlığı 182. Filo Komutanı olan Binbaşı İbrahim Yozgat, ifadesinde o anları şöyle anlatıyor: “Bu sırada Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal eli bağsız bir şekilde geldi. Gayet neşeliydi. Herhangi bir şekilde rehine olmuş havası yoktu. Ben kendisini görünce ayağa kalktım. Geçerken bize doğru ‘İyi akşamlar arkadaşlar’ dedi.”

Mahkeme safahatında ortaya çıkan Akıncı Üssü koridor görüntülerine göre Abidin Ünal, saat 02.30-03.00 civarında elleri cebinde, etrafına gülücükler dağıtarak üste dolaşıyor. Bir ara bir odaya kilitlendiğinde de kimse telefonunu almıyor. Yukarıda adını zikrettiğimiz Yılmaz Bahar, “Cep telefonu yanındaydı. Net olarak hatırlıyorum çünkü cep telefonuyla konuşurken bir kez gördüm.” bilgisini veriyor.

Sabah her şey bittikten sonra üste Akın Öztürk’le de karşılaşıyorlar. Sohbet ediyorlar. Haluk Şahar, “Kurtarıldıktan sonra bize çay geldi. Abidin Ünal, ‘Akın Paşa olmasaydı bazı şeyleri başaramazdık, darbe etkili olurdu’ gibi bir şeyler söyledi. Birbirlerine düşmanca bir görüntüleri yoktu.” diyor.

Akın Öztürk çırılçıplak işkencelere maruz kalıp darbenin lideri olduğu suçlaması ile yargılanırken Abidin Ünal bugün ‘kahraman’ olarak dolaşıyor.

ÜMİT DÜNDAR

Orgeneral ümit Dündar daha darbe girişiminin başladığı anlardan itibaren Erdoğan’a olan bağlılığını ilan etmiş bir isim. Hatta senaryo gereği Akar’a ulaşılamayınca Genelkurmay Başkanlığına vekaleten atandı. Dündar henüz erken bir saatte çıkıp ‘bu küçük bir grubun teşebbüsü, dolayısıyla başarısızlıkla sonuçlanmaktan başka çaresi yok’ açıklaması yaptı. Bu açıklama ‘büyük plana’a uygundu çünkü Akar ve komutanların darbenin yanında olduğu imajının yayılması gerekiyordu.

Dündar’ın bir diğer kritik hamlesi Boğaz Köprülerinde yaşanan kaosa yol vermesi oldu. Maltepe’den çıkan tanklar hiç bir engelleme olmadan Boğaz Köprüsü’ne kadar geldi, köprünün bir şeridini ulaşıma kapattı. 1.Ordu karargahı Boğaz Köprüsü’ne bir kaç kilometre mesafedeydi ama olaylara müdahale etmedi. Aksine aralarında Harbiyeli öğrencilerinde bulunduğu bir avuç askerle halkın karşı karşıya gelmesine zemin hazırladı. Kameraların iyi görüntü alması için gün ağarıncaya kadar beklendi ve müdahale geldi. Harbiyeli öğrencilerin boğazı kesildi, bir kısmı linç edildi.

Dündar terfi ettirildi.

DARBE ÜÇ-BEŞ ER VE ÖĞRENCİYE KALDI 

Örnekleri ve detayları çoğaltmak mümkün. Ancak kesin olan bir şey var; ‘Fetö’nün siyasi ayağını’ tartışmadan önce ’15 Temmuz’un komutan ayağını’ tartışmak, masaya yatırmak gerekiyor.

Başta Akar olmak üzere komuta kademesi çok ustaca kurgulanmış bir planın parçası olarak TSK’yı sokağa çekti.

Sokağa çıkanlardan bir kısmı terör saldırısına karşı tedbiren çıktıklarını, bir kısmı tatbikat için sahada olduklarını bir kısmı da gerçekten darbe olduğunu sanıyordu.

Çok geçmeden ‘boş havuza’ atladıklarını fark ettiler ama kendi komutanları tarafından tuzağa çekildiklerini anladıklarında işişten geçmişti.

Bu noktada en kritik rol şüphesiz Akar’a ait. Dönemin Genelkurmay Başkanı olarak yapacağı şey çok basitti. İhbarı aldıktan sonra tek cümlelik bir emir verecekti. Ancak Akar bu emri vermediği için felaket yaşandı.

Akar kendinin de içinde olduğu kurgu gereği başarıya ulaşma şansı olmayan harekatın başlaması gerekiyordu. Kısacası kendi ordusuna ihanet etti.

15 Temmuz’un kurgusu ve icrası aşamasında aktif rol olan tüm komutanlar ödüllendirilirken emre uyup sokağa çıkan askerler ağır işkenceden geçirildi, müebbet hapis cezalarına çarptırıldı. Komutanlar ifade dahi vermezken üç günlük askerler ve Harbiyeli öğrenciler müebbet hapis aldı.

Sizce de ‘Fetö’nün siyasi ayağı’ndan önce 15 Temmuz’un ‘komutan ayağı’nı konuşmak gerekmiyor mu ?

Muhalefetin maskesi düştü

Alper Ender Fırat -19 Şubat 2020 

YORUM | ALPER ENDER FIRAT

Demokrasi teorilerinin en klişe cümlelerinden biridir: demokrasinin göstergesi bir ülkede iktidarın değil muhalefetin olmasıdır. Hiç bir laboratuvar Türkiye kadar verimli bir deney imkanı sunamazdı. Muhalefetin olmadığı ya da varmış gibi rol yaptığı ülkelerde yaşanabilecek herşey bizim topraklarda sahneleniyor. Ve bir ülke Titanik gibi yavaş yavaş batıyor. Muhalefet rolüne soyunanlar güvertede çalmaya devam eden orkestra gibi. Adamlara haksızlık ettiğimin farkındayım zira onlar birazdan gelecek ölümü güzel karşılamanın çabasındaydı. Bizimkiler ise kaptanın yalanlarına payanda olmanın ve kamaralardan ziynet eşyası götürmenin peşindeler.

Ülkede bütün kurumlar ortadan kalkmış, her şeyin çivisi çıkmışken, ekonomi dibe vurmuş, işsizlik ve enflasyon bitiş sirenini avazı çıktığı kadar bağırıyorken, sesi çıkan, politikalar üretip hükümeti sallayan bir muhalefetin olmaması garip değil mi?

Adına muhalefet denen partilerin sokağın gündemiyle neredeyse hiç ilgilenmeden Saray’ın gündemiyle hemdem olmasına anlam vermek çok zor.

Ne işsizlik, ne yüksek enflasyon, ne pahalılık, ne hukuksuzluk, ne yüzbinlerce kişinin garip gerekçelerle görevinden ihraç edilmesi, tutuklanması, ne hamile kadınların derdest edilip insanlık dışı muamelelerin maruz kalması, ne hasta tutukluların tedavileri, ne seçilmiş belediye başkanlarının uyduruk bile olmayan gerekçelerle görevlerinden uzaklaştırılıp tutuklanması. Hiç biri muhalefeti harekete geçirmiyor, onların gündemine girmiyor hatta umurlarında olduğuna dair bir belirti de yok.

Bu kadar sorun varken ve ortalama zekayla bile gökkubbeyi iktidarın başına yıkması beklenirken muhalefet partilerinin bu konuda hiçbir şey yapmayıp Recep T. Erdoğan gibi ‘Fetö’ ile yatıp kalkmasının beceriksizlik değil iradi bir politika olduğu artık gün gibi açıktır.

Sadece CHP değil bu ülkede kendine muhalefet diyen kaç tane aydın hukuksuzluklar ve anti demokratik uygulamalarla ilgili bir söz söylüyor ya da tepki gösteriyor?

Göstermiyor çünkü Kemalist solun rüyasını, hülyasını bizzat Recep T. Erdoğan gerçekleştiriyor. Dini olan her şeyin kökünü kazımak CHP içindeki kliklerin ve bütün Kemalist solun gizli ve açık ajandasındaydı ve bundan hiçbir zaman vazgeçmediler.

Bunca yıllık rüyasını gerçekleştirdiği için Recep T. Erdoğan’a sarı muhalefet olmuş, onu bu işlerden alıkoyacak hiçbir eylem yapmamıştır. Hem CHP hem Kemalist elitler muhalefet edeceğim numarasıyla bütün ülkeyi sadece oyalamış, muhalefetten medet uman herkesi kandırmıştır.

Anayasanın rafa kaldırılıp 83 Anayasasını bile arar hale geldiğimiz şu günlerde, yüz binlerce insan yasalarının suç saymadığı eylemlerden dolayı hapislerde yattığı bir zamanda hem muhalefet partileri hem de muhalif aydınlar hukuk ve adalet üzerine neredeyse hiç konuşmuyor.

Konuşmadıkları gibi sağa sola kimlerin daha çok falancı olduğunu ihbar ve ispatla vakitlerini geçirmeleri de gösteriyor ki bugün Saray eliyle yürütülen soykırımdan en büyük hazzı Kemalist solcular alıyor. Bunların ağızlarında ne adalet, ne hukuk, ne herkesin kanunlar karşısında eşitliği, ne suçun şahsiliği gibi şeyler var. Söylemlerinin ve rüyalarının arka planında suçlu olup olmadığına bakılmaksızın hep birilerinin köklerinin kazınması var. İktidarı neredeyse sadece birilerinin köklerinin kazınmasında yavaş davranılmasından dolayı eleştiriyorlar.

Gezi Davası’nın beraatla sonuçlanması ve başta Osman Kavala olmak üzere sanıkların serbest kalmasıyla iyice anlaşılıyor ki hükümet rotayı yeniden batıya çevirdi. Kavala’nın yeniden gözaltına alınması hükümetin Batı’ya dönmesinden rahatsız olanların bir hamlesi ancak bu hükümetin yeni rotasını etkileyecek bir şey değil.

Görünen o ki bundan sonra muhalefet ve Kemalist sol çok daha yoğun bir şekilde fetö cümleleri kuracak, maskesini daha çok indirecek ve soykırımda bayrağı devralacak.

Uyandırma Servisi·48m4 yıl önce: Mehmet Cengiz’in 425.000.000 ₺ vergi borcu silindi. 3 yıl önce: İzmir’de,65 yaşındaki Mümin Ihlamur’a pazarda “damgasız yumurta sattığı” gerekçesiyle 15.000 ₺ cezası kesildi. 2 yıl önce: Adana’da 81 yaşındaki nine,su borcunu ödeyemediği için gözaltına alındı.

Cemal Yıldırım·4hGökhan Türkmen’nin ne olup ne olmadığı, ne yapıp yapmadığı beni ilgilendirmiyor. Ancak Gökhan Türkmen kaçırılıp aylarca işkence gördüğünü mahkemede açıkladı. Kaçırılıp kaydedilmeye çalışmak insanlık suçudur. Gökhan Türkmenin ve ailesinin yanında olmak gerekiyor.

İnsanları özgürlüğünden, canından, sağlığından edenlere hukuki hatırlatmalar

Ramazan Faruk Güzel -19 Şubat 2020 

YORUM | RAMAZAN F. GÜZEL

Bir ülke düşünün, Anayasasının ilk giriş maddelerinde kendisini bir “hukuk devleti” olarak tanımlamasına rağmen hiçbir Anayasal temel hakkın garantisi olmasın ve hala kendisini “demokratik devlet” olarak pazarlamaya çalışsın.

Yaşananlar ortada… Gezi Parkı eylemlerine ilişkin Silivri’de bulunan 30’ncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve 1’i tutuklu 6’sı firari 16 sanığın ‘darbeye teşebbüs’ten yargılandığı davada doğru düzgün son savunmaları bile alınmadan apar topar beraat kararı verildi. İyi, güzel de -başta Osman Kavala olmak üzere- bu insanları niye o zaman yıllarca hapiste tuttunuz, insanları özgürlüğünden ettiniz; hem de AİHM kararlarına rağmen?

Bir başka hukuksuzluk ve insafsızlık da herkesin gözü önünde yaşanıyor.

Kanser hastası Ahmet Burhan’ın annesi Zekiye Ataç’ın yurt dışı yasağının kaldırılmasına ilişkin karara herkes tam sevinecek iken mahkeme tarafından bozuldu. Bir gün önce açıklanan ‘yasağın kaldırıldığı’ yönündeki kararın 24 saat geçmeden başka bir mahkeme tarafından bozulması herkes tarafından büyük tepki çekti. Yani Ahmet Almanya’daki tedaviye yine annesiz gitmek zorunda kalacak.

En temel insan haklarının yok sayıldığı bir yerde insanlar sorgusuzca yıllarca hapiste tutulup bir anda konjonktür gereği serbest bırakılabiliyor, istenirse tekrar tutuklanabiliyor (Ahmet Altan olayındaki gibi), ya da sırf babası içeride tutuluyor diye eşine ve çocuğuna zulmediliyor, ölüme sürükleniyor, cezaevinde birçok kimse gerekli bakım ve tedavileri yapılmadığı için hayatını kaybediyor.

Sorarım o zaman, bu devlet ve de idarecileri ne olmuş oluyor o zaman..?

İlgili siyasiler ileride hukuk karşısında hesabını verecektir, o ayrı.. Ama asıl sözümüz bu zulme maşalık yapan görevlilere, devlet memurlarına. Kendisi de bu son dönemin mağdurlarından eski Yargıtay Tetkik Hakimi Ö. Faruk Kurşun beyin de hatırlattığı bazı hukuki detayları burada açmak istiyorum. Böylelikle, belki de ihmalle ölüme sebebiyet vermenin yasalardaki ve uluslararası hukuktaki karşılığını bilir de ona göre hareket ederler.

İHMAL İLE ADAM ÖLDÜRME

-Ağır hasta ve engellilik durumlarına rağmen CEZAEVİNDE TUTULAN KİŞİLERİN GEREKLİ TEDAVİ İMKANI SAĞLANMADIĞI İÇİN ÖLÜMLERİNE NEDEN OLUNMASI eylemi TCK’nın “Kasten Öldürmenin İhmali Davranışla İşlenmesi” başlıklı 83. Maddesinde düzenlenen AĞIR CEZALIK SUÇLARDAN BİRİSİDİR.

-TCK m.83’te kasten öldürme suçunun ihmâli davranışla işlenmesi düzenlenmiştir.

Cezai Hukuku anlamında İhmal: kişiye belli bir icraî davranışta bulunma yükümlülüğünün yüklendiği hâllerde, bu yükümlülüğe uygun davranılmamasıdır. Bunun sonucunda, bir insan ölmüş olabilir.

-İhmal suretiyle icra suçlarında, belli bir neticenin gerçekleşmesini önlemek hususunda özel bir yükümlülük altında bulunan fail, bu neticenin gerçekleşmesine kendisi neden olmasa bile, oluşumunu engellemediği için ihmali davranışla suç işlemiş kabul edilir.

-Sorumluluk: İhmali davranışla sebebiyet verilen ölüm neticesinden dolayı sorumlu tutulabilmek için, bu hususta hukukî bir yükümlülüğün varlığı gereklidir. Bu yükümlülük kanundan, sözleşmeden (hizmet sözleşmesi gibi) veya kişinin önceden kendi gerçekleştirdiği tehlikeli bir durumun gerektirdiği zorunluluktan kaynaklanabilir.

Bu suçun faili; yasadan, sözleşmeden veya önceki davranışlarından kaynaklanan bir yükümlülüğü yerine getirmek için belli bir icrai davranışı gerçekleştirmeyen kişidir.

-Suçun hareket unsuru: önleme yükümlülüğü altında bulunan kimsenin, pasif davranarak, hareketsiz kalarak başkasının ölümüne sebebiyet vermesidir. Cezaevlerinde meydana gelen ölümlerde kanundan kaynaklanan yükümlülüklerin ihlâli söz konusudur.

Nitekim 5275 sayılı İnfaz Yasasının 6/1-f maddesinde, “Ceza infaz kurumlarında hükümlülerin yaşam hakları ile beden ve ruh bütünlüklerini korumak üzere her türlü koruyucu tedbirin alınması zorunludur.” denilmektedir.

“ERTELEME”:

-M.16/2’ye göre akıl hastalığı dışındaki hastalıklarda cezanın infazına resmi sağlık kurumunda devam edilir, ancak buna rağmen cezanın infazı hayati tehlike oluşturuyorsa mahkûmun cezasının infazı iyileşinceye kadar ertelenir.

-M.16/6’da, ağır hastalık veya engellilik nedeniyle ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyen ve toplum güvenliği bakımından ağır ve somut tehlike oluşturmayacağı değerlendirilen mahkûmun cezasının infazının ertelenebileceği belirtilmiştir.

Nakil: M.57’de “Hastalık nedeniyle nakil” düzenlenmiştir. M.71/1’de şöyle denilmektedir: “Hükümlü, beden ve ruh sağlığının korunması, hastalıklarının tanısı için muayene ve tedavi olanaklarından, tıbbî araçlardan yararlanma hakkına sahiptir.”

Ayrıca, “Bunun için hükümlü öncelikle kurum revirinde, mümkün olmaması hâlinde Devlet veya üniversite hastanelerinin mahkûm koğuşlarında tedavi ettirilir.” denilmektedir.

M.78/2’ye göre de sağlık kurumları hükümlülerin tedavileri bakımından gerekli yardımları yapmakla görevlidirler.

Tutuklular da: Konuya ilişkin hükümler bunlarla sınırlı değil (bu konuda ilgili yönetmelik hükümleri de dikkate alınmalı). Yasanın 116/1 maddesine göre bu hükümlerin tutukluluk hâliyle uzlaşır nitelikte olanları tutuklular hakkında da uygulanabilir.

Buna göre cezaevinde tutulan kişilerin yaşam hakları ile beden ve ruh bütünlüklerini korumak üzere her türlü tedbir alınmak, tedavi imkânı sağlanmak zorundadır. Buna rağmen hayati tehlike devam ediyorsa cezanın infaz geri bırakılacaktır (tutuklu ise tahliye edilecektir).

İHMAL İLE ÖLÜM:

Bu kanuni zorunluluğa rağmen ağır hasta veya engelli kişilere tedavi imkânı sağlanmaması, cezaevi koşulları o kişi için hayati tehlike oluşturmasına rağmen tahliye edilmemesi sonucunda ölüm meydana gelmesi hallerinde, bu sonucun doğmasında sorumluluğu, ihmali (yükümlülük ihlali) bulunan yetkililer hakkında TCK’nın 83. Maddesine göre “İhmali davranışla kasten öldürme” suçundan işlem yapılmalıdır.

Bu kapsamda medyaya yansıyan olaylardan; cezaevinde tek başına kaldığı hücrede ölümüne sebebiyet verilen Muzaffer Özcengiz‘e yönelik eylem acı bir örnek olarak gösterilebilir.

Yine bu bağlamda, tahliye edilmeyen ve tedavisine de izin verilmeyerek ölümüne neden olunan Tacettin Toprak‘a yönelik eylem ve benzeri olaylar bu çerçevede soruşturulmalıdır.

Yine kaldığı cezaevinde hayati nitelikteki ilaçları verilmeyerek ölümüne neden olunan Halime Gülsu‘ya yönelik eylem de bu kapsamda değerlendirilmeli, ilaçların verilmemesi halinde ölüm sonucu meydana geleceği biliniyor/öngörülüyor idiyse kasten öldürme suçu da düşünülmelidir.

Ve de Öğretmen Gökhan Açıkkollu‘nun ölümünde ilaçlarının verilmediği iddiası ile birlikte ağır işkence yapıldığı iddiası da söz konusu olduğundan, işkence sonucu ölüme sebebiyet verilmesi eyleminden ve kasten/nitelikli öldürme suçundan soruşturma yapılmalıdır.

Binaenaleyh 15 Temmuz Kurgu Darbesi sonrasında bu şekilde çok sayıda ölüm vakası meydana gelmiştir. Değişik cezaevlerindeki bu olayların münferit vakalar olmadığı açıktır.

SOYKIRIMA VARAN UYGULAMALAR

Bu tür eylemlerde TCK m.257’deki görevi kötüye kullanmak suçundan da işlem yapılacaktır.

Bu suçların planlı ve sistemli olarak işlendiğinin ispatı halinde TCK m.83’ün yanı sıra şu hususlarda da işlem yapılmalıdır:

1- Soykırım (m.76),

2- İnsanlığa karşı suçlar (m.77).

Tutulanlara tedavi imkânı verilmeyerek ölümlerine neden olunması AİHS’nin m.2 (yaşam hakkı) ve m.3 (işkence yasağı); BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin m.6 (yaşam hakkı), m.7 (işkence yasağı), m.10 (tutulanların hakları) hükümlerine de aykırılık oluşturmaktadır.

**

İnsan hayatından bahsediyoruz; gerekli tedavileri yapılmadığı için hayatların kaybedilmesi, tamiri imkânsız başka zararların doğması… Buna alet olan yargı ve hukuk sistemi bunu hangi motivasyon ile gerçekleştirmekte, izahı çok zor!

Fakat insanlığa karşı işlenen bu tür suçlarda zamanaşımı yoktur ve ilgili sorumlulukları bir gün bu dünyada hesabını verecektir. Öbür dünyaya aile hesap ise ayrı.

Evet, adaletsizliği engelleyecek gücünüzün olmadığı zamanlar olabilir; şu dönemlerde olduğu gibi… “Fakat itiraz etmeyi beceremediğiniz bir zaman asla olmamalı.” (Elie Wiesel)

Osman Kavala’nın devekuşları!

Bülent Korucu -19 Şubat 2020 

YORUM | BÜLENT KORUCU

Osman Kavala beraat ve tahliyenin sevinciyle yeniden gözaltına alınmanın şokunu aynı gün yaşadı. Bazıları bizim de mesai arkadaşımız olan gazeteciler ve insan hakları savunucularının akıbetini paylaştı. Hükme bağlanmış dosya hakkında temyiz mercileri yerine yerel mahkemelerden karar aldırma ya da şapkadan yeni soruşturma çıkartma numaraları rutine bindi. İşin dramatik yanı ise savunma cephesi aynı delikten ısırılmaktan vazgeçmiyor.

Devekuşu gibi kafasını kuma gömmeyi strateji sanan avukatlar ve sivil dayanışmacıları gördükçe bir Temel fıkrası aklıma geliyor. Temel ile Dursun sinemaya gidiyor ve filmin bir sahnesinde at yarışı var. Bahse tutuşurlar ve Temel kaybeder. Parayı verirken Temel söylenir: Haçan pen pu filmi görmüşdüm. Hep aynı at kazani. Ben sürpriz ata oynadim ama kazanamadim.” Tıpkı Selahattin Demirtaş ve Sözcü gazetesinin avukatları gibi onlar da filmdeki at yarışında sürpriz ata oynadı ve kaybetti. Dosyanın ilk açılışından hareketle ‘FETÖ’ odaklı savunmayla sonuç almayı umdular. Sonuç fiyasko…

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve ortaklarının kendilerine biat etmeyenleri yakmak için ürettiği terminolojiyi kullanmayı akıllıca sandılar. Erdoğan, cadıları sınıflandırıyor ve aralarındaki kavgayı keyifle seyrediyor. Ona ve kurduğu antidemokratik rejime muhalefet eden herkes ‘terör ve darbe’ yaftasını yiyor. Suçunu ağırlaştırmak istediklerini bir de büyük cadı ‘FETÖ’ parantezine alıyor. Suçlananlar ise temelden cadılık kavramına itiraz edeceklerine, kendisi dışında herkesin cadı olabileceğini savunuyor. Hatta diğerleri hakkında Erdoğan’ın söylemlerini yüksek sesle tekrar ederek kurtulmayı umuyor.

Bu Devekuşu taktiği, stratejik açıdan olduğu kadar etik açıdan da arızalı. Zira Erdoğan’ın ilk günden beri Gezi’den bir darbe davası çıkarmaya çalıştığını hepimiz biliyoruz. Bütün baskılara rağmen tukaka edilen dönemdeki hakim ve savcılar dosyaları gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet parantezinde tutmayı başardı. Ve nihayetinde manifesto niteliğinde kararlarla beraatlar verildi.

Şu satırlar o 2015 tarihli kararın gerekçesinden “AİHM’nin ifade özgürlüğünde olduğu gibi toplantı ve gösteri yürüyüşü hakları sadece toplumun geneli tarafından savunulan ve kabul gören düşünce ve fikirleri korumakla yetinmez. Bunun haricinde toplumun genelini rahatsız edebilecek, endişelendirecek hatta şoke edecek veya onların belirli düzeyde tepkilerini çekebilecek bazı fikirleri savunma amacıyla da toplantı ve gösteri yürüyüşleri de içermektedir.”

Devekuşu taktiğinin yanlışlığı Kavala’ya yakın mahfillerde de konuşulmaya başlandı. Demokrat Yargı Derneği’nin twitter hesabı dün şu satırları yazdı:

Savunma stratejisi ise doğrudan Kavala’nın savunulmasına değil, ilk soruşturma ve ilk davaya odaklandığından “saklı soruşturma” ikincil kaldı. Kavala hakkında iki ayrı dosyanın bulunduğu, diğerinin bekletildiği konuyu yakından bilenlerin vakıf olduğu bir bilgiydi oysa… Bu aynı zamanda şu demek: Politik hesaplaşma, kişisel bir hesaplaşma olarak yaşanıyor… Şu halde savunma stratejisinin toptan değiştirilmesinden başka çare yok…”

Sonucu yine fıkra tadında bağlayalım: Türkiye’de psikiyatrinin kurucusu olarak bilinen Doktor Mazhar Osman’a bir hastası ‘deli’ der. O da şöyle cevap verir: “Senin bana deli demenin bir anlamı yok ama ben sana dersem bu tımarhaneden sittin sene çıkamazsın.” Umarım bu defa jeton düşmüştür. Sizin ‘FETÖ’ savunma ya da suçlamalarınızın bir anlamı yok. Ama Erdoğan ve ortağı Ergenekon birine o yaftayı yapıştırırsa yandı gülüm keten helva. Anlayın artık!

6 aylık hamile Büşra İbişoğlu, 2 ay sonra tahliye edildi

TR724 HABER -18 Şubat 2020 

Sözde ‘f.tö’ soruşturmaları kapsamında 4 aylık hamile olmasına rağmen iki ay önce tutuklanan Büşra İbişoğlu, İzmir 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nce tahliye edildi. Büşra İbişoğlu’nun tahliyesi için dün gece sosyal medyada 100 bine yakın tweet paylaşıldı.

Emine Büşra İibişoğlu, 4 aylık hamileyken, İzmir 4. Sulh Ceza Hakimliği tarafından yaklaşık 2 ay önce tutuklanarak İzmir Şakran Cezaevi’ne gönderilmişti. Düşük tehlikesi vardı. Ancak sulh ceza hakimliği oralı bile olmadı. Çocuğunu kaybetme riski olan Büşra İbişoğlu için sosyal medyada başlatılan kampanyada bir gecede 100 bine yakın tweet atıldı. Bugün mahkemesi vardı. İzmir 17. Ağır Ceza Mahkemesi, 6 aylık hamile olan İbişoğlu’nun tahliyesine hükmetti. Adli kontrol şartıyla salıverilen İbişoğlu, tutuksuz yargılanacak.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *